Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ocak '07

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1363
 

"Adamlık" cinsiyet tanır mı?

Hegel’in “Hakikat bütündür.” söylemi; ruhumu en çok okşayan, aklıma mantığıma en uygun gelen ve yaşamın gizli şifrelerini çözen en kilit tümcelerden biri olarak durur karşımda!

Ne var ki baktığım yerden gördüğüm manzara odur ki; bir yerde hakikati bütünleyen bir Hegel, diğer yanda ise eline ne geçirdiyse kategorize eden, bölen, parçalayan, gruplara ayıran bir insan güruhu vardır. (Ve belki de doğusuna batısına aldırmadan “bir insanlık” demeli!)

Biri “bütünlük”, “total bir algılama” ve daha ilmi bir ifade ile “feraset” der; öteki ise siyah-beyaz, zengin-fakir, kadın-erkek eline ne geçirdiyse böler, parçalar, gruplar ve o parçaları da kendince kodlamayı ihmal etmez!

“Ah şu kadınlar!” ya da “Şu erkekler yok mu şu erkekler!” diye başlayan klasik cümlelerin ardı sıra gelen inciler de, bir türlü anlamlandırmayı başaramayıp sürekli yadırgadığım ilginç anlayışın bir uzantısıdır.

Bana göre biteviye bir kör dövüşü olan kadın-erkek kavgası (ya da yarışı) aslında hiç haz etmediğim bir konu olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde Hak’ka yürüyen Gazeteci Yazar Duygu Asena’nın kaybı ile yeniden fikrimi kurcalayan bir husus oldu. Kaldı ki, pek haz etmediğim bir konu olmasına rağmen kendimce eteğimdeki taşları döküp neden bu konudan hoşlanmadığıma açıklık getirmeye yönelik kişisel bir dürtümün de olduğunu fark ettim sanırım.

Zira bir bayan olarak (Bu arada erkek olsaydım da aynı rahatsızlığı duyacağımdan eminim!) belirlenmiş bir şablona oturtulup sınırları ve şekli birileri tarafından çizilmiş bir çerçeveye hapsedilmek hiçbir vakit kabul edebileceğim bir şey değil, olamaz da! Şayet bayanlar erkeklere, erkekler de bayanlara karşı ise; ben birbirlerine parmak sallarken aslında kendi şahsi kimliklerini sınırlayan ve basite indirgeyen bu tarafların hepsine birden karşıyım, bunun gereksiz tartışmasına detay verip hazır kabullerle yol alan herkesten rahatsızım!

…..

Nice kadınlar vardır ki; “adamlık” sıfatını toplumun kendilerine bağışladığı erkeklerin nicesini cebinden çıkarır ve nice erkekler de vardır ki (yine klişe bir sosyolojik kabul ile bakarsak) “erkek” demeye bin şahit ister!

Dolayısıyla “Kadın şudur, budur!” ya da “Bir erkek hep şöyle davranır ve şunları ister!” türünden gereksiz, sıradan ve bana göre aşağılayıcı, “bireysel duruş”u, kimliği kökünden baltalayıp atan ve neredeyse kadın ile erkekleri “iki ayrı yığın”a dönüştürüp ilişki kurma ve yaşama biçimlerini tek tipleştiren, sıradanlaştıran tanımlama ve yorumların hemen hemen hepsi abesle iştigaldir!

Zira bunlar tekler, yani bireyler olarak kendi ellerimizle etrafımıza ördüğümüz kalın mı kalın bir duvardan ibarettir! Neden duvardır? Çünkü kadınsak bütün kadınlarla aynı kategoride nitelendirilebilecek biri olduğumuzu, erkek isek de yine bütün erkeklerle aynı kategoride değerlendirilebilecek biri olduğumuzu otomatikman kabul etmişiz demektir! Kendi rengimiz, tınımız, duruşumuz, kişisel girinti ve çıkıntılarımız acımasızca, aşağılanırcasına tıraşlanmış ve ortaya genel bir standart koyulmuştur. Sıradan, herkesin bildiği, beklediği ve güya istediği bir standart!

Ben kadınım, sen kadınsın, o kadın…

BİZ kadınız…

Ben erkeğim, sen erkeksin, o erkek…

BİZ erkeğiz…

Bunun da ötesinde bir kadın ya da erkek olarak eğer eldeki şablona uymayan yönleriniz varsa derhal bunları yok etmeli ve “belirlenmiş olan kadın ve erkek tanımlamaları”nın içine sığmalısınızdır. Yoksa sizin için iyi olmaz; zira sağlıklı bir insan olduğunuzdan, “kadın gibi kadın” ya da “erkek gibi erkek” oluşunuzdan şüphe duyulur maazallah!

Ve bu acımasız tıraşlamalarla da tam anlamıyla bir hapis hayatı çıkıverir ortaya! Örneğin, “Ben bir erkeğim ve bir kadını kazanmanın yolu neyse o metot üzere giderek hedefe ulaşmalıyım!” anlayışı… Sonrası mı? O hedef üzere gidilir ve kendisine o klişe metotlarla gelinmesini kabullenmiş, bu toplumsal kabulü sineye çekmiş, benimsemiş bir hatun kişiye ulaşılır! (Bu tırnak içinde bir ulaşma tabi…) Ya sonra? Hepi topu bu işte! Sıradan bir ilişki, sıradan kavgalar, sıradan ayrılıklar ve sıradan acılar…

Peki neden sıradan acılar çekilip, sıradan ayrılıklar yaşanır? Çünkü o ilişkiyi daha kuruluş aşamasında bir sıradanlıktır almış yürümüş, o ilişki baştan ayağı sıradanlık üzerine kurulmuştur da ondan! Kadın olarak tanımlanan ve tüm koordinatları çizilmiş bir bayana, erkek olarak tanımlanan ve yine hemen hemen tüm koordinatları çizilmiş birinin yaklaşması ile başlayan ve “kişisel tını”yı, özgürlüğü gölgede bile bırakmayan, neredeyse kökünden söküp atan bir klişe serüven yaşanmıştır! (Yoksa “Toplumca yaşatılmıştır!” mı demeli..?) Serüvende sürpriz olur, gerçek, özgün bir heyecan olur. O nedenle buna bir serüven bile denilemez belki!

……

Kadınlarla erkekler eşitmiş! Yine aynı davanın popüler savlarından biri! İyi güzel de, o zaman bu denklemin kadın ve erkek olarak kodlanan iki ayrı kanadı da kendi içinde eşit demektir! Aklı başında bir kadın ya da erkek nasıl kabul edebilir ki bunu?

Hemen öne atılayım, bu bana hiç gelmez mesela! Ne böylesi bir durumu kabul ederim, ne de kabul edeni desteklerim!

“Eşitlik”ten kasıt eğer temel yaşam hakları ve insan gibi muamele görme noktasındaysa, zaten mevcudu ikiye bölmenin bir anlamı yoktur; zira tüm insanların bu bağlamda eşit olduğunu kabul etmek bir “insani zorunluluk”tur. Yok “eşitlik”ten kasıt “kadın ve erkek cinslerinin birbirine eşit olduğu” yönünde ise orada tez zaten kendi kendini çürütmektedir. Zira bunu iddia etmek Prof. Dr. Meral Hanım ile Hatice Nine’nin, ünlü bilim adamı Kadri Bey ile çaycı Hüseyin Ağa’nın birbirine eşit olduğunu otomatikman kabul etmek demektir ki; taktir edersiniz ki bu da imkansız!

İster “Kadınlar ile erkekler eşittir!” iddiasında bulunalım, ister “Erkek her zaman üstündür!” savıyla yol alalım, isterse de “Aslında en güçlü ve üstün olan kadındır!” diye tutturalım nafile! Bunların hiçbirisi sorunu çözmez, çözemez, hatta sorunun kıyısından bile geçemez! Zira asıl mesele “insan” adı verilen türe ait teklerin, yani bireylerin sürekli olarak cinsel statüleri arkasına saklanıp “asıl savaş alanı”ndan kaçmalarıdır!

Altını çizerek, üstüne basmak ne kelime, üstüne çıkıp tepinerek söylüyorum ki; en naif şekilde “kadın-erkek rekabeti” olarak tanımlayabileceğimiz bu kör dövüşü, aslında teklerin işin kolayına kaçmalarından başka bir şey değildir!

Sosyal psikoloji, tek başına ortaya çıkıp bir şeyi haykırmakla bir kitlenin arasında hep bir ağızdan slogan atmanın farkını ortaya koyan çok önemli bir alandır! Alın size sosyo-psikolojik bir durum! Vatandaşın biri daha “adam” olamamıştır ama dünyaya erkek olarak gelmesi ona otomatikman “erkeklik” gibi son derece güzide (!) bir sosyal statüyü hediye edivermiştir! Öte yandan hatunun biri estetiğin hakikatinden, gerçek bir estetiğin “erdemli bir karakterden geçtiği” gerçeğinden son derece bihaberdir ama dünyaya göze son derece hoş gelen bir fizikle gelmiş olması onun ortalarda “içi boş bir özgüven”le salınmasını haklı kılıvermiştir..!

Biri daha “adamlığın cinsiyet ötesi bir şey olduğunu bilmeden” göğsünü gere gere “Ben bir erkeğim, adamım!” diye ortalarda dolaşır; diğeri ise daha hayatın ne olduğuna kafa yormamışken üzerindeki gözlerin verdiği havailikle “Ben bir kadınım!” diyerek eda ile ortalarda salınır. (Ve eğer Türkiye’de yaşıyorsa “kalça sallama sanatı”na da mutlaka ağırlık verip kişisel reytingini yükseltmeyi de ihmal etmez!)

Biri “Ben adamım!” diye diye, öteki de “Hatunum hatun!” diye salına salına, saçlarını savura savura dolaşsın ortada; Allah’tan ben bunlardan hiçbiri değilim! Zira kimse beni kafasındaki sınırlara göre kodlayamaz, ölçüp biçip eldeki yol haritasına göre anlamlandıramaz; bunu abartısız bir hakaret sayarım!

Eğer biri bana bir bayan olduğum için “Kadınlara nasıl yaklaşılır?” kitabının giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden edindiği bilgilerle yaklaşmaya kalkmışsa vay haline; zira kapıda kaldığının resmidir! (Ki bu vakalar tecrübe ile sabittir; aynen anlatıldığı gibi vuku bulmuştur! Klişe bir giriş ve beklendik bir kapıda kalış…)

Erkek olsun ya da olmasın yaşamda “adam” olmaya niyeti olan her tekin kendine has kriptoları, kişisel şifreleri vardır. Ve bu şifreler o tekin yaşanmışlığının, çapının ya da motor gücünün en somut, en net fotoğraflarıdır. Ama uzun ama kısa, ama zor ama kolay, ama derin ama değil mutlaka vardır! Fakat siz bu kişisel kriptoları elinizin tersi ile bir kenara itiyor, daha doğrusu onları keşfetmenin güzelliğinden vazgeçiyor ve sıradan bir “kadın” ya da “erkek” tabelasının altında saf tutmayı tercih ediyorsanız onu bilemem!

Bu kişisel bir tercih tabi, “Ben kendi özgün başlığımı değil, bu tabelanın altında saf tutmayı tercih ediyorum!” da diyebilirsiniz elbet! Ne var ki sizin bu gereksiz tartışma ve kamuflaj çalışmalarınız sayesinde bir milim öteye gidemiyoruz! Kocaman bir hayat sayenizde “tanımlanan ama anlaşılamayan kadınlar”la, yine “tanımlanan ama kuşatılamayan erkekler” arasında geçiyor! Benim hayatım orda geçmiyormuş ne fark eder, zira eninde sonunda benim de bir cinsiyetim var ve beni de dışarıdan bakıp sizin gibi sananlar sıkıcı bir yaşamı inşa ediveriyorlar etrafıma!

Sıradan bayan arkadaşlar sıkıyor, sıradan erkekler gereksiz yorgunluk yaratıyor ve yapılacak tonla iş varken bir kayıkçı kavgasıdır alıp yürüyor!

Bense kafa kağıdımda “bayan” yazmasına rağmen “adam” olmaya gayret gösteriyor ve genele tuhaf görünen bu anlayışım nedeniyle bırakın “türünün tek örneği” diye nitelendirilmeyi, böyle bir tür yokmuşçasına şaşkın bakışlarla yüzleşmeye devam ediyorum.

Feminist miyim? Yooo! Alakası yok! Peki kadınlara “Şu erkeklerle gereksiz yarışlara girmeyi bırakın!” diyen biri miyim? O da değil! Peki ben ne diyorum? Çok basit!

“Bırak sana verilmiş hazır statülerin arkasına saklanarak kendine rol biçmeyi de yola çık, kendi statü ve rollerini, kısacası kendini kendin belirle! Bu kafayla gidersen ister kadın ol, istersen erkek; hiçbir yere varamazsın!” diyorum.

“Hazırcısın, kolaycısın, sıradansın, siliksin!” diyorum.

“Sıradan ve başkaları tarafından biçimlendirilerek sürekli kopyalama yöntemiyle türetilen sıkıcı tanımlamaların içine girmeyi kabul ederek hem kendi hayatını hem de başkalarının yaşamını baltalıyorsun!” diyorum.

“Bırak bu ‘Kadınlar böyledir!”, ‘Erkekler şöyledir!’ hikayelerini de işine bak, olmadı aynaya bak, bakman gereken yerlere bak!” diyorum.

“Sizin gibi düşünüp bu işlere gömülen kadın-erkek uzmanları (!) yüzünden bir “iletişim kazası”dır, bir “tembellik”tir, bir “hedonizm”dir, bir “monotonluk”tur, bir “tektiplik”tir alıp yürüyor!” diyorum.

“Ben bu işten fena bunaldım, imdat!” diyorum!

Daha diyeyim mi?

Şimdi ben “kadın ve erkeğin doğası”na kafa tutuyor, bunları yadsımaya mı çalışıyorum? Ya da “toplumumuzda kadın ile erkek arasında bir adaletsizlik olduğu”nu görmezden gelmeye mi uğraşıyorum? Alakası yok!

Ben sadece hazırcılığa, sıradanlığa, işin kolayına kaçıp kendi serüvenini inşa etmeden verilmiş statülerle “adam” sınıfına girdiğini zanneden kadın ya da erkek tüm kolaycılara meydan okuyup “Şu sıkıcı manzarada sizin payınız tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük!” diyorum!

Hepsi bu!

Ayten ÇALIŞ

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ayten Hanım, Yazınızı dikkatlice okudum. Başından sonuna kadar size hak veriyorum. Ve zaten bu şekilde yaşıyorum.Ama bizim ülkemizde(diğer dünya ülkelerinde de durum pek farklı değil.Hatta emperyalist ülkelerin alenen pazarı olmuş ülke ve kıtalarda çok daha vahim durumda insancıklar var!)kadın ve erkek olmanın getirdiği hasta davranış biçimleri de var! Töre Cinayetleri gibi!!! Sizin yazınız ''yaşamın içindeki sürece dair''. Bir de dünyaya erkek olarak geldiği için, kadının hayatına devam edip, etmeme hakkını kendinde görenlere de söyleyecek sözümüz olmalı, öyle değil mi? Sizin de çok açık bir biçimde ifade ettiğiniz gibi, sorgulamadan, hayatın verdiği klişelere göre yaşamak nereye kadar? Töreler uğruna bacısını veya annesini veya da kızını öldüren aynı zamanda kendinin ve yakın çevresindekilerin hayatını da katletmiş olmuyor mu? Benim size sorum, acaba gemimizin dümenini bu rüzgarlara karşı gelecek şekilde yönlendirebilir miyiz?

bulut-bulut 
 22.01.2007 11:01
 

AZİZİM SİZİN GİBİ DÜŞÜNEN BAYANLAR VARMIYMIŞ YAAAAOV. ŞAKA BİR YANA GERÇEK HAYATTA TOPLUMSAL ŞİDDETİN SINIRLARINI AŞAMASAKDA,ONA KAFA TUTMAK BİLE İNSANİ SAHİCİ KILIYOR.

Erol Kalaycı 
 20.01.2007 8:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 1493
Kayıt tarihi
: 19.01.07
 
 

İsmim Ayten Çalış. Tanıyanlar soyadımla müsemmâ olduğumu söylerler, bilmiyorum! Ama "Sen kendini ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster