Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
478
 

"Açılım" üzerine somut konuşmanın vaktidir

"Açılım" üzerine somut konuşmanın vaktidir
 

“Türkiye resmi ideolojinin dilinin şifreleri, otoriter ve himayeci bir rejimi demokrasi, yurttaşlar arası eşitsizliği körükleyen siyasal bir yapıyı da cumhuriyet olarak dayatıyor.”

“Oysa bir cumhuriyet, aynı siyasal birim (ülke, vatan, devlet) içindeki kimliksel farklılıkları törpüleyerek, asıl kabul edilen bir tanesine göre marjinalleştirmek değil, tamamen tersine bütün bu kimlikleri yansız yurttaş üst kimliği altında eşitlemek için vardır. Cumhuriyetin saltanat, otokrasi, despotizm gibi rejimlerden temel farkı budur. Ve demokrasi, her türlü farklılığın, her türlü hakkın imtiyaza dönüşmeden bir arada yaşayabilmesi için oynanan siyasal satrancın adıdır.”

Mehmet Ali Kılıçbay’ın 20 Eylül 2009 tarihli Newsweek Türkiye dergisinde yayınlanan yazısından alıntıladığım bu iki cümle, Türkiye’de yönetim şeklinin bugünkü hali ile olması gereken halini oldukça iyi özetliyor. Bu cümleleri sayfama taşıma gayem ise, bir dönemdir gündemimizde olan “Demokratik Açılımın” ulaşması, bizi alıp götürmesi gereken noktayı anlatabilmek için, onları köşe taşları olarak kullanmak istemiş olmam.

Geçen yazımda da, ulus ve ulus devlet kavramlarının geçirmiş olduğu evreyi kısaca özetlemeye çalışmıştım. Günümüzde modern bir devletten bahsediyorsak, artık bir etnik kökenin devletinden değil yurttaşların devletinden bahsediyoruz demektir. Ve artık devlet yurttaşlarını biçimlendiren bir mekanizma değil, aksine yurttaşlar arasındaki farklılıkların garantisi olan bir mekanizmadır. Öyle olması gerekir. Olmadığı takdirde bütün vatandaşlarının değil, bir kısım vatandaşının devleti olur ve ortaya vatandaşlarının bir kısmı ile kavgalı bir devlet görüntüsü çıkar. Aynen bugün olduğu gibi.

Ve yine aynen, din ve inanç mevzuunda olduğu gibi, devletin tüm etnik kökenlere de eşit mesafede olması gerekiyor. Bu da, laiklik gibi, günümüzde devletlerin daha sağlıklı mekanizmalara dönüşmesi adına gerekli ek bir özelliktir.

Peki, kulağa hoş gelir gibi olan, ama ufaktan ufağa tehdit hissedilen bu tanımların pratiğe geçirilmesi nasıl olacak? Yani devletimiz artık Türklerin devleti olmayacak mı? Sahip olduğumuz 17. devletten vaz mı geçeceğiz? Devleti soysuz sapsız, ne idüğü belirsiz bir mekanizmaya mı çevireceğiz? Ya da bu satırların yazarı, Türk benliğini ortadan kaldırmaya yemin etmiş ve demokrasi maskesi altında, yavaş yavaş, cahil insanların zihinlerini çelerek bu gayesinde başarılı olma çabası içinde mi?

Eğer demokrasiyi cumhuriyetin üzerine oturduğu bir rejim olarak belirleyecek olursak, insanların kimliklerine müdahale etmeyen bir devlete sahip olacağız. Ama bu çoğunluğu Türklerden teşkil bir toplumun devletine de, ağırlıklı olarak Türklerin rengini vermesinin önünde bir engel değil. Ulus tanımı her ne kadar, ülke ile yurttaş arasında kurulan bağın adı olsa da, devletler ortaklaşılan simgeler kullanmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Örneğin bu ülkenin ismi Türkiye Cumhuriyeti, milli takımı Türk milli takımı, resmi dili Türkçe vs olmaya devam edecek. Ama tüm bunlar, farklılıkların üstünü örten değil, tüm farklılıkları ortaklayan birer simge olacaklar.

Bu simge, elbette toplumun çoğunluğunun gerçekliğine karşılık gelecek. Bu cümle önemli çünkü, şu an 75 milyon olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının 60 milyon civarında olan kısmı kendisini etnik olarak Türk olarak tanımlıyor. Bu, %80 gibi bir rakama tekabül ediyor ve olayı demokratik bir süreç içerisinde tanımlayacak olursak bu ciddi bir rakam. Yani Türklere ortak simgeleri belirleme konusunda ciddi avantaj tanıyor. Ama yine olayı demokratik bir süreç içerisinde tanımlayacak olursak, az olan miktar ne kadar az olursa olsun varlığının garanti altında olması, kendisini ifade edebilmesi ve niteliklerini geleceği taşıma garantisine sahip olması gerekiyor. Yani “Türk Ulusu” dediğimizde, kökeni Ergenekon Efsanesine dayanan insanları tanımlamış olmuyoruz.

Şu ana kadar hep olayı mevcut devlet düzeni içinde ele almaya çalıştım. Çünkü siyasal anlamda, “Demokratik Açılım” ya da Kürt sorunu meselesinde, ayrı bir devlet, özerk bir yapı, azınlık haklarının tanınması ya da federasyon tarzı uygulamaları doğru ve gerçekçi bulmuyorum. Bunların tamamının uluslararası hukuk, mevcut koşullar, Türk ve Kürt toplumları arasında tarihten bu yana kurulan bağ açısından sorunları olacağını tahmin ediyorum. Ayrıca yukarıdaki seçeneklerin tamamının milliyetçi bir zihin ve siyaset dünyasını beslemekten çok daha ötesine hizmet etmeyeceğini düşünmüyorum.

Bu nedenle işlemi, dünyaya yeni bir milliyetçi zemin katmaktan öte, mevcut milliyetçi zeminlerden birisini tasfiye edip, onu demokratik zemine taşıyarak gerçekleştirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye Cumhuriyetini demokratikleştirerek.

Peki, biraz daha somuta inerek konuşacak olursak;

Eğer devlet ve vatandaş ilişkisini, milliyet tanımı üzerinden belirlemekten vazgeçeceksek, her vatandaşı Türk olarak tanımlama zaruretinden vazgeçmemiz gerekiyor. Olayı simge boyutunda ele alacak olursak, bu devleti oluşturan ulusu, “Türk Ulusu” olarak tanımlamak, belirli bir noktaya kadar kabul görecektir. Ancak olayı, toplamı simgeleştiren bir tanımdan, bireye taşıyacak olursak, devletin her bir vatandaşını Türk olarak değerlendirme saplantısından vazgeçmesi gerekmektedir. Bu nedenle okullarda sabahları zorunlu tekrarlatılan “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım” andının kaldırılması ilk anlamlı adım olacaktır.

Tüm anadillerin devlet güvencesinde olduğunun anayasal bir hak olarak belirlenmesi, yine bu süreçte önemli bir adımdır. Çünkü bu devletin farklı etnik kökenden vatandaşlarının haklarına saygı duyduğunun göstergesi olacaktır. Bir vatandaşın, en temel hakkı olan dilekçe hakkını ana dili ile gerçekleştirebilmesi yine önemli bir adım. Ancak “anadilde eğitim hakkı” ne yazık ki, uluslararası hukukta dahi garanti altına alınmış bir hak değil. Yani bir öğrenci ya da velisi tüm eğitimini ana dilinde alma isteminde bulunamaz. Eğitim süreci resmi dille gerçekleşir ama ana dilin bilimsel yöntemlerle öğrenilmesi adına, belirli bir talebin birikmesi üzerine okullarda seçmeli dersler konulabilir. Örneğin, şu an yaklaşık 500.000 Türk öğrencinin bulunduğu tahmin edildiği Almanya’da, 2000’e yakın Türkçe öğretmeninin, aslen Alman vatandaşı olan Türk kökenli öğrencilerden gelen talep üzerine, normal eğitim süreci çerçevesinde, Türkçe dersleri verdiğini doğru bir devlet uygulaması olarak sunabiliriz.

Kültür Bakanlığının tüm anadillerdeki kültür sanat faaliyetlerini ve eserlerini, Türkçe eserler gibi desteklemesi de anlamlı bir çaba olacaktır. Kürkçe kitaplar, Kürtçe tiyatro eserleri ve filmler devletin maddi yardım sunduğu eserler listesine girebilir. Eurovizyon şarkı yarışmasına bir süredir İngilizce parçalarla katılan Türkiye’de, katılımcı kurum olan TRT, belirli zaman aralığında Kürtçe eserleri de öne sürebilir. Geçen sene Almanya’da Türk Edebiyatının konuk olduğu Frankfurt Kitap Fuarının, bir önceki konuğunun Katalan Edebiyatı olduğunu hatırladığımızda, yine anadil üzerine Avrupa’da ki uygulamalara iyi bir örnek vermiş oluruz.

Bu adımların, toplumda bir ikilik yaratacağını ya da Kürt milliyetçiliğini körükleyeceğini düşünenler bence fazlası ile yanılıyorlar. Aksine, varlıklarını, niteliklerini ve kültürlerini baskı altında hissetmeyen Kürtler hızla milliyetçi hislerden arınacak, toplumsal yaşama daha sağlıklı kimliklerle (solcu, sağcı, sosyal demokrat, muhafazakar, devrimci, liberal vs.) dahil olacaklardır. Ayrıca özgürlükler kullanılması zorunlu olan şeyler değildir. Özgürlüğe sahip olduğunu bilmek, onu kullanmaktan daha değerlidir. Ticari, siyasi ve akademik anlamda yol almak isteyen Kürtlerin kendi anadilleri ile kuracakları bağ, büyük olasılıkla geleneksel kullanımdan öteye geçmeyecektir. Aynen daha önce serbest bırakılan Kürtçe kurslarının yeterince ilgi çekmemesi gibi. (Bu ilgisizliğin bir yasaklama gerekçe oluşturmayacağını umarım öğrenmişizdir)

Tüm bunların aslında bir zihniyet değişimini beraberinde getirdiğini kolaylıkla fark etmişsinizdir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yer isimlerinin iadesi gibi daha yerel konuları ayrıca ve daha geniş ele almak istiyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli görüslerinize katılmakta zorlanıyorum *Çünkü bahsettiğiniz toplumumuz daha kendi resmi dilini İngilizcenin hegamonyasından koruyamıyor :-) *Çünkü etnisitenin ön plana çıkarılması -ne şekilde olursa olsun- dinin devlet işlerine karışması gibi yanlış sonuçlara yol açar. Evrimleşmiş bir organı eski haline çevirmeye benzer. *Bugün ülkemizdeki etnik kimlikler o kadar karışmıştır ki tanımını dahi yapamazsınız. *Çünkü değerli yazınızda bahsettiginiz devlet, demokrasi gibi kavramlar dünyanın her yerinde standart dışıdır. Her devlet kendi kurallarını ayakta duracak şekilde yorumlar. Sonucta esas olan insanların mutlulugudur. Ekonomiyi düzeltmeden insan gibi yaşama şartlarını sağlamadan sadece açılarak bunun gerçekleşmeyeceği ortada. Gelin eğitimi düzeltelim,ekonomiyi iyileştirelim,nüfus artışını makul seviyeye indirelim. O zaman size katılırım. Ancak meleklerin cinsiyetini tartışmak bizi sadece oyalar... Saygılar...

Tolga Akın 
 06.10.2009 19:01
Cevap :
Sayın Tolga Akın, görüşlerimi değerli bulup katılmamanız gerçekten bir nezaket örneği. Sırf bu ifade bile teşekkürü hak ediyor. Muhakkak ki, kimsenin bir başka birisinin görüşüne katılma zorunluluğu yok. Bu nedenle görüşlerime katılmak için zorlanmanıza da gerek yok, doğrudan karşı da çıkabilirisiniz. Gelelim içeriğe; Evet dilimiz İngilizce karşısında kendi varlığını korumakta zorlanıyor ama merak etmeyin aynı şeyi Kürtçe Türkçe karşısında yaşıyor. Doğu da açılan Kürtçe kursları işlemedi, kar edemedi. Kuzey Irak'ta bile gençler Türkçe öğrenmeye daha meyilli. Çünkü Türkçe bölgenin egemen dili. Bir diğer nokta, etnisitenin ön planan çıkmasının dinin devlet işlerine karışması gibi bir uygulama olması. Bence de son don derece haklısınız ama mevcut durum bu zaten. Türk etnisitesi devlet işlerine feci derecede bulaşmış durumda. Aynen sünni inancının bugün devlet enzdinde tek din ve inanç olarak kabul edilmesi gibi. Devletin her etnik yapıya ve inanca belirli düzeyde uzak kalması gerekiyor.  07.10.2009 9:22
 

Türk üst kimliği şöyle bir durumda isabetli olurdu. Eğer Kürtler, bir kaç bin olsalardı bu olurdu. Ama Kürtler en az 10 milyondur. Zaten Türk üst kimliğinin tutmamasının sebebi de bu nüfus fazlalığıdır. Yarısını asimile etsen bile geri kalan kısmı ırkçı olur. (Şu anda Türkiye'de yaşanan durum, PKK, DTP). Üst kimlik ancak Amerikalılık, Avusturyalılık, İsviçrelilik gibi toprağa bağlı bir kavram olabilir. Bir ırkın ismi üst kimlik olarak kabul edilirse o ülke sorunlardan kurtulmaz. Çünkü o ırktan olmayanlar hep diğerlerini baskı ve tahakkümle suçlarlar. (Bugün Kürtler, Türkleri baskı ve inkarcılıkla suçluyorlar. Kürtler yine kendileri gibi etnik bir kimlik olan Türk kavramının karşısına Kürt kavramını yerleştirmek için 80 yıldır isyan ediyorlar). İşte Türkiye'nin kısaca sorunu budur. Bu sorun da çözülmez. Çünkü cumhuriyetin varlık sebebi tek ulus yaratmaktır. tek ulus olmaktır. Eğer bundan vazgeçerse bölünür. Kürtlere hak verdiğinde ulus devlet ve üniter yapı çöker. (10 milyon Kürt!)

ahmet (hoşçakalın-artık yazmayacağım) 
 06.10.2009 14:00
Cevap :
Ancak bir ülkedeki gelişmeleri gerçeklik üzerinden yani tarihsel gelişmeler, dinamikler, genel kabuller ve dengeler üzerinden değerlendirecek olursak, bugün Türkiye Cumhuriyeti içindeki insanların ortak paydasını Anadoluluk üzerinden belirlemek oldukça zor olur. Bunu ideal bir fikir olarak görüyorum ama bugün ne yazık ki kendi ideal fikirlerim bile bana fazlası ile ütopik geliyor. O zaman yukarıda kast ettiğim gerçekliklere bakacağız. Ülkede kendisini Türk olarak tanımlayanların çoğunluğu ne düzeydedir ve oluşan temaül nedir? Eğer ki, Türk vatandaşı kimliği, dilin altında ırkçı bir ifade olmadan, başka bir etnik kimliği yadsımadan kullanılacaksak olursa, bence Kürtleri de çok fazla rahatsız etmeyecektir. Çünkü geleneklerini, niteliklerini ve dilini geleceğe taşıma garantisi olan bir Kürt'ün üst kimlik anlamında Türk ya da Türkiyelilik kavramı ile bir sorunu olacağını zannetmiyorum. Bu sorun çözülür, çünkü DTP zihniyeti bile Kürtler arasında yeterince kök salmıyor, saygılarımla  06.10.2009 20:43
 

Aslında bu bahsettiğim nokta tüm zoraki ulus devletlerin karakteristik bir özelliğidir. Devlet modelini aldığımız Fransa da uzun yıllar Katalanca, korsikaca ve Alsascayı yasakladı. Sırf bir ulus devlet yaratmak için. Ama en sonunda bu dillerde eğitim ve kültürü serbest bıraktı. Çünkü asimile bir yere kadar gerçekleşebiliyor. Yazınızın pozitif karakteri en azından farklı bir bakış açısıyla bakmaya çalışmışsınız. Ama yine de Türkiye Cumhuriyeti'nin temel sorununu ortaya koyamamışsınız. Türkiye'nin temel sorunu ulus devlet, üniter yapı değil. Türkiye'nin temel sorunu Türk ırkının tahakkümü. Yani Türkiye'de yaşamak için Türk olmak mecburiyetindesin. Türkiye'de üst kimlik Türk olamaz. Çünkü Türkiye'de Türk diye bir ırk var. Temel bileşen Türk üst kimliği değildir, Anadoluluktur. Türkiyeliliktir. Ama Türklük değildir. Türk olmak bir ırktan olmaktır. Anadolu'lu olmak bir topraktan olmaktır. Bunlar farklı şeylerdir. Çözüm bu çerçevede bulunmak zorundadır.

ahmet (hoşçakalın-artık yazmayacağım) 
 06.10.2009 13:51
Cevap :
Bir önceki yazımı okuyacak olursanız, orada ulus devlet kavramının yaşadığı değişimi anlatmaya çalıştım. Ulus kavramı günümüzde bir etnik kökeni ifade etmekten çok, vatandaş devlet ilişkisini baz alan bir tanım. Elbette bu ülkede böylesi bir tanım uygulamaya geçmedi. Sorunumuzda bu. Türkiye'de Türk diye bir ırk olduğu fikrinize katılmıyorum. Bu noktada ırk ile etnik kimliğin aynı şey olmadığını da söylemek istiyorum. Türkiye'de etnik anlamda bir insanı Türk olarak tanımladığımızda onu kökü orta asya'ya dayanan bir insan olarak tanımlamıyorum. Sadece anadili Türkçe olan ve kendisini etnik anlamda Türk olarak görem insanları tarif ediyorum. Örneğin Arapçasını, Arnavutçasını, Lazcasını unutmuş ve kendisini Türk olarak tanımlayan çok insan var ve bu asimilasyon sürecinin değil, doğal bir gelişimin sonucunda olmuş. Elbette bu durumun kendisi, bu ülke vatandaşlarının tamamının Türk olarak tanımlanması için yeterince meşruiyet sağlamıyor. En azında yaşadığımız 80 yıldan sonra,  06.10.2009 20:35
 

Cumhuriyet kurulduğu zaman bildiğim kadarıyla Türkler ve Kürtler beraber oturup 'hadi bir ulus oluşturalım bunu adı da Türk ulusu olsun' dememişlerdir. Yani bugün Türkiye'de yaşayan tüm etnik unsurları Türk kabul etmek sadece yönetimde olan Türklerin düşünüp uyguladığı bir hedeftir. Bu noktadan hareketle Türk dışındaki etnik unsurlara sorulmadan bir ulus tarifi yapılmıştır. Yani bu tepeden inme ve baskıyla kabul ettirilmeye çalışılmış bir ulus tanımıdır. Bu noktara sürekli ön plana çıkarılan 'yeni bir ulus zaruriydi, Osmanlının parçalanması göz önündeydi, herkesi Türk olarak asimile etmekten başka çare yoktu, yoksa bir ülke kurulamazdı' tezlerini bir tarafa bırakalım. Bunlar doğru olsa bile, bir grup, şahıs, toplum kendisine sorulmadan yapılmaya çalışılan bir uygulamayı kabul etmek zorunda mıdır? İşte Türkiye'nin ulus devlet yapısının en büyük handikapı budur. Türkiye diyor ki hem ben sana sormadan seni Türkleştireceğim, hem de sen buna karşı çıkarsan vatan hainisin. (devamı var)

ahmet (hoşçakalın-artık yazmayacağım) 
 06.10.2009 13:43
Cevap :
Sayın ahmet(QLiebe), haklısınız, bu ülkenin kurulumunda geniş bir mutabakat oluşmamıştı. Ancak bu mutabakatı sağlayacak ne bir konjonktür vardı ne de gerçek siyasal aktörler. Kemalistlerin çok sevdiği ve nadir olarak haklı oldukları söylemlerden birisi, demokrasinin o dönem geçerli akçe olmadığıdır, ki bu ciddi bir engeldir. Bir diğeri ise, ortada bu ortaklığı sağlayacak ne kendisini Türk olarak kabul eden bir kesim ne de kendisini Kürt olarak gören kesimin varlığıdır. Din hala ortak paylaşımdı. Kürtler Kürt olduklarını büyük olasılıkla devlet dairelerine gidip kendi dilleri ile konuşmalarının yasak olduğunu öğrendiklerinde fark etmişlerdir. Çünkü o dönem ki esas kimlik inanç kimliğiydi. İlk dönemdeki isyanların tamamı da etnik içerikli olmaktan çok dini içerikliydi. Bu noktada ülkeyi kuran iradenin kendiliğinden demokratik bir tavır almasını beklemek gerekecekti ama olmadı. Kendilerince haklı gerekçeleri olduğunu kabul edebileceğimiz nedenlerle ulus devlet yanlış kavramlaştı  06.10.2009 20:28
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1732
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster