Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
286
 

''Ne şeriat, ne darbe!...'' / Türkan Abla, çok yaşa!... (II) / ''Türkiye Defteri''

''Ne şeriat, ne darbe!...'' / Türkan Abla, çok yaşa!... (II) / ''Türkiye Defteri''
 

''Kurtarıcı'' dan, yeni bir işaret va'mı?...


''.. Ağlama... Gülme... Anla!... / Spinoza''

''Doğumunun 200.yılında, Pierre Joseph Proudhon'un anısına saygıyla...''

Türkan Ablanın sesimi duyduğuna sevindim!... Bu sabah Milliyet'te; ''Bir süre daha yaşamam gerekiyor. Hukukun üstünlüğünü sağlayacağız!...'' diyordu... Ve en azından Tijen Mergen'in ve ailesinin geçirdiği travma da, hukukun her zaman, her yerde, herkese ne kadar gerekli olduğunun, yüksek sesle haykırılmasının gerekliliğini doğruluyordu!... Evet, en azından, bu yüzden bir kez daha bağırıyorum:

''Türkan Abla, çok yaşa!...''

Türkiye'de işsizler ordusuna her gün onbinlerce insan eklenirken, Ergenekon davasınada, sanki bu sürece inat, onlarca insan, dalga dalga ekleniyor!... Ve bu durum; her nedense bana, İlya Ehrenburg'un ''Dipten Gelen Dalga'' romanını anımsatıyor... Hani, II.Büyük savaş sonrasında kurulan, günümüzde de bitmek bilmeyen gizli ve sinsi savaşın yeni dönemdeki serüvenini ve ''Yeni Dünya''yı anlatan!...

Ve sanki, ekonomideki global kriz ayaklı açmazlar ve ulusal çıkarlara uygun ''Ekonomi-politika üretme Sorunu'', yanısıra; Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, İşsizlik Sorunu, Su sorunu, Çevre Sorunu, Hukuk ve Demokrasi Sorunu ve de diğer benzeri sorunlar; bir türlü dengeye gelemeyen tahterevallinin bir ucunda toplanmışken, diğer ucundada da; elitizm ve egemenlik pastası, AB, IMF, coğrafyanın yeniden yapılanma süreci, yapay demokratik açılımlar, Ergenekon ve benzeri şeyler (!) duruyor!... Ve bazen, gizemli, esrarengiz bir hokkabaz, bu tahterevalliye aniden bir müdahalede bulunup, üzerindekileri yerdeki bir daire üzerine yerleştirip, tahterevalliyi de ucu kendin denetiminde olmak kaydıyla, istediği gibi çevirip yönettiği, bir ''Çarkıfelek'' durumuna getiriyor!... Sonra canı sıkılınca(!) yeniden eski sallantılı, bir türlü dengelenmeyen, denge durumuna!...

***

On binlerce kızımızın manevi anası Türkan Saylan'ın ve öncülüğünü yürüttüğü örgütünün, sözümona Ümraniye çıkışlı bir dava sürecinin içine çekilmeye çalışılmasındaki yasalara aykırı karar ve uygulamalar; sanki, hükümetin başının hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlüğünün, bu yasal olması gereken eyleme zihniyet olarak yansıması!... Doğal ki, şüpheli ya da zanlılar hakkında(!), yasaların ve yasa uygulayıcıların karar vereceği bir yasal yargılama sürecini, demokrasi adına, özü itibariyle desteklememiz gerektiği gibi, dava hakkında şimdiden bir şey söyleme hakkımız, şimdilik yok!... Ancak usul ve yöntem yanlışlığına taraf olmak da, her demokrat, yurtsever yurttaşın, olmazsa olmazı!...

***

Bu gün siyasetlerinde, dışardan şişirilmiş maksimalist hayallerle, sözümona, Osmanlı'ya öykündükleri söylenen ve o çizgide politikalar üretmeye çalışan zihniyetlere bir fikir açıklığı verme açısından, basiret kapılarını açık tutup eğer kabul ederlerse(!); onlara şunları anlatmak isterim:

Osmanlı'nın daha ilk kuruluş dönemlerinde bile; insanı, nesep ve maddi varlıklarına göre sınıflandıran(!), halkını da zor ve şiddeti kullanma yöntemiyle ayakta tutmaya çalışan Roma ve Bizans'a karşı Osmanlı Beyliği, çevresinde o günkü adalet anlayışı ve hoş görüsüyle, bölge halkı içinde ün salmıştı!... Görgü ve siyasi dehasıyla, Ebü'l - feth Fatih Sultan Mehmet; İstanbul'u yeniden yaratırken(!), imparatorluğun İslam dışında, millet-i gayr-i Müslime'den de binlerce aileyi; Rumu, Yahudiyi, Ermeniyi, Arnavut'u , Boşnak'ı, Sırpı ve İslamı; yani tam 0ndörtbin sekizyüz yetmiş üç aileyi, İstanbul'da toplamış, İmparatorluğun yeni başkent sürecini bu zihniyetle; meziyet, fazilet, şecaat ve kahramanlıkla(!) başlatmıştı!... İşte böylesi çıkışlarla ilerleyen imparatorluk kültürü vardı...

Batı'da feodalizmin tasfiye süreciyle kapitalist sistem kendini öne çıkartırken, duran fetihler ve imparatorluğun Afrika ve Balkanlar'da gerileme sürecinin başlaması, batı etkisinde oluşan mali krizle, Osmanlı'nın yumuşak karnı olan ekonomi de gerilemeye ve batıda gelişen yeni üretici güçler karşısında , doğal olarak (!) kan kaybetmeye devam ediyordu... Tarihin ilerleyen tekerleklerini durdurmak mümkün müydü?...

1830'lu yıllarda Osmanlı toprakta mülkiyet sistemini yeni bir değişim(!) sürecine sokarken, Napolyon hayranı, Osmanlı-İngiliz siyasi ortak yapımı olarak yeniden siyaseten yapılanan(!) Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Paşa imparatorluğu siyaseten zorluyor, aynı yıllarda da Fransa'da da 1848 yılına kadar sürecek olan, ''Temmuz monarşisi'' başlıyordu!... Bu monarşide ağırlığı, bankerler, borsa kralları, kömür ve demir ocakları, demiryoları ve orman sahipleri ve kısmen de bunlara yakın toprak sahipleri çekiyordu... Bu süreçte Fransa'da ''Sanayi Devrimi'' tamamlandı!... Bu monarşinin içinde, Fransa ile İngiltere arasındaki Waterloo savaşını finanse eden ve bu savaş sonucu büyük bir borsa oyunuyla servetlerine servet katan Rothschildler de vardı!... Ve bu yıllarda Fransız sanayisine fabrika ve makine yerleşirken, köylüler de ağırlıklı olarak tefecilerin elinde bir ''Borç köleliği'' altındaydılar!... Tıpkı Osmanlı imparatorluğunun, Kırım Savaşı sürecinde içine düşürüleceği ''Borç kölesi ve Yarı sömürge Oluşu'' gibi!...

Bu arada bizim resmi tarihin Kütahya'ya kadar dayanan Kavalalı'nın Afrika ve Mısır'da ikinci Osmanlı padişahı durumuna geçen Mehmet Ali Paşa'yı önemsemediği görülür... Halbuki o, Sudan'ı ele geçirip, Habeşistan'ı ve dolayısıyla Afrika'da İngiliz varlığını tehdit ettiği gibi, Arabistan'da sapkın Vehhabileri de bastırarak kendine Mısır uleması içinde yüksek prestij sağlıyor; Mısır topraklarını devletleştirip merkezi bir toprak yönetimi kurarak en büyük modern toprak ağası oluyor, Mısır'ı yabancı ürünlerden kurtarmak için fabrikalar kurdurarak, çok büyük bir kapitalist olmayı da başarıyordu!... Kavalalı'nın bu başarılarından, uzak İstanbul'un etkilenmemesi herhalde mümkün değildi!...

Çariçe Katerina'nın '' Grek Planı''nın yanısıra, Avrupa'dan doğuya doğru yaygınlaştırılan ''Milliyetçilik rüzgarları'' sonunda Yunanistan'ın bağımsızlığı için savaşım verme amacıyla 1814 yılında Odessa'da(!)kurulan masonik yapılı, ilerki zamanların emperyalist ''Megali İdeacı''sı, yeniden Bizans kurma sevdalısı, ''Filiki Eterya'' öncülüğünde dış destekli, Mora İsyanı başlatılıyordu!... Bu isyan sürecinde Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmasının yıkılmış, anlaşılan Fransa ve İngiltere tarafından kulağı çekilen, genç donanmasını kaybetmiş Kavalalı, askerlerinin yorgunluğunu gösterek Osmanlı'yı yalnız bırakmıştı...

Ardından, Rusların antlaşmalı açtıkları savaşa, Fransa ve İngiltere her nedense bu kez müdahale etmemiş, iyice yorgun ve zayıflamış Osmanlı, ağır bir Edirne Antlaşması (1829) imzalamış ve Mora yarımadasını tamamen ümitsizce kaybederek Yunanistan'ın da bağımsızlığını kabul etmişti!... Bundan sonra, askeri ve ekonomik olarak büyük güç kaybeden Osmanlı'nın yıkımını beraberinde getirecek doksan yıllık (!) o lanetli süreç başlamıştı ya da başlatılmıştı!...

Tanzimat'la birlikte, imparatorluğun geleneksel kurumlarını revize etmek yerine, sözümona ülkeyi ''Çağdaşlaşmaya'' götürecek atılımların başlatıldığı (ki ben bundan o günkü güncelde, batıya hammadde ve pazar olmayı anlıyorum...) batılılaşma süreci; içersinde, toprakta özelleştirmeyle başlayan ve yaklaşık yüz seksen yıl sonra farklı özelleştirmelerle hala bir şekilde devam eden çöküş sürecini de bu günlere getirdi!...

Kırım Savaşı'nı finanse etmek için, Rothschildler'in İngiltere, Fransa ve İtalya ayaklarının sadrazam devirip, sonunda Osmanlıya zorla(!) borç para vermeleriyle başlayan bu ''Batıya Borçlanma''süreci de, sonunda ''Düyun-u Umumiye'' ile sarmallanıp(!) ve modern zamanlarda da IMF ölçeğinde, bu günlerde de devam etmektedir!...

Sultan Abdülhamid Han'ın denge politikalarıyla, çaresiz, ancak akıllıca yavaşlatmaya çalıştığı bu süreç; ''Filiki Eterya'' dan yetmiş beş yıl sonra ülkeyi kurtarmak için gene masonik yapılı, bir İttihak-Terakki Cemiyetinin kuruluşuyla, padişahın tasfiye edilmesi ve ardından imparatorluğun on yıl gibi kısa bir zamanda dağılarak I.Büyük Savaş sonunda, emperyal dengeler içinde küçültülüp, ertelenen sonunu getirecektir!... Bu cemiyetin içinden çıkan, Prens Sabahattin'in; ''sağlam bir liberal zihniyetle ülkeyi kendi ütopik düşüncesiyle(!) aşağıdan yukarı kapitalistleştirme hayali''nin gerçekleşmesine batılı dostları pek bir fırsat tanımamıştır!...

Tanzimatla birlikte başlatılan bu modernleşme hamleleri içinde, askeri, mali ve eğitim alanlarında güçlü kazanımlara ulaşılması için çalışmalar yapılırken, birçok sosyal gerginlikler ve sorunlarında beraberinde gelmesi kaçınılmazdı... Gündelik yaşamın her alanındaki modernle geleneksek yaşam iç içeydi ve bu iki karşıtlığın yarattığı çelişkiler de, toplumsal düzeyde yeni hiyerarşiler doğuruyordu!... Milliyetçiliği, milliyetçi devletle özdeşleştiren politik tasavvurlar Avrupa'dan; politik, entellektüel ve ticari kanallardan dalga dalga gelerek, imparatorluk halklarının içindeki elit ve yönetici katmanlara sızıyordu!... Devleti kurtarmaya çalışan Osmanlı aydın ve yöneticileri, örneğin; kadı ve naipler, ayan paşalar ve daha önce toprağı işleyen tımar sahipleri, bu yeni yapılanma içinde saray etrafında, değişen toprak sisteminde özel mülkiyete geçişin de etkisiyle, günümüzün kaba örneklerdeki gibi, siyasi destekle özelleşip, mülkiyet hakkını da kazanıp(!), mal, mülk sahibi olup batılı anlamda yapay da olsa burjuvalaşıp, bir elitleşme sürecine girdiler...

Osmanlı'da ve İslam'da soylu sınıf yoktu!...(Batılı anlamda işçi sınıfı ve orta sınıf da yoktu!...) Ancak, Tanzimat sürecinde, zadeganların dışında, devletin eğittiği yoksul halk çocukları örneğin, Enver, Talat ve Mustafa Kemal gibi asker-sivil bürokratlar da, kariyer süreçlerinde toplumu ve devleti yöneten elit kesimleri oluşturdular!.. Ve saraya ve şeriata her zaman bağlı kalan, reel politik yaşamdan da uzak kalan Tanzimat'la birlikte mal varlığı gelişen saraya bağlı üst düzey Osmanlı yöneticileri ve yeni ''Çift'lik'' sahipleriyle aralarındaki bitmeyan çelişkiler; bir miras olarak günümüze kadar taşındı!... Ve sanki günümüzde, bu büyük mirasın bir yanında; İstanbul'daki ''Son Osmanlı Hükümetini'' kısmen temsil edenler ve onların taşradaki destekleyicileri reaya artıkları Çift''çiler ve ayrıca Doğu'da bağımsız feodal yapının temsilcisi bir kesim aşiret ve tarikat liderleri ve onların şürekası, bir yanında da; cumhuriyeti kuran Ankara hükümetini temsil edenler ve onların yandaşları ve onun günümüzde devamını bilerek veya ister istemez ya da bildiklerince destekleyenler duruyordu!... Ve onların karşılıklı tarihsel çatışması... Devlete ve onun ekonomik ve siyası pastasına egemen olma mücadelesi...

Ve çoğu kimsenin idrak edemediği şeyse, tarihin tekerleklerini artık geriye çevrilemeyeceği... Cumhuriyetin ne şekilde, nasıl kurulursa kurulmuş olsun, Osmanlı'nın görece sağlam bir çekirdeği ve bu coğrafyada devamı olarak yaşamaya devam ettiği!...

İttihak ve Terakki, kendi dinamikleriyle, imparatorluğun bu ''İnhitat ve inkiraz'' sürecini etkilemeye çalışsa da; Osmanlı'daki on yıllık tam iktidar dönemlerinde yüzlerini Batı'ya dönerek bir şeyler yapmaya çalıştılar: Ordan alınan ideolojiyi, gene onların istediklerine uygun bir şekilde, bazen pek farkında olmadan uyguladılar!... Başka şansları varmıydı; o tartışılır...

Bunu tartışmak için de, dünyadaki üretici güçlerin tarihsel süreçler içinde gelişen dinamiklerini iyi anlamak gerekir!... Osmanlı'nın reel üretim tarzını ve Batıyla ; onların kapitalistleşme sürecine girişlerine paralel olarak bizlerle olumsuz yönde gelişmeye devam eden siyasi ve ekonomik ilişkilerini iyi anlamak gerekir!... Objektif olarak ve hamasete ve paradikmik yanılsamalara düşmeden ayrımlayıp, yorumlayıp, uygulanabilir, düşünsel bir senteze gidebilmek gerekir!...

Amerika'ya karşı subjektif duygular içinde olan Atatürk ve kadroları bile, 1929 Dünya Buhranın da, Fatih'in geliştirdiği, cehalet veçaresizlik içinde dış baskıyla terkedilen, Mir'i arazi sistemine paralel, devlet mülkiyetinde, sanayileşmeye zorunlu olarak giden, devletçi Sovyet türü politikalar izleyerek genç cumhuriyete yaraşır ve Tanzimat' dan bu yana bir türlü yapılamamış önemli reformları Abdülhamid'in bıraktığı yerden, ''Ulus devlet'' ölçeğinde sürdürdüler ki, alt yapıda bu yapılanlar, devrimci nitelikler taşıyordu... Bu anlayışla ülkeyi bu günkü göreceli de olsa iyi bir ekonomik güce ulaştırmayı başaran!...

Ersin Kalaycıoğlu, 'Küreselleşme, Sivli toplum ve İslam'' adlı çalışmasında, güncelde bize çağrışımlar yaratacak şu satırları yazmaktadır:

''II. Meşrutiyetle başlayan özgürlükçü ortam, beş yıl gibi kısa bir süre içerisinde, önce tek parti rejiminin baskıcı ortamı, ardından I. Dünya Savaşı’nın sıkıyönetim rejimiyle birlikte yerini, muhalefetin hareket alanının daraltıldığı, zaman zaman susturulduğu, dolayısıyla gönüllü siyasal girişimin köreltildiği; devletin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşantıya tüm ağırlığı ile egemen olmaya çalıştığı bir ortama bırakmıştır...''

Çanakkale savaşında ülkeyi, ileriye götürebilecek aydın bir kuşak bir yerde, Alman emperyalizminin bu coğrafyadaki çıkarları için yok edildi!... Bir yerde çaresizlik içinde bıraktırılmış ülkenin başkentini ve onurunu korumak için!... (Bu arada Enver, rakip gördüğü Mustafa Kemal'i , güneye, 7.Ordu'ya göndermesini de biliyordu...)

12 Eylül döneminde ülkeyi ileriye götürme potansiyaline sahip bir kuşak ruhen ve fiziken bir şekilde nasıl devre dışı bırakıldıysa ve ardından travmatik bir sürece girildiyse; kısmen de İttihak ve Terakkinin ayıklanmış kadrolarıyla kurtuluşu ve cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştiren Mustafa Kemal'de böylesi bir kayıpla yola devam etmeye çalışıyordu...

Prens Sebahattin'in Hürriyet ve İtilaf Fırkasının benimsediği liberal görüşler, Demokrat parti, Adalet partisi ve esas itibariyle 12 Eylül desteğinde Özal'ın Anavatan Partisinde uygulandı... Ve en sonuda tarihsel zorunluluklardan ortaya çıkan yeni, biraz da yapay bir sentezle(!), AKP içinde bir taraf olarak yerini aldı ve gelişimine devam etti!...

AKP yerel seçimlerde, siyaseten geri durumlara düşse de, ABD'nin ve AB'nin genel politikalarından ve desteğinden güç alarak, siyaseten de şimdilik(!) seçeneksiz olarak, ondan istenenleri ve bildiğini okumaya devam ediyor... Bu uygulamaları demokratik gelişmelere zarar verdiği gibi, devletin ve ulusun tek güvencesi durumunu koruyan ordunun da bu süreçten fazlasıyla zarar görmesine neden oluyor... Ülkedeki kutuplaşmaları, büyük sosyal, siyasi ve ekonomik sorunların etkisiyle de üç ayrı kutupta büyütüyor!...

Ortalığı toza ve dumana bulayarak!... Terazinin topuzunu pek de fazla kaçırarak!...

17.Nisan.2009 / Tarabya,

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 392
Toplam yorum
: 729
Toplam mesaj
: 164
Ort. okunma sayısı
: 4501
Kayıt tarihi
: 12.03.07
 
 

İstanbul doğumluyum. Sağlıklı beslenme, yüzme, doğada yürüyüş ve çevre özel ilgi alanlarım. Şiiri ve..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster