Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Nisan '08

 
Kategori
Resim
Okunma Sayısı
5348
 

'Bana Bir Masal Anlat Baba'

'Bana Bir Masal Anlat Baba'
 

Nuri Abaç


Nuri Abaç (1926 - 2008)

“Masalın bittiği yerde hayat başlar” diye bitiriyordu cümlesini Murathan Mungan. Çocuklarsa masalların hiç bitmemesini istiyorlardı. Çünkü hayatı yaşamak için henüz vakit erkendi. Üstelik masallar sayesinde kanatlanıp uçabilmiş, gökyüzünden sarkan bir ipe tırmanarak aya, güneşe ve dahi yıldızlara tutunabilmiştik. Annelerimizden, dedelerimizden ve dahi babalarımızdan dinlemiştik o güzelim masalları: ‘Külkedisi’, ‘Pamuk Prenses’, ‘Limon Kız’ ve daha nicelerini.

“Bana bir masal anlat baba
İçinde bütün oyunlarım
Kurtla kuzu olsun şekerle bal

Baba bir masal anlat bana
İçinde denizle balıklar
Yağmurla kar olsun güneşle ay

Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni...”

Öylece bırakıp gitti bizi. Oysa ne kadar da alışmıştık masallara. Hele hele onun o rengarenk masallarına. Mersin ‘Akkahve’den dostu, arkadaşı İlyas Halil’in deyimiyle “Nuri renk çalar, boya toplardı.” Sonra da bunlardan masalsı resimler yapardı. Sanırım tanıdınız bu hiç büyümeyen, hep çocuk kalan baba Nuri’yi. Artık, oyun bitmiş, perde kapanmıştı. Nuri Abaç yoktu artık. Masalsı resimleri öksüz kalmıştı.

Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır

5 Mart akşamı Helikon Sanat Galerisinde Ekrem Kahraman resim sergisinin açılışındayım. Serginin öneminin farkındaydım. Öte yandan birkaç sergidir galeriye uğrayamadığım için sevgili hocamız Turan Erol’a mahçup olmuştum. O gün galeri hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Başta İbrahim Çiftçioğlu olmak üzere Ekrem Kahraman’ın İstanbul’dan pek çok sanatçı dostu adeta Ankara’ya çıkarma yapmıştı. Özellikle, İbrahim Çiftçioğlu’nun nüktelerle dolu açılış konuşması hem gülümsetiyor, hem de derin derin düşündürüyordu. Çiftçioğlu iyi bir ressam olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Ama iyi bir hatipti de aynı zamanda. İlerleyen yaşına rağmen Abaçlarla aynı kuşaktan Lütfü Günay da açılışa gelmişti. “Sanatçının (Ekrem Kahraman’ı kastederek) aynı konuları tekrar etmesi sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna ‘hayır’ cevabını verdikten ve gerekli açıklamayı yaptıktan sonra ben de ona ‘Nuri Abaç hakkında ne düşünürsünüz’ diye sordum. Yanıt kısa, ama özlü sözlerle geldi: “Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır. Onun resimleri tıpkı kendisi gibi mutluluk timsalidir.”

Nuri Abaç’ın resimlerini incelemeden önce sanatçının yaşam öyküsündeki mihenk taşlarını tesbit etmekte yarar var. Bir kere deniz çocuğudur Abaç. İstanbul’da doğmuş, Mersin’de büyümüştür. Denize sevdalanmıştır bir kere. Onca gemiyi, bunca vapuru ve nice balıkçı motorlarını evirip, çevirip boyaması ondandır. Babası eski bir tiyatrocu olup Muammer Karaca’nın da arkadaşıdır. Çocukluğundan beri resme ilgisi olan Abaç, kardeşi ile birlikte babasının sahnelediği birkaç oyunun dekorunu dahi boyamıştır. Öte yandan akrabaları ressam Kemal Zeren Büyükada’dan Mersin’e geldikçe Abaçlarda kalır ve genç Nuri’ye resim dersleri verirmiş. Ve bir keresinde, İstanbul’a dönüşünde bütün resim malzemesini Nuri Abaç’a bırakmış. Sanatçı bu konuda “Ben birdenbire büyük bir hazineye kavuşmuştum. İşte bu hazine benim resim konusunda yolumu çizen en büyük unsur olmuştur” diyerek hayatındaki bu dönüm noktasının altını çizer.

Liseden sonra İstanbul’a giderek Akademi’nin resim bölümüne kaydolur. Ancak, ev halkının baskıları sonucu ikinci yıl Akademi’nin mimari bölümüne geçiş yapmak zorunda kalır. Yine de her fırsatta aynı kattaki resim bölümünün derslerini takip etmekten geri durmaz. 1961 yılından emekli oluncaya dek Ankara’da mimar olarak önce kendi bürosunda, sonra da kamuda görev yapar. Fakat, resim yakasını birtürlü bırakmaz. Bürosuna dahi ‘Renk Mimarlık’ ismini verir. Birgün eşi Suna Abaç’a Paris’e gitmek istediğini söyler. 9 ay Paris’te resim solur. Dönüşünde, resme daha geniş zaman ayırabilmek için bürosunu devrederek kamuda göreve başlar.

Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kere

Bir Japon resmi, bir Meksika resmi, bir Afrika resmi gibi özgün bir ‘Türk resmi’nin peşine düşer. Uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıktığının farkındadır. İşe bu topraklarda yeşermiş sanat ürünlerini incelemekle başlar. Ankara’da, eski adıyla ‘Hitit’, şimdiki adıyla Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sık sık Hitit, Osmanlı ve Selçuklu sanatlarını inceler. Minyatür üzerine öyle derin araştırmalara girişir ki, kendisini ‘minyatür doktoru’ olarak adlandırmaktan geri durmaz. Abaç bir söyleşisinde "Bedri Rahmi Eyüboğlu benim yakın arkadaşımdı. Onun düşünceleri ve felsefesi beni etkilemiştir. Onun resimlerini bıraktığı yerden devam ettirmek istiyorum. O geleneksel el sanatlarımız olan halıdan, kilimden, yazmadan yola çıkmıştır. Ben de minyatürlerden” diyerek minyatür sanatına olan tutkusunu anlatır. Sonra, bir gün ‘Karagöz’ü keşfeder. Hayatındaki ikinci ve en önemli dönüm noktasıdır bu keşif. Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kere.

İlk dönem resimlerinde mitoloji çıkışlı gerçeküstü tasvirlere bürünmüş fantastik figürleri ve yaratıkları resmederken, artık Karagöz perdeden inmiş ve ‘Hayali’ Nuri Abaç sayesinde tuvalin üzerinde gezinmeye, türlü türlü oyunlar oynamaya başlamıştır. Gerçekte Karagöz oynatıcılarına verilen ‘hayalbaz’ anlamındaki ‘Hayali’ adının Nuri Abaç’a yakışacağını düşündüm. Karagöz başta olmak üzere, Hacivat, Beberuhi ve Zenne gibi tüm figürler yay şeklinde çekilmiş iri kömür gözleriyle sanki konuşurlar. Deve derisi üzerine kök boyalarla hazırlanan Karagöz figürlerindeki pastel renkler ile derinin kılcal dokusu Abaç’ın tuvaline de yansımış ve kendine özgü bir resim dokusu yakalamıştır. Abaç’ın resimlerinde bir üçüncü boyut bulamazsınız. Resimleri minyatür sanatına nazire yaparcasına düzlemseldir. Mimarinin olmazsa olmazlarından perspektiften de yoksundur resmi. Yine Türk tezyini sanatlarındaki gibi başta lale olmak üzere çeşit çeşit çiçek desenleri ve oryantalist çizgiler ile dekoratif bezemeler, simetri ve tekrarlar resmini öylece çevreler.

Demek ki keramet şövalede değilmiş

Bir Cumartesi günü sanatçının eşi Suna hanım ile oğlu Celal Abaç görüşme talebimi büyük bir nezaketle karşılayarak beni evlerine kabul ettiler. Salondaki kütüphanede ‘Palasar’ın iki ciltlik Türk resim tarihini anlatan kitabına gözüm ilişiyor. Duvarda, sanatçının klasik döneminde yaptığı resimlerinden ikisini görmek mümkün. Yanıbaşında biri büyük, diğerleri daha küçük ebatlarda Karagöz resimleri asılı. Uzun koridordan geçerken başımı hafifçe öne eğerek Abaç’ın resimlerini selamlıyorum. Birara fantastik figürlerin ve yaratıkların olduğu resimlere takılıyor gözüm. Suna Abaç ekliyor: “Nuri Akademi’de öğrenci iken bir kadının tramvayın altında kalışına tanık oluyor. Bu olay, onu öylesine etkiliyor ki, bir dönem adeta üzerine ‘karabasan’ çöküyor.” ‘Sırat köprüsü’, ‘Yedi Uyurlar’ gibi endişe ve korku yaratan fantastik resimler o dönemin eserleri olsa gerek. Sonrasında bu resimler boya tekniği fazla değişmeksizin ‘Yaralı Savaşçı’, ‘Bereket Tanrıçası Kibele’, ‘Hitit’li Kutsal Bakire’ ve ‘Selçuk Kartalı’ gibi mitolojik figürlere dönüşmüş. Zihnim karmakarışık olmuşken, birden iç içe açılan iki odadan oluşan sanatçının atölyesine geçiyoruz. Masanın üzerinde çeşit çeşit resim solüsyonları ile üzerinde boya, kurumaya yüz tutmuş boy boy fırçalar ve bir ‘Pebeo’ yağlıboya tüpü. Masanın köşesinde Önder Aydın imzalı Nuri Abaç portresi. Birden sanatçının şövalesine hayretle takılıyor gözüm. O devasa, büyüleyici resimlerin bu mütevazi şövaleden çıktığına inanmanın güçlüğüyle mırıldanıyorum: ‘Demek ki keramet şövalede değilmiş!’ Nuri Abaç’ın genç sanatçılara verdiği karşılıksız destekten konu açılınca söz ressam Ahmet Yeşil’e geliyor. Suna Hanım, Abaç’ın Ahmet Yeşil’in ilk resimlerini gördüğünde klasik manzara resimlerini bir kenara bırakmasını ve yaptığı ‘ip’li resimlere sımsıkı sarılmasını salık verdiğini anlatıyor. Ahmet Yeşil, Suna hanıma taziyesini iletirken “ben babamı kaybettim” diyerek üzüntüsünü dile getirmiş.

Figürler, ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi hep ‘yan bakar’lar

Şimdi dilerseniz, gelin, Nuri Abaç’ın resimlerini yorumlamaya çalışalım. Abaç’ın resimleri sanki boşlukta asılı gibidir. Yer nerede başlar, gök nerede biter, belli değildir. İnsan başta olmak üzere hertürlü canlı varlık resmin birer figüranıdır. Ortaya serilmiş mindere benzer bir zeminin üzerinde sanki bir oyun - ‘ortaoyunu’ oynanır gibidir. Abaç, oyunun kurgusunu sürekli değiştirdiği gibi zamana uydurmakta da direnmez. Anlatımın yalınlığına rağmen figürler hep bir devinim halindedir. ‘Boğaz gemisi’ gibi en hareketsiz resimlerinde dahi insanlar kamaralardaki pencerelerden o kocaman, o kara gözleriyle bakışmayı ihmal etmezler. Neredeyse tüm resimlerinde ‘Karagöz’ün Konağı’ndakine benzer göz göz pencerelerden, odalardan yay gözlü figürler profilden gözlerini dikmişlerdir. Figürler, geleneksel gölge oyunu ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi hep ‘yan bakar’lar. Bir Abaç resmi bulamazsınız ki, figürler karşıdan size baksın. Onlar, sanki sizden habersiz kendi oyunlarını oynamakta, kendi masallarını yaşamaktadırlar. Ama bunlar masal gibi görünse de, yaşamın kendisi kadar gerçektir.

Gemilerin, vapurların, balıkçı motorlarının peşisıra koşmuş, İstanbul’dan Bodrum’a, Bartın’dan Keban’a kadar uzanmış, yorulduğunda bir kafede veya bir restoranda soluklanmış, neşelenmek için gün olmuş saz alemine gün olmuş bir düğüne konuk olmuş, özgürlüğü hissetmek için bazen bir balona, bazen bir zepline binmiş, bazen de bir uçağın kanatlarına tutunmuştur. Kimi zaman da kanatlı bir atın sırtında göğe yükselmiştir. Tıpkı, şimdi yaptığı gibi! Ördekli uçak, iki balonlu gemi, at başlı gemi, beyaz kuğulu gemi gibi fantastik taşıtlar keşfederek düşlerinin perdesini aralamayı da ihmal etmemiştir. Güvercinler, kediler, balıklar ve beyazlı-siyahlı, yeşilli-kırmızılı renk renk kuğular narin narin süzülür durur resminde Abaç’ın. Acaba ‘Kuğulu Park’ın evine olan yakınlığı mıdır bunca kuğuyu resmine taşıması? Suna Abaç ile konuşurken bu sorumun da cevabını öğreniyorum. Abaç sık sık Kuğulu Park’a gider ve kuğuların eskizlerini çizermiş. Rahmetli Cihat Burak’ı düşününce mimar çıkışlı ressamların vazgeçemedikleri bir özelliği olarak düşündüğüm çizgiye de dört elle sarılmıştır Abaç. Bir mimar edasıyla ‘kılı kırk yararak’ inşa ettiği resminden geometrik biçimler ve çizgiler eksik olmadığı gibi, laleler ve sarmaşıklar da resmini süslemekten geri durmaz. Taşıtların tekerlerinde olsun, denizin dalgasında ya da kuşların kanatlarında bezeme sanatında kullanılan çizgilerden ve simetrik tekrarlardan asla vazgeçmez. Eleştirmen Önder Şenyapılı “Abaç’ın resimlerindeki mimari ‘denge’, bir kemeri ayakta tutan ‘kilit taşı’ gibidir” diyerek Abaç resminin kurgusunun ne denli sağlam temellere dayandığını vurgular. Coşkunun yanısıra müzik ve eğlence de hiç eksik olmaz Abaç resminden. Sazlar mı çalınmaz bahçelerde! Kemandan viyolonsele, saksafondan klarnete, tefden davula, zurnaya varıncaya dek, tıpkı resimlerinde olduğu gibi bir çokseslilik hakimdir. Resmin içinde müziğe karşı bunca duyarlılık ‘acaba 1954’lerden - ‘Akkahve’ yıllarından gelen bir dışavurum mu’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Derken, Abaç’ın Mersindeki ilk gençlik yıllarından arkadaşı öykü yazarı İlyas Halil imdadıma yetişiyor ve o günlere - ‘Akkahve’ yıllarına atıf yaparak “Nuri’nin çaldığı renkleri, Haşmet’in* parklardan topladığı boyaları buldum terasta. Celal Çumralı’nın şiirden yarattığı kız aralarındaydı. Kodallı’nın eline alıp çaldığı saz deniz yakındı” diyerek soludukları kültür-sanat havasının yoğunluğunu anlatıyordu bir yazısında. Ve devam ediyordu: “Nevit kıyıların sesini, kumların, çakıl taşlarının hışırtısını kucaklamış denizi saz gibi çalıyordu. Kuşlar bulutlar dansediyordu mavilerin içinde.” Evet, sonraları besteci, kompozitör olarak ün salacak Nevit Kodallı idi İlyas Halil’in bize ünlediği kişi. Kimbilir, belki de Kodallı’nın tılsımlı tınısıydı yıllar sonra Abaç’ın resmine yansıyan.

‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı’

Aradan yıllar geçmiş, dün yerini bugüne bırakmıştı. İlyas Halil ‘eskidendi, çok eskiden’ dedirtircesine anlatıyordu ‘Temmuz Çakıl Taşları’ adlı öyküsünde: “2004 yazı Mersin’deyim. Şiirin, renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç. 1954 yağmurları yağmıyordu artık geçtiğimiz sokaklara. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım. Petunya saksıları boştu. 1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hala o günün mavi lekesi duruyordu. Nuri Abaç Ankara’dan haber salmıştı.. ‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’in saçını dağıtacak rüzgarı bulamıyacaksın. Renkler, kokular göçtü’ dedi.”

Renkler, kokular göçmüştü ya bir kere. Belli ki, küsmüştü Nuri Abaç. Renklerin boyamadığı, kokuların sinmediği bir dünya, artık eski dünya değildi. Bugün, umarsızca dünü iteklemiş, ona sırt çevirmişti. ‘Ayrılık vakti geldi’ diye düşünmüştü Nuri Abaç. O da renkler, kokular gibi göçtü aramızdan. Ama resimlerini bıraktı bize. Mutluluğunu, umutlarını, coşkusunu bıraktı bugüne. Kimbilir, ‘gün olur, belki ararsınız’ diye...

Nuri Abaç ile sağlığında tanışma fırsatı bulamamıştım. Belli ki, ben de dünün değerini kavrayamamışım! Ama şimdi farkındayım. Hadi ben kavrayamadım, diyelim; peki ya medya? Bırakın ‘kültür-sanat’ köşelerini, tam sayfa yazsalar dahi sığdırabilirler mi onun tomur tomur açan, renk kokan engin dünyasını. Umarım, bu yazımla bir nebze olsun affettirebilirim kendimi Nuri Usta’ya. Her ne kadar sürç-i lisan ettim ise affola...
Gözleri hiç kapanmayacak Nuri Abaç Usta’ya saygılarımla.

Alaattin Bender
www.alaattinbender.com

Not: Bana evlerinin ve sanatçımızın atölyesinin kapılarını aralayarak, acılı günlerinde zaman ayırmak nezaketini ve metanetini gösteren Sn. Suna Abaç ile Sn. Celal Abaç’a sabır dilerken sonsuz şükranlarımı sunar, sanatçımıza da tanrıdan rahmet dilerim.

Haşmet *: Haşmet Akal (1915-1963) isimli ‘Yeniler’ Grubu içerisinde yer almış ünlü bir ressamımız.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

....gözleri hiç kapanmayacak olan bir sanat ustasının resimlerinde, tek gözü bize bakan kahramanlarının, diğer gözlerinin de onun hayatındaki katmerli rengarenk dünyasına baktığını bir kez daha hissetmiş oldum yazınızla... hayatına ve izleyicisene ayrı ayrı bakabilen, kuşbakışı resimlerin ustasını anlatmaktaki emeğinize sevgilerimle.....

ilke Veral Coşkuner 
 02.04.2008 13:40
Cevap :
Her zamanki gibi anlamlı ve içten yorumunuz için tekrar teşekkürler Sn. İlke Veral. Nuri Abaç'a bu yazımla umarım vefa borcumu ödeyebilmişimdir. Çünkü hala onun masalsı resimlerine bakarak ruhumuzu dinlendiriyoruz.  02.04.2008 15:56
 

Farklı bir tarz sahibi. Yazdığınız gibi masalımsı da diyebiliriz. Ben biraz karikatürize edilmiş, çocuksu buldum resimlerini. Allah rahmet eylesin. Ekrem Kahraman 'ın resimlerine ise bayılıyorum. Bir blogumda ona yer vermiştim.

Ayhan Özkan 
 01.04.2008 16:00
Cevap :
Yorumunuz için teşekkürler. Maalesef sizin de Van Gogh yazınızda söylediğiniz gibi sanatçıların değerlerini nice sonra anlayabiliyor toplumlar.  01.04.2008 17:39
 

Türk Resim Sanatı'nda öz kültüründen beslenen çok az sanatçı arasında hayallerini bu topraklardan tuvale aktaran rahmetli sanatçımız Nuri Abaç'a rahmet , size ve ailesine sabır diliyorum. Ne güzel şey, eserlerle ve üretken bir yaşamla anılmak. Abaç için yazdığınız bu güzel yazı için sizi gönülden kutluyorum. Sevgilerimle

Bülent Göncü 
 01.04.2008 11:39
Cevap :
Sevgili Bülent GÖNCÜ, Gerçekten de Abaç, belki çoğumuzun sırt çevirdiği geleneksel sanatlarımızdan beslenerek oldukça özgün bir sanat dili yakalamış usta bir ressamımız. Hem sanatına, hem de yaşına hürmeten ben de kendi adıma sanatçımıza borcumu bu şekilde ödemek istedim. Gerçekten de sanatçıların ürettikleri eserler ömürlerinden çok daha fazla yaşarlar. Tanrı sanatçıları korusun. Bu övgü dolu satırlarınızı benimle paylaştığınız için de size ayrıca teşekkür ederim. Alaattin BENDER  01.04.2008 11:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 8805
Kayıt tarihi
: 21.11.06
 
 

1990-1994 yılları arasında T.M.O. Plastik Sanatlar Atölyesi'nde Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster