Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ekim '11

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
365
 

"Beni iyi dinle! Beyoğlu yok artık!"

"Beni iyi dinle! Beyoğlu yok artık!"
 

Bir zamanlar İstiklal Caddesi...


“Beni iyi dinle. Beyoğlu yok artık! Güzel bir rüya gördün. Uyan şimdi...”

Uykumun en derin yerinde önemsiz bir nedenden ötürü uyandırılmaktan hiç hazzetmem. Arayan kişinin önemli bir nedeni olmasa, zaten bu saatte aramayı göze alamazdı. Telefonu açtığımda kulağıma gelen o tanıdık tedirgin ses, gençliğimin bütün hatıralarının sona erdiğini söylüyordu.

“Neler oluyor?” dedim. Gece vakti uyandırılmış olmak sinirimi bozmuştu. “Kar yok, tramvay kupkuru, cadde geniş, sokaklar tenha...” dedi fısıltıyla.

Dostumu çok iyi tanımıyor olsam, pimpirikli oluşuna verir, güler geçerdim. Ancak o, annesi kadar sevdiği Beyoğlu’nun katledilmiş olduğunu düşünüyor, “Artık anne kokusu alamıyorum, şimdi çok güçsüz ve kendime güvensiz biriyim” diyordu. Bu tavır, meselenin oldukça ciddi olduğunu anlamama yetti de arttı bile.

Kafasına her estiğinde dünya meşgalesinden uzaklaşıp anılarına gömülmek için geldiği yeri paramparça etmişler, dostumun dediğine göre. Taksim-Tünel tramvayı karlar üzerinde giderken, ağaçların altında soğukları sıcacık yapan adımlar atılamıyormuş artık. Bir Paris, bir Roma, bir Londra gibi değilmiş İstanbul şimdilerde. Müslüman bir toplumda insanların günah işleme özgürlüğüne hoşgörüyle bakılan bir yeri viraneye çevirmişler.

“Her şey güvenlik bahanesiyle yeni bir şeyler yapma girişimi sonucu başladı” dedi dostum. Fakat anlattığı onca şeye rağmen İstiklal Caddesi’ne esrarlı bir atmosfer sağlayan o güzelim ağaçların neden katledildiğine bir cevap alamadım. Caddenin aydınlatılması önceki duruma nispeten iyi olmuştu gerçi. Binadan binaya çekilen halatlar ve üzerine yerleştirilen ışıklar... Daha parlak bir İstiklal olmuştu. “İyi oldu, demiştik! İşte özlediğimiz belediye!” Hem bununla birlikte karanlıkta insanların çantalarını-telefonlarını alıp kaçan çocukların sayısı azalmıştı. Kapkaç gözle görülür duruma gelmişti çünkü...

Yapılan iyi bir iş, daha sonra hayatımıza girecek kötülüklerin fitilini ateşlemiş ne yazık ki... Dostum, İstiklal Caddesi’nin simgesi haline gelen ağaçların sökülmesiyle, kalbinden bir şeylerin kopup gittiğini belirtti. Haklıydı. Onunla ve bizim çeteyle ağaçların arasından Galata’ya doğru giden yolda yürürken, gençliğimizin en tatlı anlarını yaşamıştık. Tramvay geçerdi caddeden, hele bir de kalabalıksa Taksim, tıkanırdı her yer. Hayat işte burada güzeldi. Yürümek için bile birkaç dakika beklerken gülerdi insanlar...

“Esnafla konuştum” dedi dostum, “Belediyenin yaptığı yenilikler(!) bunlarla sınırlı kalmadı...”

Ağaçlar söküldüğünden beri Beyoğlu’na gitme isteğini kaybetmiş olan bana ilk başta bir şey ifade etmeyen bu cümle, ‘rüyalar diyarı’nın son ahvaline dair malumat alma arzumu alevlendirdi birden.

“Ne yaptılar ki?” diye sorma hatasına düştüm. Keşke sormasaydım..

“BU İŞLER SAÇ UZATMAYA BENZEMEZ DEMİRCAN...”

Kemal Tahir’in Devlet Ana’sında Demircan’ı öldürmüşlerdi. Söğüt çayırlarında Rum kızı Lila’ya olan aşkını haykırırken arkasından oklamışlardı onu. Kendine ‘şovalye’ pozu veren Notüs Gladyus ile Türkopol Uranha, Demircan ile Lila’yı en mutlu anlarında canından etmiş, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkmasını sağlayan olayların belki de fitilini ateşlemişlerdi.

“Romanları geç” dedi dostum, “Gerçek dünyaya dön artık...”

Anlattığına göre, bir kandil gecesi Beyoğlu’nda turlayan beyefendi, burada hiç de hoşlanmadığı bir olayla karşılaşmış. Sokak arası meyhanelerinden birinin kaldırım üzerindeki masasında oturan bir sarhoş, beyefendiye doğru kadeh kaldırmış, “Kandil geceniz mübarek olsun” demiş ona. Beyoğlu sakini sarhoşun yaptığı bu yakışıksız hareket ne yazık ki, Taksim’in şimdiki ıssız haline zemin hazırlamış.

Dediklerine göre ‘beyefendi’, sokakları süsleyen bütün masaların kaldırılması emrini vermiş. Yakınlarının anlattıklarına bakılırsa, kandil gecesi karşılaşmış olduğu edepsiz durumun öcünü almakta kararlıymış. Verdiği emirden geri dönüş yokmuş. Sarhoş birinin yaptığı saygısızlığın faturasını bütün İstanbullular ödemeliymiş.

“Yok canım, bir ufak olayın sonucu değildir bunlar. Beyefendi vicdanlı bir insan, hem de İstanbul’da büyümüş biri o...” dedim dostuma. İstanbul’da yaşamanın, İstanbul’da eğlenmenin ve İstanbul’da ağlayabilmenin ne demek olduğunu bilen biri, Beyoğlu’nun da, İstiklal’in de kadrini kıymetini bilmelidir çünkü. Bilmemesi mümkün değil.

Zira en çok beyefendi bilir ki, Beyoğlu, Osmanlı’dan beri yüzlerce yıldır kültürlerin kaynaşma noktası. Bu topraklarda hayat bulan medeniyetin üç ayağından biri olan Taksim’i birdenbire kurutmaya çalışmanın ne alemi var şimdi?

Görüşlerimi beğenmediğini çabuk belli etti dostum; “Kişisel bir mesele haline getirmiş. Olay sandığın gibi değil” dedi.

Ve devam etti. İçi dolmuştu besbelli...

“Esnafla konuştum. Belediyenin izin verdiği ölçülerde ‘dükkan dışına masa koyma’ uygulaması yıllardır sorunsuz işleyen bir sistemdi. Ama esnaf, kendilerine sunulan iyi niyetin suistimal edildiğini kabul ediyor. Belediye dükkan dışına ‘1 metrelik masa koyabilirsin’ demişse, esnaf bunu 2 metreye çıkarmış. Bir sokağın iki yanındaki dükkanlar aynı şekilde davranınca, vatandaşa yürüyebilmesi için ancak yol ortasında ‘tek kişilik’ yer kalmış. Bu da, sokaklarda yoğunluğa yol açmış. Şikayetlere neden olmuş tabii. İşinden çıkıp evine giden bir adamın ceketine, İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarından geçerken ‘haydari’ bulaşır olmuş. Masalar iyice birbirine girmiş, yürüyecek yer kalmamış...”

Dostumun bu sözlerini duyunca bir an için masa yasağına destek veriyor sandım. Fakat içinin kan ağladığını anlamam uzun sürmedi. Bu yasak, İstiklal’i bitirmişti. ‘Cafe’ kültürü kalmamıştı artık.

İçeride sigara yasağı, dışarıda masa yasağı derken, İstanbul sevdalılarının oturup da bir güzel gazete okuyabilecekleri tek bir alan kalmamıştı. Belediye ile esnafın belli kurallar üzerinde anlaşmaya varmasını istiyordu dostum. Bu sefer ‘1 metre’ ise ‘1 metre’... Kurallara uymak şart olmalı... Belediyeye işgaliye ücretlerini ödemek koşuluyla tabii...

“Beyefendiye uygun bir dille anlatmıyor mu kimse acaba?” diye sordum.

“Müşterilerini kaybetmek istemeyen esnafın bazen dışarıya masa koymak zorunda kaldığı, hemen ardından polislerin zabıtayla birlikte gelip masaları-sandalyeleri kamyona yükleyip götürdüğü bir ortamda hangi ‘uygun dil’den bahsediyorsun?! Polis neredeyse müşterileri bile gözaltına alacak!” diye çıkıştı dostum.

“İstanbulluların İstiklal’ini harcadılar” dedi ve ekledi sonra: “Uyan artık...”

“Kandil gecesi kadeh kaldıran sarhoş adına özür dilesem, kaldırmaz mı bu yasakları? Bu kadar zalimleşmek ona yakışmaz hem, onun beyefendiliğine yakışmaz... Özür dilesek olmaz mı?” diye sordum telefondaki yorgun adama.

“Türkiye’yi değiştirmesi için oyumuzu ona vermiştik” diye cevap verdi dostum hüzünle. “Sözünü tuttu, değiştirdi de... Ancak, ülkenin kötü zamanlarında anılarımıza kazınan o güzel yerler bir bir elimizden kayıp gidiyor şimdi. Ne olacak halimiz?”

Ne demek istediğini hemen anlamıştım. Gariban diyarımız vardı bizim. Gece vakti gidip sabaha kadar sahilde ‘ucuz çay’ içebildiğimiz mekanlarımız vardı. Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nin önündeki ‘hasır’ çayhaneleri, bir zamanlar öğrencilerin Boğaz manzarası eşliğinde ucuza çay içebilecekleri yegane mekandı. Vapur yanaşırdı iskeleye, hırçınlaşan dalgalar elinde çayıyla gülümseyen tüm gençleri ıslatırdı. Ne güzel günlerdi. Türkiye’nin durumu alabildiğine kötüydü ama hayatımızda yer etmiş bu birkaç sıcacık mekan, yaşamın bütün hüzünlerini unutturuyordu.

Güvenlik kaygılarıyla çayhanelerin kapatılmasını ilk başta makul karşılamıştım. Ama bu İstiklal meselesi... Bardağı taşırmıştı artık... Gençlerin doyasıya gezebileceği, sosyalleşebileceği kaç yer kaldı Allah aşkına!

“Aloo! Orada mısın?” diyen sesle irkildim birden. Dalıp gitmişim çünkü.
Telefonun şarjı bitmek üzereyken, “Oyumu yine aynı partiye vereceğim, ancak çok derin ah ediyorum beyefendiye, bilesin” dedim.

İnsana İstanbul’da yaşadığını hissettiren birkaç küçük keyif ortamının içine tükürüyor bu herif! “Türkiye için iyisin ama İstiklal için değilsin” diyesim geldi. Dostum “Hadi sana iyi geceler. Anlatmak istediğimi anlattım sanırım” dedi. Telefonu kapattı.
Uykum kaçmıştı.
O gece bir türlü uyuyamadım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2285
Kayıt tarihi
: 08.10.11
 
 

O, Sıkıyönetim Kahramanmaraş'ında doğup 28 Şubat gölgesinde İstanbul'a geldi. Beyazid'da 'Gazetec..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster