Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '07

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
2650
 

" Tutku Çemberi "

" Tutku Çemberi "
 

Yırtılan ipek sesiyle...

Cemal Süreya bir şiirinde şöyle der:

Evet sevgilim, vücutlarımızın arasında binbir titizlikle kurduğumuz berzah, coğrafya anlamından taşmakta ve mimari bir olanak halinde uzamakta şimdi

Yarının çocuklarına,

yırtılan ipek sesiyle. [1]

Dün bir film izledim... İlişkilerimizi ve benliklerimizi yüzleştiren bir film.

Filmin ismi Tutku Çemberi’ydi ama orijinal ismi White Palace, yani Beyaz Saray’dı. Ve bu sarayın, Washington’dakiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktu.

En yakın arkadaşının bekarlığa veda partisi sırasında, bir hamburgerciye gidip elli adet hamburger alan Max, partiye döndüğünde, altı hamburgerin eksik olduğunu görüyordu.

Tanesi yarım dolar olan hamburgerler için, kasadaki garson kadına karşı hakkını sonuna kadar savunuyordu... Ve "Hamburgerleri ağzınıza tıkıştırmadığınızı nerden bileceğim?" diyen kadına şöyle yanıt veriyordu:

"Ben hayatta iki şey yapmam: Birincisi hiçbir zaman ağzıma hamburger sıkıştırmam... İkincisi asla yalan söylemem!"

Adam hakkı olan parayı alıyor, partiye dönüyor, sonrasında gecenin bir yarısı daha da sarhoş olabilmek için, bir bara giriyordu.

Birkaç saat önce hamburgercinin kasasında tartıştığı kadın, o anda o barda oluyor, adamla sohbet etmek istiyordu.

Derken adam içkisini içerken, kadının "Daha önce evliydin değil mi? Niye terk etti seni, bir başka adam için mi?" sorularına maruz kalıyor, gerçeği, sarhoş bir şekilde bardan çıkmak üzereyken kadına söylüyordu:

"Karım öldü. Bir trafik kazasında..."

Bunu duyan kadın deliler gibi gülüyor, derken gülmesi gözyaşlarına dönüyor, o da oğlunu lösemiden kaybettiğini söylüyordu.

Hayatın garip cilvelerinden birini bir kez daha görüp, birbiriyle benzerliği olmayan iki kişiyi bir araya getirmesini izliyorduk.

Erkek, kadının oyununa geliyor ve geceyi onun evinde geçirmeye razı oluyor, derken sarhoş halde kendisiyle sevişen kadını, ölen karısı olarak hayal ediyordu.

Adam hayal ettiğini gerçeğe dönüştürüyor, kadın kendi içine sıkışıp kalmış bu adamı özgür bırakıyordu.

27 yaşındaki bu genç adam, özgürlüğü ve tutkuyu, kendinden on dört yaş büyük, bu garson kadında buluyordu.

Her ilişki gibi aşkında dönemleri vardı; Max, ilişkinin başında olduğu bu dönemde "aşk sarhoşluğu" içinde yüzüyordu...

"Tutku çemberi" her ikisini de sarıyor, önce ilişkilerini, sonra birer birer onları içine alıyordu. Birbirlerinin hiçbir şeyi olacakken, "her şeyi" olmaya doğru ilerliyorlardı.

Yirmi yedisinde sevdiği kadının "hiçbir şeyi" olmamayı isterken, yetmiş dördünde, karısı öldükten sonra âşık olduğu on dokuz yaşındaki bir kızın "her şeyi" olmayı isteyen ve reddedilen Goethe gibi, hayatı alt üst olmaya başlıyordu.

Dengeler değişiyor, her şey tersine doğru akmaya başlıyor, Max aradaki yaş farkı nedeniyle huzursuz hissettiği için Nora Baker’ı arkadaşlarından kaçırıyordu.

Nora Baker, gerçek adı Norma Jean olan Marilyn Monroe’yla karşılaştırıyordu kendini. İsim benzerliğine dikkati çekiyor ve onun bütün filmlerini en az beş kez izlemekle övünüyordu.

Aslına bakılırsa, Carl Sandburg’dan kuaförüne kadar tanıdığı her erkek de, Marilyn Monroe’yu iyi tanıdığını sanan bir başka erkekten tamamıyla farklı bir kişilik olarak görür.

Belki de bunun sırrı, onun Norma Jeane ile Marilyn Monroe arasında sıkışmış bir kişiliktedir.

Yoksul bir çocukluğun içinden yara bere içinde sıyrılabilmiş bu öksüz kız, Hollywood tacirleriyle bir olup kendi çamurundan Marilyn heykelini yaratmıştır.

Gülümserken üst dudağını aşağı doğru çekmeyi, bakarken gözlerini şehvetle kısmayı, yürürken kalçalarını birer davet mektubu gibi sallamayı öğrenmiştir.

Bunlar Norma’nın dudakları, gözleri, kalçaları değildir artık...

Monroe’nundur...

İşte tutku çemberinde de, tutku ortaya çıktıkça, Norma Baker daha bir ortaya çıkıyor, ışıldamaya başlıyordu. Oğlunu kaybettikten sonra hayatla mücadelesinden tamamen vazgeçmişken, Max’e duyduğu aşkla yeniden mücadeleye girişiyordu.

Derken bir akşam erkek kadına bir hediye getiriyor, heyecanla hediyeyi açan kadın bula bula bir "el süpürgesi" buluyordu. Bu "evin pis" demenin bir başka yoluydu. Erkek evin pis olduğu konusunda ısrar ediyor, derken mutfağa aniden girmesiyle, tertemiz bir yer ve mum ışıklarıyla aydınlanmış, hazır bir sofra görüyordu. Kadın inciniyor, erkek hatasını affettirecek bir çiçek ve yemek için malzemelerle eve dönüyordu.

Şimdiye kadar hiçbir erkeğin yemek yapmadığı Norma, aşkın yemeğini Max’in ellerlinden tadıyordu.

...Ve hayata küsmüş, işyerindeki her işi üstlenmiş, ölen karısının etkisinden bir türlü kutulamamış Max, aşkı ve tutkuyu bulduğu bu kadınla yaşadıkça özgürleşiyor, mutlu oluyordu.

44 yaşındaki bir garsonla, 27 yaşındaki bir yöneticinin ilişkisi, yeni hayatlar inşa ediyordu.

Hiç düşünmediğimiz anda, tamamen reddettiğimiz şeyler bile, başımıza gelebiliyor hayatta. Hayatta her şeyin tersine döndüğü anlar var. Bu yüzden de süprizler anlamlıdır...

Ve süprizler, bize tersinin olabileceğini öğretmek için vardır.

Çok geç olmadan öğrenmek en iyisidir...

"Neyi öğrenmek?" diye soranınız varsa, öğretmeye tam da bu sorunun yanıtından başlayacaktır.

Hayatın bize söyleyecekleri vardır ve önyargılar, kalıplaşmış düşünceler, bir örnek tavırlar ne olursa olsun, söz konusu aşk olunca her şey değişmeye başlamaktadır.

Max hiç geç kalmadığı işine geç kalmaya başlıyor, Norma hiç temizlemediği evini pırıl pırıl yapıyordu...

İki kişi birbirlerini değiştirirken ilişkileri de değişiyor, tutku tenleri ve kalpleri ele geçiriveriyordu.

Çünkü hayatın kendine ait bir senaryosu vardı ve biz buna "kader" diyorduk.

Değişmeyen her şey çürüyeceği için, kader bizi değiştirerek, ileriye götürüyordu.

İki kişinin "beyaz sarayı", Max’in bir aile toplantısına götürmek "zorunda" kaldığı Norma’nın yaşadıkları nedeniyle büyük çaplı bir depremle zarar görüyordu.

Yalan söylemeyen erkeğin ilk yalanı da, arkadaşlarının ve ailesinin önyargısından korkması ve utanması oluyordu...

Sonunda kadın arkasında bir mektup ama adres bırakmadan çekip gidiyor, erkeğini sevse de kendi yalnızlığına çekiliyordu.

Erkek arkadaşları Max’i oyalamak için bir kız buluyor ve bir parti düzenliyorlardı. Max, kendisine ayarladıkları kızla ne kadar "uygun" bir çift olduklarını söyleyen arkadaşlarını sorgulamaya başlıyor, "uygun" dedikleri kaç çiftin kısa sürede ayrıldığını vurguluyordu...

Sonunda köşede asılı, Norma’ya aldığının aynısı olan el süpürgesini eline alıyor, açıyor ve partinin ortasında şöyle bağırıyordu:

"Bunun içinde toz bile yok! Toz bile yok..."

Ve koşarak ayrılıyordu... O evden, o işten ve o şehirden...

Elinde sadece bir bavulla New York’a geliyor, Norma’nın çalıştığı cafeyi buluyordu.

Norma buraya neden geldiği sorguluyor, yaşından utandığı için "ilk kez dürüst olmadığını", gidip kendine uygun birini bulmasını söylüyordu Max’e.

Max ise önce kendine yalan söylediğini anlıyor, hataları için özür diliyor, bir kere genç bir kadınla evlendiğini, artık bunu istemediğini, sadece onu istediğini söylüyordu...

Bütün müşteriler onlara bakıyor, Norma Max’e "ne alacaksın?" diye sorduğunda, tanıştıkları anki bir şarkıcının adını veriyordu.

Müşterilerin önünde öpüşen çiftle birlikte, bir kez daha önyargılar, şablonlar, uyuşmazlıklar yeniliyor, yerine heyecanı ve tutkusuyla aşk kazanıyordu.

Asıl zaferse, bu ilişki yolculuğunun kendisiydi...

Çünkü birbirini seven çift, birbirinin hiçbir şeyi olarak kalmayı beceremiyor, ilişkileri ilerleyip büyüdükçe birbirlerinin her şeyi olmaya başlıyor.

Birbirinizin her şeyi olduğunuz anda her şey, hiçbir şeye doğru ilerlemeye başlıyor...

Hayatın ne garip bir mizah anlayışı var, öyle değil mi?... Çünkü yaşadıklarımızın bize söyleyecekleri vardır ve önyargılar, kalıplaşmış düşünceler, bir örnek tavırlar ne olursa olsun, söz konusu aşk olunca her şey değişir.

İki kişi birbirlerini değiştirirken ilişkileri de değişir, tutku tenleri ve kalpleri ele geçiriverir.

Ve süprizler, bize tersinin olabileceğini öğretmek için vardır. Hiç düşünmediğimiz anda, tamamen reddettiğimiz şeyler bile, başımıza gelebilir hayatta.

44 yaşındaki bir garsonla, 27 yaşındaki bir yöneticinin ilişkisi, yeni hayatlar inşa eden anlar. İki kişinin birbirlerini değiştirirken ilişkilerini de değiştiren, tutkunun çevremizdekilere de kendi ilişkileriyle yüzleşme şansı veren anlar...

Çünkü hayatın kendine ait bir senaryosu vardır ve biz buna "kader" diyoruz.

Belki de bu yüzden en büyük sürpriz aşkın kendisi ve "vücutlarımızın arasında binbir titizlikle kurduğumuz berzah, coğrafya anlamından taşmakta ve mimari bir olanak halinde uzamakta şimdi"...

Belki de bu yüzden "tutku çemberi"ni kırıp "beyaz saray"lar kurabiliyoruz...

[1] Cemal Süreya, Burkulmuş Altın Hali Güneşin, Sevda Sözleri, YKY, Şubat 2001

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3499
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster