Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1299
 

“Acı Ceviz” Altında

“Acı Ceviz” Murat Soyak’ın Romantik Kitap Yayınları’ndan Ağustos 2011 yılında yayınlanan öykü kitabı. Kapakta soyut bir ağaç, arka kapakta ise kitabın kısa bir tanıtımı… Kitap 17 öykü, 118 sayfadan oluşmuş. Kitabın girişinde sunum yerine Murat Soyak’ın biyografisi yer almakta… Sonra ailesi için ithaf cümlesi…

İlk öykü kitaba adını veren “Acı Ceviz”; 8 sayfalık kısa cümlelerden müteşekkil bir öykü. Anlam bütünlüğü ve kurgu güzel… Zaman zaman Mustafa Kutlu, zaman zaman Dede Korkut üslubu hâkim gibi geldi bana. Hele dede korkut üslubu çok hoşuma gitti. Bir varmış bir yokmuş bir öyküde şu üsluba bir bakın:

“Kuşlar göç göç gider olmuş. Kışa hazırlanıyor yeryüzü, kışa hazırlanıyor insanlar… Bir koşmaca almış yürümüş.”

Öykünün kurgusu bana Mustafa Kutlu’nun “Beyhude Ömrüm” adlı uzun öyküsünü anımsattı. Üsluptaki sadelik de benziyor… O kadar…

“Şen Boyacılar” adlı bir durum öyküsü, rahmetli Sait Faik’i aratmayacak türden, üslup da akıcı mı akıcı… Yalnız:

“Cami avlusunda başlayan tatlı sohbet… Geçmiş zamandan, askerlik hatıralarından, evliya kıssalarından, ahir zaman alametlerinden derken sohbet uzar gider. Boyacı çocuklar da boş durmaz ki, işte çağrışmaya başladılar bile:”

Aynı paragrafta geniş zamandan, geçmiş zamana çok keskin bir geçiş var. Bu da akıcılığı ve anlam bağdaşımında sıkıntı yaratıyor gibi geldi. Sanırım bu durumun kaynağı yazarın şairliği… Bir şair şiirinde genellikle geniş zamanı kullanmakta… Bu da şiire anlam zenginliği katmakta…

“Tespih” bir şeyleri anımsamak / anımsatmakta bana, sana… Unuttuğumuz, unutmak istediğimiz, anımsadığımız, anımsamak istediğimiz şeyleri… Bazen rahatsız eden, bazen rahatlatan şeyleri… Rahatlatan şeyler genelde nefsimize, rahatsız eden şeyler ise aklımıza hitap eden şeyler ise aklımıza hitap eder, diye düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

“Tespih” unutulmaya yüz tutan inançlarımızın ruhumuzu dürterek uyandırmaya çalıştığı bir öykü olmuş. Basit, ama etkili… “Sübhanallah… Elhamdulillah… Allahuekber…”

“Suya Doğru” bu öyküleri okurken aklıma rahmetli Ecevit’in “Köy-Kent Projesi” geldi. Oysa projeyle öykülerin hiçbir alakası yok. “Suya Doğru” öykü de imarlaşma aşamasındaki bir yerleşim yerinin kapital değerler uğrunda nasıl yok edildiğini, kimlerin üzülüp, kimlerin sevindiğini anlatmakta ve bence en çarpıcı olanı artık güneşin ormanlarla kaplı dağların ardından değil, yüksek ve kibir timsali apartmanların ardından yükselmesi insanın tüylerini ürpertmekte…

“Bizim Mahalle” kendi dünyasını kurmuş bir grup çocuğun bir günlük heves ve yaşamını konu olmakta… İnsanın çocuk olası geliyor; ne taksit, ne borç, ne geçim derdi…

“Bağ Bozumu” yine bir çocuğun gözünden ve anlayışından bir günlük sevinç ve hüzün… Rahmetli Can Yücel’in “Bir Numaralı Halk Düşmanı”ında deyişiyle:

“…

Cıvıl cıvıldı gözleri

Yeni dağılmış bir ilkokul gibi

…”

Sevinçli çocuklar… Bir aslanın pençesine teslim olmuş ceylan gibi hüzünlü ve karanlık dolu bakışlara sahip çocuklar… Çocuklar bir pınardan akan serin sular… Çocuklar, güçleri yetse kirlenmiş dünyayı yıkar, durular, kurular… Çünkü onlar çocuklar…

“Bir Umut” bu dünya… Dünyasını yitirmiş analar ve babalar ellerinin tersini sınamaktalar yüreklerinin yanan kısımlarını söndürmede…

Biz toplum olarak genelde yaşlanınca namaz kılar, oruç tutar, sadaka ise genelde vermeye pek yanaşmayız. Gençken de namaz kılmaz, oruç tutmaz, sadaka yerine de imkânlarımız iyiyse arkadaşlarımıza içki ısmarlarız.

“Bir Umut” adlı öyküde bir genç kızın gerçekleşmesi zorlaşan ya da ertelenmiş görünen düşlerinin yüreğinde açtığı yaralardan sızan kan var. İnanmazsanız okuyun.

“Kimsesiz” harika bir kurgu ve harika bir üslup… İnsanın insana, insanın doğaya, doğanın insana, insanın kendine göçü… “Göç Zamanı” Bahaeddin Özkişi’nin romanı… Bu güzel öykü, o güzel romanı çağrıştırdı. Göç ve Eylül… Hüzün ve sevinç… İnkâr ve inanç… Sabır ve sebat, ne güzel kavramlar… Kişiye kişilik kazandırıyor. Okuyana… Şu cümlenin güzelliğine bakın:

“Apartmanları geçelim. Yalancı vitrinler. Yırtmaçlı bir hayat…”

“Okul Yolu” bütün yapılacaklar için derler ya, “Bir yerden başlamalı” bu öykü de hayatta sorumluluk kazanma yolunda bir yerden başlanıyor; okul… İstek, hayal ve umutlar doğrultusunda kışın kendisine yön vermesi, büyüyen umut ve dertlerin etkilerinin kişi üzerinde en az olumsuz, en çok olumlu sonuçlar doğurması… Gerçi Edip Cansever “Mendilimde Kan Sesleri” adlı şiirinde diyor ya:

“…

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

…”

İşte öyle… Bizler de yaşadığımız yerlere benziyoruz. İsteyerek bozulmuyorsak da, istemeyerek bozuluyoruz. Neden dersiniz?

“Gönül Sohbet İster”, gündelik yaşamın birer parçalarını oluşturan bu öyküler insanın iç organlarını, duyu organlarını, el ve ayaklarını oluşturmakta… Bütün öyküler ise sanki insanı oluşturmakta… İnsanların ortak yönlerini yakalıyor yazar, inanç, sohbet, paylaşım. Daha neyi anlatabilirsiniz ki, mevsimsiz yaşamaya şartlanmış kutup ayıları ve penguenler dışında. İçinde koca bir yürek; sevgi ambarı…

“Kuyu” bir acının, bir sancının hikâyesi… İnsanın içi de bir kuyu değil mi? Bağırdığında insan kendi içine ulaşabildiği en derin yer yüreği… En derin kuyu; yürek. Bir delikanlının yaşadığı ölüm tedirginliği ve çevresiyle farkına varmadan yaptığı vedalaşma var.

“Üzerini değiştirip geldi. Kumaş pantolon ve üzerinde beyaz bir gömlek. Havuza baktı, çiçeklere baktı, ağaçlara baktı, göğe baktı bir süre…”

Ve ölüm anı… Kişinin en yakınından istediği yardım; “Anneee!”

“Diriliş Aydınlığında” adlı öykü bana Sezai Karakoç’un “Diriliş” düşüncesini çağrıştırdı. Hatta çağrıştırmadan ziyade yazarın bu düşünceyi vurguladığını düşündürdü. Bu arada yaşadığımız çevreyi de ne şekilde kullandığımıza da değinilmekte… Hani derler ya; “Aslan yattığı yerden belli olur.” Biz de yaşadığımız yeri belli ediyoruz. Okuyun da görün. Yaşayarak far edemiyoruz nasıl olsa.

“Çanakkale İçinde” bir dizi mektuptan oluşan bir öykü… Şimdi edebiyat öğretmeni Cem hoca geldi ve “Vatan için her şeyi yaparız. Vatan sağ olsun.” dedi. Aynen öyle… İnançtan çok alışkanlığın söylettiği bir cümle… Ne çabuk değişiyoruz, ya da hiç değişmiyoruz da, zaman ve ortama göre renk değiştiriyoruz. Cem hoca yine; “Adamın birine oğlunun olduğu müjdesi verilmiş. Adam da; “Vatan sağ olsun.” demiş.” Diye anlattı. Vatan ki? Sağ olan kim? Aylardan Ekim, günlerden Çarşamba… Kimine göre zaman akıyor, kimine göre akşam olmuyor. “Vatan sağ olsun.” Mektup satırlarında, kitap sayfalarında, sohbet masalarında… Çanakkale’de kurtarılan vatan, sadaka olarak dağıtılan bozuk paralara döndü. Artık vatan için kaç çeşit IMF’ye kuyruk sallıyoruz, bilemiyorum. Öyküyü okuyun, evrimleşmemizi görün…

“Ana Oğul” öyküsünde yaşlı bir kadının soğuk algınlığı geçirdiği endişeli bir gün anlatılıyor. En çok etkilendiğim toplum olarak yaşadığımız doktor, hemşire korkusu… Yeni nesil bunu aşmış görünüyor, ama ben hâlâ doktora gideceğim zaman yüreğim kabarıyor, İsmet Özel’in dediği gibi; “Bir harf büyüyor gırtlağımda, gırtlağımızda” tıkanıyorum. Bir de bu öyküde Murat Soyak öykü kahramanı Şükran teyzeyi oğluyla telefonda görüştürüyor, rahatlatıyor. Sağ salim olduğunu bilmenin rahatlığı… Burada Peyami Safa’yı rahmetle anmak istiyorum. “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanında kahramana “Bir insanın dertlerini bir arkadaşıyla paylaşması derdini bölüp vermek gibi azaltıyor. Oysa annesiyle dertleşmesi iki sayının çarpımı gibi, katlanarak artıyor.” diyor. O yüzden dikkatli olmakta fayda var.

“Ey Hayat” işte benim en beğendiğim öykü… Hani klasik şiirde beytül gazel, beytül kasid deriz ya, bence bu öykü de beytül öykü… Yazar öyküye başlarken insanın yeryüzüne gönderilme temel sebeplerinden birini ortaya koyuyor. Adem’in cennetten çıkarılışı… Sürgün… Konuyla ilgili birçok ayet var Kur’an-ı Kerim’de, Kutsal Kitap’ta.

Ve paylaşım… Elindekileri paylaşma, parayı, malı, dertleri paylaşma… Sohbeti yani… Hani derler ya; “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” Ve en çarpıcı, yani öykünün bir simitçinin hayat karşısında direnci, mücadelesi… İşte gerçek devrim… Hani İsmet Özel diyor ya; “Uyusam bir dağın benimle uyuduğu olur.” Simitçi de uyumuyor, yürüyor hayatın karşısına çıkardığı engelleri sabır ve kararlılıkla aşarak… “Şeb-i Arus”a ulaşacağı anı bekleyerek… Yürüyordu simitçi kadın.

“Gün Akşamlıdır” bir şiire bir öykü okumak desek, yanlış mı olur? Geceyi koynunda ayıplanacak mendil gibi sallayan sevgililer için, yarasına geceyi tıkaç gibi tıkayıp yürümeye devam eden bir gerilla için ve uyanıp yemek yiyen, söyleneni sağa sola yetiştirmekle görevliler ile uyanıp kendi görkeminden başka rüya görmeyenler için yazılmış desek… Yalnızlık ellerimizde, bakışlarımızda, yüreğimizde akşamdan farklı ne olabilir ki… Gelin bugün lunaparkta hüküm sürelim. Akışkan gözyaşlarından kristaller oluşturup umutsuzluk sırrıyla aynalayarak dünyayı seyredelim. Öne eğilip bacak aramızdan bakarak… Kızıl bir ses kulaklarımızda uygunsuz dans ettikçe şiir uyurgezer olur, biz ayık uyur…

“Lunapark neşeli hayatın tam da ortasında durur. Kötümserliğe, karamsarlığa, hüzne yer yoktur burada…”

“İstanbul İstanbul” bir anı öykü… Gerçi her öykü bir anı öyküdür ya… İstanbul bence dünyayı yeniden okumak, çağı eskiden yazmak… Tıpkı yüreğimize bir sevgili İstanbul… Mecnun’un çölde Leyla araması, yok araması değil, yüreğinde taşıması bir yazar ve bir şair için İstanbul… Yazar hazin öyküsünü İstanbul’la paylaşmış bu öyküde. Metanet ve karanlık gösterdiği hayata direnişini sergiliyor samimi bir üslup ve kurgu ile. Gerçi her öyküsünde yer yer tekrara düşüyor, ama (ben de tekrara düşeyim madem) tekrarda büyüklük var, yoksa güneş niye her gün tekrar doğup tekrar batsın.

Öyküde en çok ilgimi çeken dilin kullanılışı, “ya hu” biz bu kelimeyi söylerken ve yazarken bitişik gibi düşünürüz. “yahu” anlamlandırma zahmetine de girmeyiz. Bu yüzden de bir tür aşağılama gibi algılanır, ben çocukken kaç kez uyarıldım, büyüklerle konuşurken “yahu” denmez diye. İşte doğrusu; “ya hu”“Ya” Aarapça’da ey, “hu” ise yine Arapça’da Allah anlamına gelmekte. Tasavvufta da aynı anlamda kullanılıyor “Ya Hu” zamanla unutmuşuz demek ki… Yani “Ey Allah”, “Hay Allah” demekten başka bir şey değil. Murat Soyak bu öyküde bu güzel kullanımın doğrusunu bize bir kez daha anımsatıyor.

Allah yolunu açık, kalemini keskin, gönlünü zengin etsin…

18 Aralık 12

     Bodrum

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 24.12.07
 
 

1965 Tortum doğumluyum. Ankara Gazi Üniv. Fen Edebiyat Fak. mezunuyum. T.D.E öğretmeniyim. İki ço..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster