Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '07

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
4314
 

" Güllerin Savaşı " & " Bay ve Bayan Smith "

" Güllerin Savaşı " & " Bay ve Bayan Smith "
 

İnsan her sabah bir bebeğe bakar gibi bakmalı kendi ruhuna...

Ama insan hep iyi olamaz ve hep barıştan yana. Bir çok insanın hayatı, “ oyun ” kelimesinin soyunması ve kendisini onlara tanıtmasıyla değişir.

Aşk, bir “ oyun alanı ”dır ve mutluluk kelimesiyle defalarca dans eden aşk, hüzün kelimesiyle ağırlaşır.

Aşkın yansıması ilişki, ilişkini yansıması ise aşktır. Gerçeğin yansımasına değil, yansımanın gerçeğine inanmak gerekir.

Her biri kendince anlam taşıyan duyguların ortaya çıkması ve bizi bir bahçeye sokmasıdır...

Bu bahçe önceleri içindeki kokulu nefis pembe gülleri, huzurlu çimenleri, rahat bankları ve alıç kokuları ile gözümüze cennetten bir köşe gibi görünür.

Oysa aynı bahçenin gizli bir köşesine yığılı olan silahlar, yüzyıllardır orada durmaktadır... Aşk varolduğundan beri...

Çünkü çoğu zaman oyunlarla savaşlar iç içedir.

“ Güllerin savaşı ” sözünü ilk kez on yıl önce, bir müzik dergisinde, Silahlar ve Güller (Guns and Roses) adlı grubun bir haberini okurken rastlamıştım. Dünyaca ünlü bu rock grubunun solisti Axl Rose ile gitaristi Slash arasındaki kavgaları anlatan bir haberdi ve başlık, habere “ cuk ” oturuyordu.

Başından eksik etmediği siyah şapkası ve ağzından düşürmediği sigarasıyla dünyanın en karizmatik ve ünlü gitaristi konuşuyordu: “ Biz Axl ile, hem anlaşamayıp hem de bir türlü boşanamayan karı kocalar gibiyiz!... ”

Bir tarafın güller, bir tarafın silahlardan olduğu bir savaş. Ya da her iki tarafta da, bunların olduğu, büyük ve şatafatlı bir savaş.

Her ne olursa olsun, ortak bir payda vardı: Savaş!

Yıllar sonra “ Güllerin Savaşı ” (The War Of The Roses) adlı sinema filmini tekrar izleyince, bu savaşı yeniden düşündüm.

Filmin konusu, ayrılmak isteyen bir çifte dair.

Günlerin koşturmacası arasında birbirlerini unutmaya başlayan bir çifttir Oliver ve Barbara Rose... Michael Douglas ve Kathleen Turner’ ın canlandırdıkları Rose çifti, dışardan iyi bir çift gibi görünse de, içerde huzursuzluk ve payalaşım noksanlığı yaşamaktadır. Ancak bu gidişe bayan “ Gül ”, daha fazla dayanamaz ve boşanmak istediğini söyler.

Oliver bunu duyduğuna inanmasa da, kısa süre içinde kendilerini avukatlarının önünde bulurlar. Ayrılmak isteyen çift, mallarını “Amerikan usulü” paylaştırmaya karar verir. Ancak iş, hangisinin pahalı ve huzurlu, güzel “eve” sahip olacağı kararına gelince, ipler gerilmeye, dişler bilenmeye, sinirler laçkalaşmaya başlar!

Söz konusu ev olduğunda, ikisi de inatçı keçilere dönüşüp, bir adım geri atmazlar.

Şimdi birbirlerinden öyle nefret etmektedirler ki, bu çaba tam bir savaşa dönüşür. Ve her savaşta olduğu gibi kayıplar verilmesi kaçınılmazdır...

Ve biz bu savaş boyunca önce evin çizgi ve sınırlar ortadan ikiye bölünmesini, iki yabancı ülke gibi birbirlerinin alanına kesinlikle girmemeye çalışmalarını izleriz.

Oliver ve Barbara gitgide artan kasıtlı sinirlendirmeler, taciz etmeler ve oyunlarla, “intikam” oyunlarına başlarlar.

Ancak çeşitli tuzaklar ve olaylar, bunu mümkün kılmaz. Artık kan akıtmak, can yakmak kaçınılmaz görünmektedir!

Oliver’in avukatının (Danny DeVito) ustaca taktikler vermesine rağmen, durum giderek karışık bir hal alır ve her şey için çok geç olmaya başlamıştır.

Her şey, son hızla birbirini aşağılamalar, yaralamalar, birbirini ortadan kaldırma çabalarına doğru son sürat ilerler.

Aslında zarar vererek ortadan kaldırmaya çalıştıkları şeyi, filmin sonunda anlayacaklardır.

Bücür dahi Danny DeVito, 1989 yapımı filminde belki evlilik denen kuruma en acımasız biçimde yaklaşan yönetmen sıfatını hak ediyor. Çünkü perdedeki tam anlamıyla kara bir komedi. Sevgi, sevecenlik, bağışlama gibi duyguların yerine sadece düşmanlık var. Hele o unutulmaz final bölümü... Michael Douglas, Kathleen Turner, Danny DeVito'nun oynadıkları, komedi altında belki tam bir trajedi...

Her ilişki kadar trajedi olmasa dahi, her aşkın, bu kadar trajedi yaratma potansiyelini barındırdığını söylemem gerekir.

Zaten filme çekilen roman Warren Adler’a aittir. Ve roman filmden çok daha karanlık, tüyler ürpertici sahne içerir. Film bunun yanında hafif bile kalır.

Peki “güllerin savaşı” sözü nereden gelmektedir?

Güllerin savaşı, 1455-1487 yılları arasında ortaçağ İngiltere’sinde house of lancaster ve house of york adlı iki aile arasında vukuu bulan savaşlar serisinin adıdır. Derken iş yayılmış, Lancaster’lar ile York’lar arasında yapılmış olan bir iç savaşa dönüşmüştür!... Saray bahçesinde toplanan soylular, taraflarını belirtmek için birer gül koparmışlar, taraflardan biri kırmızı öbürü beyaz gülü seçmiştir. Savaşın ismi iki tarafın da kullandığı rozetlerden gelmektedir. Lancasterlılar kırmızı, Yorklular da beyaz gülü rozetlerinde taşırlarmış.

Savaş, diplomatik bir evlilikle bitirilmiş, bunun işareti olarak da kırmızı-beyaz bir gül simgesi bir binanın camlarına işlenmiştir.

Günümüzde dahi kuzeyde, Yorkshire bölgesinde yaşayan erkekler çiçek göndereceği zaman “kırmızı gül” göndermez, hep “beyaz gül” gönderir. Zira kırmızı güle düşmanlık hâlâ bakidir...

İngiltere’de yaşanan bu “taht” kavgası gibi, evliliklerde yaşanan bazı kavgalar da hükmetmenin mercii ve emirlerin yerine getirilmesi demek olan “taht” nedeniyle olur!... Peki nedir taht?... Taht iktidarın kendisidir ve üstünde olana, gücü elinde bulundurma, sözünün yerine getirilmesi, isteklerin yapılması anlamını taşır.

Bazı evliliklerde de yaşana bu değil midir? Bir kişinin, taraflardan biri ve ilişkinin bir “denge” oyunu olduğunu unutarak, bencilce bir bakışla sırf kendi isteklerinin yerine getirilmesini istemesi.

Gücü ve iktidarı hep elinde bulundurarak, karşı tarafa istediğini yaptırmaya çalışması...

Ne var ki, “gün geliyor”, bir zamanlar cennetten bir köşe olarak gördüğünüz bahçeniz, eski güzelliklerini bir bir yitirmeye başlıyor.

Otlar sararmaya, yeşil ağaçlar hızla solarak ölmeye, yerleri sarı yapraklar doldurmaya başlıyor... Derken önce kuşlar, sonra salıncakların kırılan zincirleriyle birlikte çocuklar da terk ediyor bahçeyi. Eski neşeli cıvıltıların yerini üşüten bir rüzgâr ve tüyleri ürperten kavga homurtuları kaplamaya başlıyor.

İki taraf da, aralarında gitgide büyüyen boşluğun verdiği mutsuzlukla birbirinden kopuyor. Derken içlerinde yıllardır birikmiş olan nefreti, bazen mal ayrımı, bazen çocuk bahanesiyle ortaya döküyor ve sonunda, ciddi bir “kim kimi öldürecek” gerilimi ortaya çıkıyor.

Bahçedeki silahlar keşfediliyor, bakıma alınarak yağlanıyor...

...Ve sonrasında, öten borular eşliğinde ilan edilen savaş!

Tıpkı “Mr. and Mrs. Smith” filminde olduğu gibi...

Sıradan bir evlilik yaşayan John ve Jane Smith’in (Brad Pitt ve Angelina Jolie) hayatları gün geçtikçe daha sıkıcı bir hal almaktadır. Hayatlarındaki monotonluğu bozan tek şey, birbirlerine söyledikleri yalanlardır.

Çift, aslında, birbirine rakip iki organizasyona tetikçi olarak çalışmaktadır. John ve Jane, birbirlerini yok etme görevini alınca ortalık beklemedikleri kadar hareketlenir.

Yönetmen koltuğundaki Doug Liman’ın Hollywood’un en popüler iki oyuncusunu bir araya getirdiği film yapım aşamasında da oldukça konuşulmuştu.

Brad Pitt ve Angelina Jolie’nin çekimlerde fazlaca yakınlaşması ünlü aktörün evliliğini sona erdirmiştir...

“Güllerin Savaşı” bir evliğin sona ermesine sebep olurken, yeni bir birlikteliği ve aileyi yaratmıştır... Hayatlarını milyonların gözü önünde yaşayan bir Hollywood çiftinin, akıl almaz kara komedisi midir sizce bu?

Yönetmenin “Onlar sette sevişti, biz de kamerayla çekip izledik. Gerçekten yatakta sevişiyorlardı…” sözleriyle iyice “reklamı” yapılan film, birbirilerinin bu kadar yakınındayken, birbirlerini bir türlü “göremeyen” bir çiftin hikâyesi.

Evlilik danışmanı sahneleriyle bol bol güldürürken, bir an bile durmayan aksiyon sahneleriyle sizi solukuz bırakan film de, bir nevi “güllerin savaşı”...

Tıpkı güllerin savaşı’nda olduğu gibi, bay ve bayan Smith de birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar ve yok ettikleri şey de önce “ev”leri oluyor.

Çünkü ev, bir çoğumuzun gözünde o bahçeyi, yani “aşkı ve evliliği” simgeliyor.

Şiddet, nefret ve rekabetin aşktaki gücünü, ilişkinin iç dinamiklerini kaybetmemesi için en büyük faktörün, yine insan doğasındaki içgüdülerin olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Bu filmleri izler, çevrenizde ya da kendi ilişkinizde “güllerin savaşı” durumu yaşarsanız, aklınıza bu filmler gelsin...

Birbirinizin hayatlarını paralamadan, evi ortadan ikiye bölüp yok etmeden ve

ortaya kan sıçratmadan “barışmak” ya da “beyaz bayrak” açmak mümkün...

Her iki tarafında hayrı için, çok geç olmadan...

Lukianos’ un sözünü de unutmadan:

“ Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz. ”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3530
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster