Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '20

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
275
 

“Ada sahillerinde bekliyorum”

“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısının hikâyesi
 
Gazanfer ERYÜKSEL
 
“Türkçe sözlü hafif batı müziği” ve/veya  “Türkçe sözlü hafif müzik” 1960’lı yıllardan başlayarak batıda, “pop müzik” olarak bilinen şarkılara Türkçe söz yazılmasıyla oluşan müzik türüdür. Anlatımın dört kelimeden oluşması sebebiyle zaman içinde “ Türkçe pop” veya “pop müzik” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. 
 
Ancak, Türk müzik tarihinde Türkçe söz yazılan ilk müzik “Kâtibim” adı ile de bilinen “Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur” dizesiyle başlayan ve kaynaklarda İstanbul türküsü olarak bildirilen parçadır. “Bir Türkünün hikâyesi: Kâtibim” adlı yazımda bu parçanın hikâyesini anlatmıştım. 
Bir anlamda Türk müziğinde üzerine söz yazılan ilk ezgi Kâtibim adlı parçadır. Bu yazımda “Ada sahillerinde bekliyorum” adlı Hicaz makamındaki şarkının hikâyesini sizlerle paylaşacağım. Bu şarkı şu andaki araştırmalarıma göre üzerine söz yazılan ikinci Türk müziği ezgisidir. 
 
“Ada sahillerinde bekliyorum” adlı şarkının ezgisi aslında çok meşhur bir Arap şarkısına aittir. (İstanbul’un 100 Şarkısı, Mehmet Güntekin, İstanbul’un Yüzleri Serisi 34, sf. 3) Bu ezgi İstanbul halkı tarafından öylesine benimsenir ki yaşanmış bir aşkın hikâyesi, İstanbul’un anonim zevkiyle şiirleştirilmiş ve Necmi Rıza Ahıskan’ın (1914 – 18 Ocak 1994, İstanbul) sesiyle adeta yeniden vücut bulmuştur. 
 
“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısının hikâyesi
 
Soğuk bir kış günü, Ada sahillerini adeta beyazlaşmış dalgalar dövüyordu. Taşlara çarpan her su zerresi sanki kayaları oyacakmış gibi şiddetliydi. Ortalıkta dalgaların sesinden başka çıt yoktu. İskelenin yanından yukarı doğru yürüyoruz. Etrafta hiç kimse yok. Zaten bu dondurucu soğukta kim dışarı çıkabilir? Biraz ileride bacasından koyu dumanlar çıkan barakamsı bir yer gözümüze çarpıyor. Burası balıkçı kahvesi. Kışın adada kalan balıkçılar soğuk günleri Hüseyin Efendi’nin kahvesinde geçirir. Kimisi iskambil, kimisi tavla oynar, kimisi de yaz hatıralarını anlatarak soğuk günleri ısıtmaya çalışırlar. 
Kahvenin dip tarafında yanan sac sobanın etrafında toplanırlar. Bilhassa adanın en ihtiyar balıkçısı Yakup Ağa’nın eski zaman hatıraları en cazip sohbetlerdendir.
 
Sobanın yanına yaklaşıyoruz. İşte yine Yakup Ağa eski günlerden birini yâd ediyor. 
“Ah, eski günler nerede? Şu Ada’nın da tadı tuzu kalmadı hani. Hey gidi günler hey. Bizim zamanımızdaki aşna fişnenin de bir zevki vardı. Şimdi bakıyorum da beyaz çarşaflı, eli şemsiyeli hanımlardan Ada sokakları geçilmiyor. Tabii bu kadın bolluğundaki aşna fişnenin de tadı olmaz.”
Genç bir balıkçı, sırtındaki muşambaya be4nzer gocuğu tahta ranzanın üzerine bırakırken, “Öyle diyorsun baba, ama şimdi de yapamayan yapamıyor. Bizim beyin kızlarını sen hiç sokakta gördün mü? Doğrusu çok ehl-i namusturlar. Haremden dışarı bile çıkmazlar.
 
“İlahi Ahmet, sen de çok safsın hani. Sizin küçük hanımla Münip Cemal Bey’in aşklarını bir sağır sultan duymadı yahu…”
 
“Hadi hadi, onlar hep iftiradır.”
 
Yakup Ağa cebinden çıkarttığı kalın teneke tabakadan inci bir sigara sarıp tellendirdikten sonra…
“Ahmet’in hakkı var. Sabri Bey’in kızlarını herkes Ada’da methediyor. Kızlarım olsunlar. Ben de en ufak bir yanlış hareketlerini görmedim.”
 
Bu sırada kapı büyük bir gıcırtıyla açılıyor. İçeri şiddetli bir rüzgârla beraber uzun boylu, esmer bir delikanlı giriyor. Kahvedekilerin hepsi merakla gözlerini bu gencin üzerine çeviriyor. Bu gelen Adalıların hepsinin tanıdığı Münip Cemal Bey’dir. Hemen hemen Ada’nın en yakışıklı delikanlısıdır. Yaz kış Ada’da kalıyor. Zengin bir ailenin tek oğlu. Biraz rahatsız olduğu için ailesi onu yaz kış Ada’da bırakıyor. 
Kahvedekilerden birkaçı Münip Cemal’i görünce ayağa kalkıyor. Yakup Ağa genci yanına buyur ediyor. 
 
“Buyur Münip Cemal Bey. Hoş geldin, safalar getirdin.”
 
“Hoş bulduk Yakup Ağa.”
 
“Bugünkü hava nasıl evlat?”
 
  “Doğrusunu istersen böylesini hiç görmemiştim. Allah denizdekilerin yardımcısı olsun.”
 
“Evvelki gün, bizim küçük Mustafa tam Karaburun açıklarındaki fırtınaya tutulmuş. Zorlukla karşıya geçebilmiş. Kan ter içinde geldi yavrucak. Bir tütün tellendirmez misin evlat?”
 
“Eyvallah Yakup Ağa. Yahu kaç gündür balık da yiyemez olduk!”
 
 “Eeee! Ne yaparsın, havalara baksana.”
 
“Şu havalar düzelse de bir balığa çıksak. Yakup Ağa senin iki çifteyi tamir ettirebildin mi?”
 
“Ne gezer evlat. Omurga olduğu gibi kırılmış. Yapamadık gitti.”
 
“İstanbul’dan da haber gelmedi.”
 
“Posta işlemiyor ki, bu dalgaya gemi mi dayanır? Ne o, bir haber mi bekliyordun?”
 
“Yo! Hani çoktandır valideyle pederden bir ses çıkmadı da…”
 
“Üzülme canım. Elbet bir iki güne kadar bu fırtına diner. Rüstem Ağa! Şöyle kallavi fincanla bize birer kahve yolla.”
 
Tavla sesleri, iskambil şakırtıları, sıska çırağın ustasına seslenişi, işte kahvenin ses dekoru bu. Küçük odayı kesif bir sigara dumanı kaplamış. Herkes zorlukla nefes alıyor.
Kahveleri içildikten sonra Münip Cemal müsaade isteyerek dışarı çıkıyor.
 
Kırbaç sesini andıran rüzgârın uğultusu Münip Cemal’in kulaklarını çınlatıyor. Paltosunun yakalarını kaldırmış, seri adımlarla köşke doğru ilerliyor. 
 
Rüzgârın şiddetiyle sahilden uçan su zerrecikleri sokağı ıslatmış. Çamlar yerlere kadar eğiliyor, sonra tekrar doğruluyor. Münip Cemal yirmi beş senedir böyle fırtına görmemiştir.
 
Köşkün büyük demir kapısını zorlukla açıyor, uzunca bir bahçeden geçtikten sonra eve giriyor. İhtiyar dadısı sofada kendisini karşılıyor.
 
“İlahi Münip! Bu havada sokağa çıkılır mı? Hanım validen duysa yüreğine iner.”
 
“Evin içinde patlıyorum dadı. Bir iki Laf etmek için kahveye gittim."
 
“Bilmem ki, o balıkçı güruhundan ne anlarsın?”
 
Münip’in sevdiğinden bir haber alabilmek için onlarla konuşmaya gittiğini nereden bileceksin? Tabii bilemezsin. Kaç gün oldu… Şadiye’den bir haber yok. Evvelce sahifeler dolusu yazdığı mektuplar Münip Cemal’in gözlerinde tütüyor.
 
Ne vardı sanki Ada’da kalacak? Bak işte, posta da kesildi. Şadiye muhakkak onma mektup yazmıştır ama kim getirecek? Kuşlar mı?  
 
“Dadı, ben odama çekiliyorum. Kimse rahatsız etmesin.”
 
“Yemek yemeyecek misin?”
 
“Hiç iştahım yok.”
 
“Aaaa? Üstüme iyilik sağlık! Sabahleyin de hiçbir şey yemedin. Bak sana sevdiğin yemekler hazırladım. Turşu da var. İştahını açar. Haydi, benim paşam, birazcık bir şey ye…”
 
“Dadıcığım vallahi karnım acıkmadı. Acıkınca yerim.”
 
Dilnur kalfa, başı önünde küçük beyin yanından ayrılarak mutfağa doğru ilerliyor. 
 
Münip Cemal’in canı bugün gene sıkılıyor. Teselliyi odasına kapanıp Şaziye’sinden gelen mektupları okumakta buluyor. Onlarda neler yok neler. Bütün aşkı satırlar içinde yatıyor. 
 
Odada sobaya yakın sedirin üzerine uzanıyor. Yatağın altındaki kokulu mektupları çıkarıyor. Aman Yarabbi, bunlar ne güzel de kokuyor. Kimi gül, kimi menekşe, kimi sümbül… Şu pembe kâğıda inci giibi yazılmış yazıyla yazılmış mektup ne kadar güzeldi.
 
Bakalım Şadiye, Münip Cemal’e neler yazmış?
“Sizi her gün düşünüyorum. Ve sizin mâşukunuz olmakla iftihar ediyorum. Nasıl unuturum beraber seyrettiğimiz günün doğuşunu? Sizi o kadar arıyorum ki… Geçen gün validemle birlikte arabayla bir ahbap evine gidiyorduk. Yolda size çok benzeyen bir bey gördüm. Onun da fesi sizinki kadar intizamlı ve düzgündü. Elimde sizin gümüş başlı bastonunuza benzeyen bir Baston vardı. Yüreğim ağzıma geldi. Annem bu hâlimdeki değişikliği anlamış olmalı ki, ‘Ne o Şadiye? Birden bire rengin sarardı. Söylesene kızım” diye sordu. Onu ikna edebe kadar öldüm bittim. Siz değildiniz değil mi Münip Bey? Hiç olmazsa sizi uzaktan görebileceğim.” 
 
Bu mektupların böyle tazelenişi Münip Cemal’i o kadar mesut ediyordu ki, ama bu pembe mektuptaki bitap tarzı Münip Cemal’i kızdırmıştı. Şaziye’sine yazdığı mektupta, kendisine böyle hitap etmemesini kibar bir lisanla ihtar etmişti. 
İşte ondan sonraki mektupta hitap tarzı değişiyor. 
 
“Mademki size sen diye ve isminizle hitap etmemi istiyorsunuz, öyle olsun. Ah şu kış bitse. Allah’a senin sıhhatin ve kışın bitmesi için yalvarıyorum. Mavi gözlerin, simsiyah saçların her gece benimle beraber. Sen hayatın ta kendisisin. İnan bana, habgâhım (yatak odam) senin hayalinde dolu.”
 
O kadar da çok mektup gelmiş ki… Hepsini okusa üç gün sürer. Ya Münip Cemal’in yazdıkları? Titrek lamba ışığında Şadiye için kaç tane kalem bitirdi? Kaç sayfa doldurdu? Ama ne çıkar? Şadiye yanında değil ki!
 
Münip Cemal, mektupları yerine koyduktan sonra sedire boylu boyunca uzanıp gözlerini kapatıyor. 
Bunaltıcı denecek kadar sıcak bir yaz günü. Adeta denizden ateş yükseliyor. Sahilden bir genç bağırıyor. “Dadı! Kahvaltıyı hazırla, geliyorum.”
 
Münip Cemal koşarcasına patikadan yukarı çıkıyor. Yanından geçtiği bahçeden bir genç kız kahkahası duyuyor. İrkilerek yere mıhlanıyor. Bu genç kız çarşafsız, gayet güzel birisi. Sapsarı saçları, uzunca bir boyu var. Fakat bu genç kız Münip Cemal’i görür görmez ağaçlıklar arasına girerek kayboluyor. Allah Allah, bu kadar sene Ada’da oturan Münip Cemal bu kızı nasıl görmemiş?
 
Eve gelir gelmez ilk işi dadısına yandaki köşkte kimin oturduğunu sormak oluyor. 
 
“Dadı, ben nasıl tanımıyorum bunları?”
 
“Bu sene geldiler evladım. Pederinin ahbapları.
 
“Ne iş yapıyormuş bu adam?”
 
“Doktor. Saraya mensup.”
 
O günden sonra Münip Cemal, bu kızı görebilmek için adeta çırpındı durdu. Nihayet dadısı bu işe bir çare buluyor.
 
Her zaman evlerine gelen bohçacı ile bu güzel kıza haber gönderecekler. İlk yollanan mektup Münip Cemal’in bugünkü gibi hatırında. Neler, neler yazmıştı.” 
 
Mektubun cevabını da yine bohçacı kadın getiriyor. Fakat bin bir zorlukla. Artık, Münip Cemal uyuyamaz olmuştur. Geceleri geç vakit Şadiye’yle buluşuyorlar. Sabaha kadar bahçede başbaşa kalıyorlar. Münip ve dadısı, vaziyetten annesini haberdar ediyorlar. O da kızı babasından istemeye gidiyor. Fakat kızlarının çok küçük olduğunu ileri sürerek Münip Cemal’e Şadiye’yi vermiyorlar. 
 
Ah, o gece ne kadar ağlamıştı. Zavallı dadısı onunla beraber ağlamış, üzülmemesi için çok nasihat etmişti. Bu hâl Şadiye’yi de çok üzdü, o da çok sızlandı, ama fayda etmedi. Bohçacı kadın vasıtası ile mektuplaşıyorlardı, ama kaç para eder?
 
Birbirlerinin olamamışlardı. O yaz böyle geçti. Hele ayrılış gecesi… Ah! O sabahın olmayacağını sandıkları gece ne de çok ağlamışlardı. Sabaha kadar birbirlerine o kadar çok şey vaat etmişlerdi ki. Onları ancak Allah ayırabilirdi. 
***
Dışarıda fırtına hâlâ devam ediyordu. Ahşap köşk âdeta çıtırdıyor. Rüzgârın camlara çarpışı büyük sesler çıkartıyordu. 
 
Münip Cemal daldığı hülyalardan silkinerek uyandı. Feci bir vaziyetteydi. Bu fırtına üç gün daha sürerse muhakkak çıldıracaktı. Hakikaten karnı fena hâlde acıkmıştı. Dışarı çıktı. Mutfakta dadısının hazırladığı yemekleri büyük bir iştahla yedi. Yine kahveye gitmek istiyordu. Fakat bu havada nasıl dışarı çıkacaktı? Vazgeçti. Yine odasına kapanarak kitap okumaya başladı. Fakat aklı hep Şadiye’dedir. Acaba o şimdi ne yapıyor? Muhakkak ki o da sevgilisini düşünüyordur. 
Off! Hayır, hayır, bu böyle olamaz. O Şadiye’siz yaşayamaz. İlk fırsatta İstanbul’a inecek. Ah şu fırtına bir dinse.
Ertesi gün de aynı fırtına, aynı kabaran deniz. Münip Cemal odasından dışarı dahi çıkmıyor. Pencereden denizi seyrediyor, ‘Ah’ diyor, ‘Bir yaz gelse de Şadiye’me kavuşsam!’ 
Sonra düşünüyor, ‘Şimdi Şadiye kuş olup yanıma gelse!’
Ne boş hülyalar bunlar. Yazı masası başındaki kâğıtları karıştırıyor. Kalemle anlaşılmaz şekiller karalıyor. Bir türlü vakit geçmiyor. Aklına Şadiye’si için bir şeyler yazmak geliyor. Belki böylelikle hem onunla konuşmuş olur hem de vakit geçerdi. 
 
Ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Seni senden güzelim istiyorum
Beni şad et Şadiye başın için
 
Hakikaten bu satırlar onun hislerinin tam ifadesiydi.
 
Acı acı kapının çalınması Münip Cemal’i yerinden fırlattı. Acaba kim gelmişti? Bu havada kim sokağa çıkardı ki?
 
Münip Cemal, odas kapısını açarak dışarı sesleniyor. “Kimmiş o gelen dadı?”
 
“Yakup Ağa’nın oğlu Mustafa sana balık getirmiş.”
 
“İçeri al dadı. Biraz ısınsın.”
 
“Seni görecekmiş.”
 
“Peki, odaya gelsin.”
 
Biraz sonra mahcup tavırla kısa boylu, sakalları uzamış bir genç içeri giriyor. Kapının önünde ayakta duruyor. Münip Cemal, “İçeri girsene Mustafa. Geç şöyle otur.”
 
“Rahatsız etmeyeyim Münip Bey, birkaç şey söyleyecektim de hani canım ehemmiyetsiz şeyler.”
 
“Bilmem duydunuz mu geçen gün beş çifte piyadeyle balığa çıkmıştık. O gün deniz yoktu. Öğleye doğru patladı. Zorlukla Yedikule önlerine yaklaşabildik. O gece dönemeyeceğimizi anlayınca arkadaşlarla Şehzadebaşı’na çıkıp şöyle bir dolaşalım dedik. Tam Beyazıt’ta bizim doktor beyin aşçısı Rüstem’i gördük.”
 
“Hangi doktor beyin?”
 
“Şey, sizin yanınızdaki köşkteki.”
 
“Eeee, sonra ne oldu?”
 
“Beraberce Şehzadebaşı’na doğru ilerlerken Rüstem, ‘Bizim küçük hanımı evlendiriyoruz, siz Münip Bey’e söyleyin, o da davetlidir’ dedi. Neyse, size o haberi getirmeye geldim.”
 
“Peki, ne zamanmış söyledi mi?”
 
“Pek yakında dedi ama gününü söylemedi. Bana müsaade ederseniz gideyim.”
 
“Başka bir şey söylemedi mi Mustafa?”
 
“Hayır beyim, başka bir şey demedi.”
 
“Peki, sağ ol. Al şunu da çocuklara bir şeyler alırsın.”
 
Mustafa gittikten sonra Münip kötü kötü düşünmeye başladı. Hayır, hayır Şadiye Münip’ten başka birisiyle evlenemezdi. İmkânı yok olamazdı bu. Fakat neden olmasın? Ya pederi Şadiye’yi zorla evlendirmeye kalkıyorsa? Şimdi onun Şadiye’sinin yanında olması lâzım gelmez mi? Ah, şu fırtına, zalim dalgalar Münip Cemal’in elini kolunu bağlayan hep onlar. 
 
Şimdi sevgilisinin yanında olsa. Onun dizlerine kapanır, kendisinin olması için sabaha kadar yalvarırdı.
Muhakkak Şadiye’nin yanına gitmesi, ona yardım etmesi lâzımdı. Ama neyle gidecekti? Havanın kararmış olmasına rağmen sırtına kalın pelerinini giydi ve dadısına haber vermeden sokağa çıktı. Rüzgâr delicesine esiyordu. Pelerininin etekleri havada kavisler çizerek başında toplanıyordu. Sendeleyerek yürümeye çalıştı. Ancak ağaçlara tutunarak yürüyebiliyordu. 
 
“Allah’ım şu fırtına bir dinse!”
 
Kahvenin kapısını zorlukla açabildi. İçeride iskambil oynayan birkaç balıkçı vardı. Kahvenin çırağı sobaya odun doldurmakla meşguldü. Münip Cemal’i sobanın yanında uyuklayan Yakup Ağa görmedi bile. Kahvenin içi de soğuktu. Yerler sabahtan beri süpürülmediği için sigara izmaritlerinden siyah tahtalar görünmüyordu. Münip Cemal sobanın yanına giderek Yakup Ağa’yı uyandırdı. 
 
“Hayrola bir şey mi var evlat?”
 
“Yakup Ağa, seninle biraz konuşmak istiyorum.”
 
 “Buyur evlat. Ne o, senin betin benzin atmış. Bir şey mi oldu?”
 
“Yakup Ağa, benim İstanbul’a inmem lâzım.”
 
“Sen delirdin mi Münip Bey, bu havada denize çıkılır mı?”
 
“Ne olursa olsun çıkacağım.”
 
“Evlat, bu düpedüz intihar etmektir.”
 
“Zaten yaşamakta gözüm yok.”
 
“Derdini demeyen dermanını bulamaz. Hele bir anlat, senin bir derdin var.”
 
“Yakup Ağa, uzun hikâye. Sen bir yolunu bul da beni karşıya geçir.”
 
“Dur canım bunlar bu kadar çabuk hâlledilmez, hele sabah ola hayrolsa.”
 
 “Yoo sabahı bekleyemeyiz.”
 
“Evlat gel bu sevdadan vazgeç. Bu havada denize çıldıran açılmaz. Hem bize kadar gidelim, orada daha rahat konuşuruz. Yengen çorba hazırlamıştır. İstersen süzme bir dut rakısı var. İki tek atarız. 
“Zahmet vermeyeyim sana. Şu işi evvela bir hâlletsek.”
 
“Canım hele sen yürü, elbet hâllederiz.”
 
Yaşlı bir kurt olan Yakup Ağa, Münip Cemal’in gözlerinden bir çılgınlık yapacağını çoktan anlamıştı. Hakikaten Münip şu anda her şeyi yapabilir, yalnız başına denize açılabilirdi.
 
Yakup Ağa ile beraber kahveden çıktılar, kol kola girerek ıslak kaldırımlar üzerinde aşağıya yürümeye başladılar. Yakup Ağa, “Hey mübarek hava! Dinmedi gitti. Bir hafta bu böyle devam ederse hepimiz açlıktan kıvranırız.”
 
“Peki, Yakup Ağa bu havada kıyıdan karşıya geçilmez mi?“
 
“Hangi kıyıdan evlat? Adanın kıyısı olur mu?”
 
Yakup Ağa onu caydırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Münip Cemal Nuh diyor, peygamber demiyordu.
 
Eve girdikleri zaman sofrayı hazır buldular. Yakup Ağa’nın oğlu Mustafa sedire sırtüstü yatmış, bir şeyler düşünüyordu. Ortada yuvarlak bir sofra, üzerinde büyücek bir bakır sini duruyordu. Yerlere şilteler konulmuştu. 
 
Yakup Ağa, “Hadi evlat, sofranın başına. Mustafa sen de validene söyle benim kaçağı çıkarsın. Misafir var. Birkaç yudum içeceğiz.”
 
Mustafa sofrada onlara bir ev hanımı titizliği ile hizmet ediyordu. Birinci kadehleri ikinciler,  ikincileri de üçüncü ve dördüncüler takip etti. Yakup Ağa’nın yegâne gayesi Münip Cemal’i sarhoş edip sızdırmaktı. Biraz sonra Münip hakikaten hoş oldu. Vakit de bir hayli ilerlemişti. 
 
Münip Cemal, “Eh” dedi, “Yakup Ağa bana müsaade. Anlaşılan bu gece karşıya geçiş yok. Sabah ola hayrola inşallah. Yarın sabah deniz durursa İstanbul’a ineriz.”
 
“İnşallah evlat. Sen üzülme. Yarın seni elimle götüreceğim. Haydi, Mustafa, sen Münip Bey’i evine kadar götür.”
 
“Zahmet olmasın Mustafa’ya, ben yalnız giderim.”
 
“Yoo, yooo olmaz. Haydi Mustafa.”
 
Münip Bey yanında Mustafa olduğu hâlde evden çıkıyor. Hakikaten biraz fazla kaçırmış. Hem rüzgârın tesiri hem de alkolün verdiği rehavet Münip Cemal’in rahat yürümesine mâni oluyor. 
Yatak odadsına girip soyunurken yazı masası üzerindeki biraz evvel yazdığı yazı gözüne  çarpıyor. Masanın başına oturup kâğıdı alıyor. Başlıyor okumaya. 
 
Ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Seni senden güzelim istiyorum
Beni şad et Şadiye başın için
 
Münip Cemal bunu ne hülyalarla yazmıştı. Genzine bir gıcık saplandı. Sanki nefes alamıyordu. Gözlerinden bir sıra yaş yanaklarından kayarak, karaladığı dört satırın üzerine düştü. Münip Cemal çekmeceden bir kamış kalem çıkardı. Ve dört satırın altına karalamaya başladı.
 
Her zaman sen yalancı ben kani
Her zaman orta yerde bir mâni
Her zaman sen uzakta ben müştak
Her telâkkide bir hayal-i firak 
 
Sana ben sahip olmak istiyorum
Benim olsan bütün bütün diyorum
Lems-i ezvâk ile solar hüsnüm
Bana yalnız nazarların gülsün
 
Nerede ıtrinle süslü leylâklar 
Sararıp solmak üzere yapraklar
Bana mesken olunca topraklar
Beni yâd et sevimli başın için
 
Tam dört kıta yazmıştı ki aklına birdenbire İstanbul’a geçmek geldi. Çıkardığı elbiselerini tekrar giydi. Ayaklarının ucuna basarak dışarı çıktı. Rüzgâr hafifleyeceğine daha da artmıştı. Dışarıda sadece dalga sesleri duyuluyordu. Münip Cemal koşar adımlarla sahile doğru inmeye başladı. Artık onu verdiği karardan ne delicesine esen rüzgâr ne de dağlar kadar yükselen dalgalar döndürebilirdi. 
 
Sahile iner inmez Yakup Ağa’nın kayıkhanesine gitti. Kapı kilitliydi. Yerden irice bir taş alıp kapının kilidini kırdı. Üç çiftelerden birini büyük zorluklarla kazıklar üzerinden denize indirdi. 
 
Dalgalar daha sahilde kayığın içine doluyordu. Münip Cemal sırılsıklam olmuştu. Başından rüzgârın tesiri ile fesi uçtu. Dalgalar arasında birkaç saniye içinde kayboldu.
 
Zorlukla kayığa bindi. Dalgalar onu sahile atmak için sanki elbirliği yapıyordu. Küreklere var kuvvetiyle asıldı. Kendi hesabına göre sabaha kadar İstanbul’a gidebilecekti. 
 
Ada’dan ancak yüz metre kadar açılmıştı ki artık Münip’in takati kalmamıştı. Kürekleri elinden bıraktı. Kocaman bir dalga kayığı örterek yere düştü. Karanlık sularda ARTIK NE KAYIK NE DE Münip gözüküyordu. 
 
Sabahın ilk ışıklarıyla beraber bu facia Ada’da duyuldu. Rüzgâr durmuş, akşamki çılgın deniz bir çarşaf hâlini almıştı. Yakup Ağa’ya bu acı haberi oğlu Mustafa getirdi. Zavallı ihtiyar saçını başını yoluyordu. 
 
“Ah çılgın çocuk! Kabahat bende. Keşke evine göndermeseydim. Yazık oldu. O kadar da iyiydi ki…
 
Ne Münip Cemal’den, ne de kayıktan bir parça bulunamadı. Yalnız küreklerden birisi kırılmış olarak sahile gelmişti. 
 
Ogün akşama doğru İstanbul’dan posta geldi. Postacı ağır adımlarla Münip Cemal’in köşküne doğru ilerledi. Çantasından irice bir zarf çıkartarak kapını altından içeri attı.
 
Komşu kadınlar başın sağ olsuna gelmişlerdi. İhtiyar dadının haberi duyar duymaz sol tarafına nüzul inmişti. Zavallı konuşmadan yatakta yatıyordu.
 
Kadınlardan biri kapıya gelerek postacının attığı zarfı aldı. Üzerinde Münip Cemal’in adı yazıyordu. Tecessüsünü yenemeyerek zarfı yırttı ve okumaya başladı.
 
“Canım Münip’in, sana büyük bir müjde vereyim. Babamı seninle evlenmeye razı ettim. Pek yakında da ablam evleniyor. İnşallah düğünleri beraber yaparız.”
 
Kadıncağız bundan sonrasını okuyamadı. Gözlerinden akan yaşlar mektubu sırılsıklam etmişti.
 
Kaynak: Ayhan Bilgin, Her Şarkının Bir Hikâyesi Var, İstanbul, 1959 / Aktaran Mehmet Güntekin, İstanbul’un 100 Şarkısı)
 
Meraklısı için ek 1: Şarkıyı Necmi Rıza Ahıskan’ın sesinden dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız. 
https://www.youtube.com/watch?v=QIZPX55W9HA
 
Meraklısı için ek 2: Şadiye Hanım Bahri Paşa’nın kızı, o dönemin en önemli hanımefendilerinden biridir. Daha sonra Osmanlı Sarayı’na gelin gider. Osmanlı ailesinin 1924’de yurdışına sürülmesiyle, hayatını Fransa ve Amerika’da vatan hasretiyle sürdürür. Kendisi Osmanlı ailesinin 44. Kuşağı Osman Bayezid Osmanoğlu’nun annesidir. 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
Emine Yücel bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 136
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 302
Kayıt tarihi
: 16.12.15
 
 

1952 Yılında İstanbul'da doğdu. Pertevniyal Lisesi'ni ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akad..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster