Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Kasım '08

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
664
 

"Atatürk Muhalifi" bir blog yazarının düşündürdükleri

"Atatürk Muhalifi" bir blog yazarının düşündürdükleri
 

Bugünlerde, Milliyet Blogun Ana sayfasında yer alan “Seyir Defteri / Yorumlar” kısmında, bir blogun okunması öneriliyor. “Mustafa” belgeselinin ne gibi sonuçlara yol açtığının açık bir göstergesi olarak, kendisinin 16 yaşında olduğunu belirten bir yazarın yazısı afişe ediliyor.

Söz konusu yazıyı okudum ve beni çok fazla şaşırtmayan bir bakış açısı ile karşılaştım. Siyasal bilincimin geliştiği ortaokul çağlarımdan, iş yaşamına atıldığım döneme kadar, yaşamda bir şekilde hayatımın kesiştiği muhafazakar kesimin üyelerinin çoğunun benzer bir Atatürk profili ürettiğine denk gelmiştim. Söz konusu yazıda da, Mustafa Kemal ve onun fikirleri ile barışık olmayan birisinin, biraz gençlik cesareti, belki biraz da “kendince” asi bir ruha sahip olmanın verdiği bir güvenle kaleme aldıklarını gördüm. Kolayca tahmin edileceği gibi bu bakış açısı, Kemalist kesimde ciddi bir tepki yumağı ile karşılaştı.

Burada blog yazarı genç arkadaşımızın fikirlerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak istemiyorum. Bunu başka bir yazıya bırakmak istiyorum. Benim daha çok üzerinde durmak istediğim şey, bu ülkede Kemalistlerin ya da Atatürkçülerin toplumdaki Mustafa Kemal algısının farklılıkları ve bu farklılıkların dağılımı hakkında yeterli bir değerlendirmeye sahip olmamaları.

Bu kitle, 12 Eylül cuntasının ve düzene egemen askeri yapının yürüttüğü sistematik “bilinç” aşılama sürecinde kullandığı dil ve hamaset edebiyatının neticesinde, “Atatürk ile Türk milleti arasında kopmaz bir bağ olduğu” olgusu ile yetişti. Bu nedenle karşısına bu bağa aykırı bir sesle karşılaştıkları zaman, bir anda ezberleri bozulmuş insanların telaşına kapılıyorlar. Gösterdikleri tepkide genellikle, ezberlerinin sağlamlığını ispatlayacak şekilde, bildiklerini daha sert, daha tehditkâr ve dışlayıcı bir dille tekrar etmekten başka bir şey olmuyor.

Aslında, elbette Mustafa Kemal’le ilgili farklı ve aykırı bir görüş varlığı hakkında bilgileri var. Ancak bu aykırılığı, kendi teorilerini bozmayacak şekilde tanımlama gayretine girişiyorlar. Mustafa Kemal’le ilgili olumsuz görüşlerin, toplumun içinde mevcutta var olan bir fikir değil, daha çok dışarıdan -ülkeyi Kemalizmden uzaklaştırarak yeniden Sevr şartlarını dayatmak isteyen AB’nin ve bağımsızlığı tamamen askıya alarak ülkeyi 51. Eyaleti yapmaya çalışan ABD’nin işi – enjekte edilen ve ülke içindeki işbirlikçileri aracılığı ile yayılmaya çalışılan bir karalama kampanyasının sonucu olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle, uzun zamandır tartışılan “Mustafa” filminin dahi, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin adımlarından birisi olarak algılama eğilimindeler.

Oysa Cumhuriyet tarihini kısaca gözden geçiren herkes gayet iyi biliyor ki, bu ülkede toplum ve Atatürk olgusu arasındaki bağ hiç de arzu edilen seviyede olmadı ve halende öyle değil. Elbette bir bağ var ancak biraz uzaktan ve gevşek bir bağ. Bu istenilen düzeye ulaşmayan sevgi, Atatürk’ün var olduğu dönemden, günümüze kadar nerdeyse aynı düzeyde devam etti.

Bunun elbette birden çok sebebi vardı. Kimisi –ki azınlık ama etkili bir grup- için nemalandığı eski düzenin yıkılmasına karşı öfke, kimisi de –ki çoğunluk ancak etkisiz, kırsalda yaşayan kitle- yeni dönüşüm maddi anlamda kendisine bir katkı sunmadığı gibi, fakirliğini katlanır kılan manevi dünyasının yıkıma uğrattığını düşündüğü için tepki üretmişti.

Burada toplumun, Mustafa Kemal’i 29 Ekim 1923 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırdığını söylemek gerekiyor. Cumhuriyet öncesi, Mustafa Kemal, çoğunluk olan tutucu yurtseverler için, vatanı kurtarmak için peşinden gidilen ilerici bir yurtseverdi. Ancak bu, birazda zoraki olan ilişki, tutucu yurtseverlerin cumhuriyet süreci ile birlikte tasfiye edilmesi ile birlikte ters yönde işlemeye başladı. Bu ters yön, Cumhuriyet tarihi boyunca, Kemalist düzenin işaret ettiği yönün tersine adım atmakla kendisini gösterdi.

Bunun son örneğini de, 22 Temmuz seçimlerinde, ordunun Atatürkçü düzeni değiştirmekle suçladığı, muhtıra ile tehdit ettiği AKP’ye tahminin ötesinde destekleyerek verdi.

Bu toplumsal kesimi analiz etme ihtiyacı duyuyorum. Çünkü bu kitle, basitçe Atatürk düşmanı olarak tanımlanabilecek zihniyete sahip değil. Kendi içinde farklılaşan düzeyleri var.

Muhafazakâr olarak tanımlanabilecek bu kitlenin en geniş öbeği, günümüzde Mustafa Kemal’le ilgili bir yargılama, değerlendirme yapmayı anlamsız buluyor. Bu yargılama yapmama eğilimi ilk olarak, girişilecek yargılama sonucunda ortaya çıkacak olumsuz bir düşüncenin düzen tarafından sert bir şekilde cezalandırılacağını bilmekten kaynaklanıyor. O konuda yeterince deneyime sahipler. İkinci sebep ise toplumun ortak bir niteliğinden kaynaklanıyor; o da Türk toplumunun hiçbir zaman geriye bakarak hareket etmekten hoşlanan bir toplum olmaması. Toplum, geçmişi kolayca yok sayma eğilimine sahip. Bir diğer etken ise, inanç kaynaklı yani süreci kader kavramı ile açıklama çabası. Yaşadıkları ya da olanlar ne kadar istedikleri şeyler olmasa da, olması gereken ya da yüce makam tarafından olması istenen bir durum olarak görüyorlar.

Tüm bu nedenlerle, geçmişte yaşanılanları tamir edecek uğraşlara sıcak bakmıyorlar. Mustafa Kemal’in kendisi ile ilgili bir olumsuzlamayı, bugün için faydalı bir çaba olarak görmüyorlar. Zaten yaşanan 85 yılda, içten içe Mustafa Kemal’in kurduğu sistemle barışma eğilimine girmiş durumdalar. Zamanın ve dünyanın geldiği süreç, yaşanan modernleşme sürecinin, belirli itiraz noktaları dışında zorunlu hatta faydalı bir süreç olduğu konusunda belirli bir bilinç birikimi de oluşturmuş durumda. Ancak bu barışma sürecini, Mustafa Kemal’i temsil ettiklerini söyleyen kesim ile değil, kendi değerlerinin temsilcisi olan kesimlerle gerçekleştirebiliyorlar. Çünkü Mustafa Kemal’in temsilcileri toplumla barışma eğilimine girmedikleri gibi, onun refahı ve özgürlüğü içinde herhangi bir şey vaat etmiyorlar.

Bugün bu muhafazakâr kesimin en geniş öbeğinin, Cumhuriyetle ve Mustafa Kemal’in kendisi ile ciddi bir problemi olmasa da, Mustafa Kemal adına bugün girişilen ve daha çok kendilerine dayatılan çabalara olabildiğince uzak duruyorlar. Çünkü geçmişi ne kadar yok sayabilseler de, bugünü önemsiyorlar. Bu nedenle, Cumhuriyetin barışabildikleri nitelikleri dışında, kendilerine, kabul edebileceklerinin ötesinde, kendi inanç ve gerçeklerine ters bir ülke dayatılması durumunda, otoriter düzenin ürettiği Atatürk imgesi ile çatışmaktan da çekinmiyorlar.

Muhafazakar çevrenin, bu geniş öbeğinin dışında daha dar ve marjinal muhafazakar gruplaşmalarda elbette mevcut ve onların tarihle kurdukları bağ daha derin ideolojik bir bağ. Kurulan bağ ideolojik olunca, inancın determinist/kaderci yapısı da devre dışı kalıyor ve tarih yeniden inşa edilebilir hale geliyor. Elbette onların Mustafa Kemal’le kurdukları ilişki daha sorunlu, doğrudan bir red ediş tarzı hakim. Bu kesimin entelektüel düzeye ulaşan temsilcileri de mevcut, cehaletin bataklığında saplanan, kendinden ve dünyadan bihaber temsilcileri. Ancak tamamı da, toplumda ciddi bir etki düzeyine sahip değil.

Tüm bu anlattıklarımdan çıkarılabilecek bazı sonuçları özetleyecek olursak;

1- Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseli, toplumda gayet iyi olan Mustafa Kemal algısını bozma yönünde bir işlev üstlenmiyor. Blog yazarı arkadaşımızın yazısında da örneğini gördüğümüz türden bir algılama ve bakış açısı zaten mevcutta var. Kemalist kesimden söz konusu belgesele yönelik itirazlar aslen, çatışma halinde olduğu kabul edilen bu kesimlerden birisinin eline ciddi bir koz verilmiş olmasından kaynaklanıyor.

2- Kemalist kesim hala, kendi “doğrularının/ezberlerinin” her fırsatta topluma tekrar edildiği ve dayatıldığı sürecin karşı kampı yok edeceğine inanıyor. Oysaki bu süreç 1980’lere kadar kısmen bir sonuç vermesine karşın –bu kısmen doğru bir yorum olur, Çünkü Mustafa Kemal hayatta iken sahip olmadığı düzeyde bir desteğe, Cumhuriyetin ulaştığımız noktasında kayda değer düzeyde sahip, ancak diğer yandan Mustafa Kemal’in kurduğu partisi 1950’lerde %40’lar düzeyinde oy alırken günümüzde %20’lerde geziniyor ve gariptir bu %20’lik platoya yerleşmekle övünüyor- yakın bir geçmişten bu yana bu şekilde 3. Dünya ülkesi yöntemleri ile topluma lider ya da lider ideolojisi dayatma yöntemleri artık ters tepiyor.

3- Toplum liderleri, toplumun bir kesiminin iktidar olma aracına dönüştürülmesi halinde, toplumsal lider olma vasıflarını kaybetme riski ile karşı karşıya kalırlar. Ancak Mustafa Kemal, kendisinden sonraki süreçte sürekli belirli bir kesimin iktidar talebinin gerekçesi olsa da, bu riski en az yaşayan liderlerden birisi oldu. O, bu toprakların bağımsızlığına kavuşmasında harcadığı emek sayesinde o kadar büyük bir liderlik sermayesine sahip ki, takipçisi olduğunu iddia edenler bu sermayeyi ne kadar hızla tüketseler de, Mustafa Kemal, hala ciddi bir toplum önderi potansiyeline sahip. Günümüzün ihtiyacı, Mustafa Kemal’i, 12 Eylül’ün otoriter önder imgesinden kurtarabilmek ve toprakların üzerinde yaşayan her bireyin kendi tercihlerini özgürce yaşayabildiği bir ülkenin kurucu pozisyonuna çekebilmek.

Bu konuya devam etmek istiyorum. Ayrıca söz konusu yazar arkadaş ve onun fikirleri ile nasıl bir temas halinde olmak gerektiği konusunda da söylemek istediklerim var.

Yazıma gerekçe olan yazarı ve yazısı; http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=146077

Foto; http://www.ensonhaber.com/images/news/118045.jpg

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değinildiği gibi, uzun ama isabetli analizler içeriyor yazınız. Herşeyin hızla değişmesine rağmen, değişmediğini zannedenler, hala daha o zamanın şartlarının bu zamanda yaşandığını düşünerek, değişmeyen kalıpçı düşünceleri tekrar edip duruyorlar. Çok bilinen o sorunun tam sırası aslında. Atatürk devrimleri acaba başarıya ulaşmadımı? Neyse; son cümlenizde değindiğiniz gibi zamanın ruhuna uydurmak gerekir, toplumsal barış için tabiki. Saygılar sunarım.

DurmuşGüler 
 01.12.2008 22:41
Cevap :
Merhaba Sayın DG, Murat Belge'nin hoş bir isyan ifadesi vardır; "Bu ülkede sosyal bilim yasak diye." İnsanlar sosyal bilimler çerçevesinde analizi yapılmak, toplumun organik yapısını çözmek yerine, basit ideolojik kalıplarla olayları anlamaya çalışmak bugünün Türkiyesinin geçer akçesi durumunda. Yazımda da bahsettim. Kemalist kesimde şöyle bir zihniyet var; "Bu ülke raha bırakılsa, herkes içten gelen bir sevgi ile Mustafa Kemal'e bağlanacak, herşey rayında gidecek" Oysa öyle bir şey yok. Bu durum ne AB, ne ABD ne de birkaç gerici ile açıklanabilir birşey. Toplumun geniş bir kesimi ile Mustafa Kemal'in modernizm girişimi ile bir açı farkı oluştu ve bunun nedenlerini tek bir ifade açıklamak, komplo teorilerine dayandırmak mümkün değil. Bu yazımda durumu ortaya koydum. Bir sonraki yazımda da Bu açı farkı üzerinde biraz durmak ve sizinde üzerinde durduğunuz son cümleyi biraz açmak istiyorum, İlgi ve katkınız için teşekkür ederim, saygılarımla  02.12.2008 13:17
 

Genç arkadaşımızın yazısını okumamıştım..Demek dikkatimden kaçmımş..Bu vesileyle okumuş oldum..Doğrusunu isterseniz bir öğretmen olarak 16 yaşında bir gencin bu düzeyde düşünüp yazmasına sevindim..Ne düşünüyor, ne yazıyor, olursa olsun..Toplumumuzdaki Atatürk algılamasıyla ilgili tahlilinize katılıyorum. Gerçektende iki fanatik uçtan bu ikisi arasındaki geniş yelpazeye pek çok Atatürk algısı var..Tarihi gerçeklerin üstü örtülmüşse, üstelik yasaklarla korunuyorsa böyle olması doğaldır..Eğer Atatürk ölmese de tıpkı İnönü gibi uzun yaşasaydı ne olurdu..? Erken ölümü putlaştırılmasına ve iktidar odağı haline getirilmesine zemin hazırladı. Biz hala tarihi anlamaya değil, bugünün siyasetini doğrulayan tarih yaratmaya çalışıyoruz..Geri kalmış toplum tepkileri veriyoruz..Selamlar..

ali açıköz 
 01.12.2008 13:19
Cevap :
Sayın Ali Açıköz, bir öğretmen olarak muhakkak daha kolay fark etmişsinizdir ama bende arkadaşımızın bu yaşta güçlü bir ifade yeteneği olduğunu (ve bahsettiğiniz gibi ne düşünürse düşünsün) kendi zihin altyapısını sağlam kurduğunu fark ettim. Beğenmediğim bir fikrin bu kadar cesur ve zengin ifade edilmesi bir yanı ile tedirgin ederken, diğer yandan üst düzey fikirsel mücadeleye müsait bir isim olması insanı kışkırtıyor, heyecanlandırıyor. Mustafa Kemal'in en büyük şansızlığı zannedersem, sonunda yasayla korunmak zorunda kalınan, toplumun değil devletin önderi yapılmak istenmesi oldu. Ben diğer yanıyla kendi adına Mustafa Kemal'in en büyük şansızlığının ise 2 dünya savaşı arasında yaşamış olması ve ömrünü özgürlüğün ve demokrasinin yeşermesine daha müsait olan 1950'lerin ardına sarkıtamaması olduğunu düşünüyorum. Ama biliyorsunuz tarih "keşke" ile değerlendirilemiyor. Söz konusu arkadaşımız, onun varlığı, çektiği tepki üzerine birşeyler daha yazmak istiyorum. Saygı ve sevgilerimle  01.12.2008 20:20
 

Sevgili Bibliyofil, Bana yazdığın yorumların içine de ekliyorsun; AB ve ABD'nin Sevr emelleri olmayabilir; böyle bir düşünce paranoya olarak da değerlendirilebilir, ancak bu onların Türkiye ya da benzer ülkelere karşı bakışının yeni sömürgecilik olmadığını bize ispatlamaz. Türkiye her ne kadar dünyanın büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyorsa da ilk yedi ile arasındaki farkın kapanamayacak boyutlarda olduğunu söyleyebiliriz. Çok basit bir ekonomik veri vereyim. 2007 yılında Forbes listesine girmiş Türkiyeli milayderlerin zenginliklerinin kayıt altındaki toplamı 37 milyar dolardı; sadece Microsoft'un sahibinin toplam servetinin 50 milyar dolar olduğunu söylediğimizde ne demek istediğimiz anlaşılır. Türkiye'deki Atatürkçülük, Mustafa tartışmaları devam ettiği sürece de asıl takip etmemiz gereken siyasal gündemi kaçıracağız. Türkiye'nin ve dünyanın gündemi bu değildir. Ama birileri bizi sürekli bu kapsamda tutmaya devam ediyor. Birileri dedim ya, şimdi yine hata yaptım, değil mi? :)

Uzay Gökerman 
 01.12.2008 11:48
Cevap :
Sevgili Gökerman, bu dünya üzerinde tüm devletlerin diğer devletler üzerinde bir takım hesapları vardır. Örneğin Almanya'da hala Fransa ile ilgili hesaplar yapıyordur belki. Şimdi kurdun kuzuya sevgi beslediğini iddia etmek safdillik olur. Ama burada da doğadakine benzer hassas dengeler var. Aynen Mustafa Kemal'in Rusya resti üzerine İngilizlerin karşısına ordu çıkarmaması, karşısına Yunanlıları sürmesi, hatta zaman içinde onlardan biel desteği çekmesi gibi. Bugünde, batıdan kopuk, laiklikten sapmış bir Türkiye ne AB'nin işine gelir ne de ABD'nin. AB sınırında bir İran istemez. Bu yazımda ele almak istediğim konu, AB'nin ve ABD'nin gerçek niyeti değil. Kemalistlerin gerçeğin sınırını zorlayan paranoyaları. Aslında toplumda Mustafa kemal'le ilgili hiçde az sayılmayacak bir kesimdeki bakış açısıyla ilk kez karşılaşıyormuşcasına bir tepki göstermeleri, birazda kendi ördükleri dünyaya fazla kapandıklarını gösteriyor. Bu solun, modernizmin önünü kapatan bir durum bence, saygılarımla  01.12.2008 15:46
 

Yazıda haliyle Ammar Osmanoğlu'nu ve seyir defterinde olup bitenlerin "analizini" aradım ben ama bulamadım. Oysa bu yazıyı yazma nedeniniz onlar değil miydi? Ben bu yazınızdan habersiz küçük bir not yazmıştım seyir defterine. Gecikmeli olarak bugün yayımlandı. Sakın "O konuya da değindim, satır aralarına serpiştirdim" demeyin. Beğeniyle okuduğum arkadaşların bu "uzun" ve kapsamlı" yazma alışkanlıkları beni şaşırtıyor. İnternetteki "maymun iştahlı" ve " uzun yazıya gelemeyen" okurları "kaçırmanın" alemi var mı? Açıkça söyleyeyim, esas konuyu "boğmuşsunuz". Hepi topu yarım sayfalık konuydu aslında. Yanılıyor da olabilirim tabii ama görüşüm bu. Selamlar, saygılar:)

Ümit Culduz  
 30.11.2008 22:27
Cevap :
Sevgili Ümit Hocam, öncelikle Beşiktaş konusunda haklı olmanın üzüntüsünü yaşadığımı söyleyeyim:-(( Gelelim bu yazıya. Haklı olduğunu biliyorum. Zaman zaman Celal Hocamda uyarıyor, "uzun yazıyorsun" diyerek. Ancak konuyu hassas görünce, her bir detayına değinmeden geçmek istemiyorum. Senin notunu okudum. Belki yanlış yorumluyorum, ama bu yeterli bir yorum değil bence. Genç yazarın on yedi yaşında olmasından iki kez bahsetmen, bence "arkadaşlar çocuk o daha, büyüyünce hatalarını o da fark edecek" tarzında, bir nebze "suç"u hafifletme çabası gibi görünüyor ve bence anlamlı değil. En azından ben öyle hissettim:-)) Evet bence de genç yazarın fikirleri sorunlu (bunu ona yorumumda da değindim) ama, daha da sorunlu olan sıkı Atatürkçülerimizin, bu tip bir düşünce yapısı ile karşılaşınca afallaması, paniklemesi ve otoriter eğilimlere bürünmesi. Biraz bu ruh halini yaratan sebepleri ortaya dökmek istiyorum. Biliyorum, uzun ve okunurluğu sorun olan bir yazı. Tavsiyeni gözönünde bulunduracağım,  30.11.2008 22:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1740
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster