Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '14

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
560
 

"AN" da var olabilmek

"AN" da var olabilmek
 

Dalga boyutunda parçacık boyutuna geçişin su üzerideki temsili resmi.


Bugün, gökyüzündeki birçok yıldızın aslında şu an var olmadıkları, bizim çıplak gözle gördüklerimizin onların milyonlarca yıl önceki hallerinin bize henüz ulaşan görüntüleri oldukları bilinen bir gerçek.

Peki, etrafınıza baktığınızda gördüğünüz nesnelerinin ne kadarının gerçeği ya da şimdiyi yansıttıklarını düşünüyorsunuz?

Tıpkı aynada gördüğümüz aksimizin aslında bizim saliseler önceki geçmiş görüntümüz olduğu gibi aslında gördüğümüzü sandığımız nesneler de ışığın yansıma hızına bağlı olarak ortaya çıkan onların geçmişteki görüntülerinden ibarettir. Bu olay, zihnimizin bu küçük algı yanılgısını fark edemeyecek kadar kısa bir sürede gerçekleştiği için, biz aynı anı yaşıyormuşuz izlenimine kapılırız.

Bir diğer deyişle, bizim algıladığımız an’ı “şimdi” , geriden takip etmek zorunda kaldığımız evrenin AN’ını ise -büyük harflerle- “ŞİMDİ” olarak ele alalım. Bizim “şimdi” olarak tanımladığımız zamansal kesitin hemen öncesinde başka bir “ŞİMDİ” çoktan yaşanmış ve bitmiş olmakta ve biz o “ŞİMDİ” yi bir süre geçtikten sonra yaşamaktayız. Biz, onu algıladığımız esnada  “ŞİMDİ” de bizim bir süre sonra algılayabileceğimiz yeni şeyler olmaktadır.

Kuantum fiziği sayesinde son dönem keşfedilen bilgiler de bu gerçeği destekler niteliktedir. Her şeyin özünün enerji olduğunu iddia eden kuantum fiziği, herhangi bir maddenin aynı anda hem “dalga” hem de “parçacık” halinde olabileceğini deneylerle ispatlamıştır. (Bknz: Çift yarık deneyi). İşin en ilginç tarafı ise, “dalga” hareketlerine de sahip olduğu keşfedilen “parçacık” niteliğindeki maddelerin bizim tarafımızdan yalnızca “parçacık” olarak algılanabildiği bilgisi olmuştur.

Kuantum fiziği, bizim gördüğümüz ‘parçacık’ halindeki nesnelerin aslında atom altı parçacıkların hareketinden oluşan ve belli bir “dalga” boyutunu barındıran enerjisel alanlar olduğunu iddia eder. Bu, şu anlama gelmekte; pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz ağaç, yol, araba vs. hepsi bize “parçacık”lar olarak görünmektedir ve biz bakmadığımız zamanlarda ise aslında orası bir ‘dalga’ boyutunda ibaret enerjisel bir alanı barındırmaktadır.

Oldukça karmaşık gibi görünen bu durumu şöyle bir örnekle daha da netleştirmeye çalışacağım: Şu an arkanızda ne var diye geriye dönüp baktığınızda gördüğünüz şeylerin bildiğiniz tanıdığınız nesneler olduğunu fark edeceksiniz ancak önünüze döndüğünüz esnada aslında o nesnelerin hiçbiri arkanızda sizin bildiğiniz boyutta bulunmamaktadır.  Arkanızda, sizin tarafınızdan fark edilemeyen bir dalga boyutu var ve siz dönüp baktığınız aslında o enerjisel alan âdete ete kemiğe bürünüyor ve gördüğünüz şeyler duvar, masa, sandalye gibi parçacıklar halini alıyor. Bilmediğimiz bir güç, arkamızdaki dalga boyutunu, zihnimizin algılamayacağı kısalıkta bir sürede, “parçaçık” haline getirerek aslında bize bir ilizyonu yaşatıyor da diyebiliriz. Aynı şekilde, size karşıdan bakan birisi de sizin arkanızdaki enerjisel alana yine kendi algısal düzleminden baktığı için nesneleri sizin gördüğünüz gibi parçacık halinde görmektedir. Dolayısıyla, insan henüz dalga boyutunu yakalayabilecek hız kabiliyetine sahip olamadığı için bu alan kimse tarafından algılanamamaktadır.

Son derece şaşırtıcı olan bu durum, kuantum fiziğinde “Gözlemci etkisi” olarak geçer ve gizemi henüz çözülememiştir. Bir kamera ya da bir fotoğraf makinesi de gözlemci olarak değerlendirilir ve günümüz teknolojisiyle dalga boyutunu görüntüleyemez ve bize gösterdikleri yine parçacıklardan oluşan bizim algıladığımız nesnelerden ibaret olur.

Eğer aslolan enerji yani dalga boyutu ise ,ki kuantum böyle olduğunu iddia eder, bizim gözümüze adeta bir perde inmekte ve biz bu aslolanı algılayamıyoruz ya da onun hızına yetişmediğimiz için aslolan enerjinin yansıması olan parçacıkları algılıyoruz. 

Bu bakış açısıyla; algıladığımız hiçbir şeyin aslında gerçekte ya da “ŞİMDİ” de var olamadıkları çok ta saçma bir iddia olmaktan çıkmaktadır.

Yaşadığımız ya da algıladığımız hayatın aslında yanılsamalardan ibaret olduğu birçok dinde, öğretide ve felsefede de bahsedilen bir olgudur. Antik Yunan filozoflarından Pisagor ve Platon eserlerinde bu yanılsamadan bahsederler, aynı olgu Hint mistisizminde “Maya” , İslam dininde “Zahir âlem” hatta kültürümüzde “Yalan dünya” şeklinde geçmektedir.

Kişisel gözlemlerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, bu olgunun geçtiği tüm dinler ve öğretilerde mevcut olan birçok ibadet ve ritüel, insanı yaşadığı bu yanılsamadan uyandırmaya yönelik olmaktadır. Ne kadar doğru bir yöntemle uygulandıkları tartışmaya açıktır ama örneğin, meditasyon, yoga, namaz, zikir vb. gibi uygulamalar, onları uygulayan kişilerin mümkün olduğunca “AN” da var olabilmesi amacıyla yapılmaktalar.

İnsanoğlu olarak bizim bir gün gerçek “AN’ı ya da “ŞİMDİ” yi yakalayabilip bilmeyeceğimiz, günümüzde bunu başarabilen kişilerin olup olmadığı, başarıldığında ise nelerin değiştiği ya da her yönüyle büyük bir gizemi barındıran yaşadığımız bu yanılsamanın neden var olduğu insanda merak uyandıran sorulardan bazıları...

Tüm bu sorulara mantıklı bir cevap verebilmek çok güç ancak bir gün yanılsamadan uyanıp “AN”ı yakalamayı başarabilirsek eğer, o andan itibaren bizim için hiç bir şey eksisi gibi olmayacak ve bambaşka bir “gerçekliğe” uyanmış olacağız.

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3467
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster