Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ocak '16

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
194
 

"Benim özgürlüğüm tutsaklığımdan gelir"

"Benim özgürlüğüm tutsaklığımdan gelir"
 

 

Nazım Hikmet, İbrahim Balaban... Bunlar tarihimizde destan insanlar... Nice destan insanlar var ki yönetimlerin vurduğu yerden kalkıp destanlarını yazmaları nice vakit alıyor. Ama değerli insanın sonunda altın gibi değeri anlaşılıyor. Unutmayalım ki, onları değerli kılan sanatlarıdır... Minnet onlara; bu güzel yazı için de teşekkürler size.”   

 Erdal Ceyhan

 

         Bayanlar, baylar!

         Beyler, hanımlar!

         Başlıktaki sözü okuyup geçmeyin hemen. Laf olsun diye söylenmemiştir, o söz.

         Ve bu sözü söyleyebilen pek az insan olmuştur, bu dünyada. Onun için, hep birlikte düşünelim mi biraz?

         “Tamam, düşünelim de… Önce şunu söyle sen bize: Kim söylemiş bu sözü? Ne zaman söylemiş? Nerde söylemiş? Kime söylemiş? Niçin söylemiş?” diyorsunuz, öyle mi?

         Haklısınız, sorularınızı cevaplandıracağım elbet. Ama izin verin, çok kısa bir gazete haberi okuyayım; ben size önce:

         Tayland Kralı Bhumibol Adilyadej’in 17 yaşındaki köpeği Copper yaşlılıktan öldü. İki hafta önce Tayland’da bir inşaat işçisine ‘Kralın köpeğine hakaret ettiği’ gerekçesiyle 37 yıl hapis istemiyle dava açılmıştı.” (Posta Gazetesi, 29 / 12 / 2015)

         Gazete haberi bu kadar… Bir de yanında, kral hazretlerinin köpeğiyle birlikte çekilmiş renkli bir resmi…

         “Ne var bu haberde! Gayet normal…” diyorsanız, aynı görüşteyiz:

         Çok ayıp etmiş, Taylandlı o inşaat işçisi. Cahilin biriymiş demek ki! Okuyup yazmış, mektep medrese görmüş biri olsaydı, kralın köpeğine hakaret eder miydi?

         Ben, şunu da öğrendim ki bu haberden, demek ki Tayland, cumhuriyet değil ama demokratik bir ülke! Ve de bağımsız mahkemeleri var! Ve o bağımsız mahkemelerde görev yapan savcılar, hâkimler, hiç kimseden emir almadan, insan haklarını olduğu gibi, hayvan haklarını da koruyorlar!

         Bakınız işte, savcı:

         “Sen hangi hakla, kralın köpeğine hakaret ediyorsun, be cahil?” diye soruyor. Ve mahkeme başkanına:

         “Bu suçluya, kanunlarımızın öngördüğü 37 yıl hapis cezası verilmesini arz ederim.” diyor.

         Mahkeme heyeti, o vatansever savcının arzusunu yerinde görecektir mutlaka. Kralın köpeğine hakaret eden bir inşaat işçisi için, 37 yıl hiç de çok değil. Yatsın elbette!

         Sen bir köpeğe nasıl hakaret edersin be adam? Üstelik o köpek kralınsa!..

         “Yahu Erkan! Türkiye nere, Tayland nere?.. Nasıl duysun adam seni? Uzak diyarlar yerine, bizden bir örnek verseydin ya!” mı diyorsunuz?

         Aa!.. Doğru söylüyorsunuz valla. Alın öyleyse, bizden bir örnek. (Yine, Posta Gazetesi, yine 29 Aralık 2015)

         “Çorlu’da ‘155 Polis İmdat’ı arayan bir kişi, inşaat işçisi F.E.’nin (17) Facebook sayfasından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiğini ihbar etti. Harekete geçen polis, F.E.’yi sosyal paylaşım sitesindeki incelemenin sonunda oturduğu Hürriyet Mahallesi’ndeki evinde gözaltına aldı. Tutuklanan F.E. Tekirdağ Kapalı Cezaevi’ne konuldu.”

         İki haberde de benzerlikler var. İlkinde, hakaret edilen kralın köpeği 17 yaşında. İkincisinde, hakaret eden 17 yaşında… Her iki haberde de hakaret edenler, ne hikmetse, inşaat işçisi…

         İlk haberde, kralın köpeğine hakaret eden inşaat işçisini kimin ihbar ettiği belirtilmemiş. Sanırım ki, vatanını seven, bayrağını seven, milliyetçi ve duyarlı bir Taylandlı ihbar etmiştir! Ve mutlaka, o inşaat işçisi gibi cahil biri değildir o!

         İkinci haberde, bu ihbarı yapanın bir yurttaşımız olduğu özellikle belirtilmiş. “155 Polis İmdat” hattının bu tür ihbarlar için olduğunu bilmiyordum. Öğrenmiş oldum böylece.

         Demek ki, ihbarı yapan benden daha bilgili, daha milliyetçi, vatanını ve bayrağımızı benden daha çok seven bir yurttaş!

         Polisimize de helal olsun! Hemen gereğini yapmış. Savcımız, hâkimimiz de öyle…

         Yasalarımız gereği “suçlu” demesek bile, sanık içerde şimdi. Oh be! Yatsın, yatsın da aklı başına geldin keratanın! “Küçükken ezeceksin yılanın başını.”  Değil mi ya! Çok zor olur sonra.         Sen bir işçisin. Bir inşaat işçisi hem de. Ve henüz 17 yaşındasın. Siyaset senin nene gerek be çocuk?

         Milyonlarca insanımız işsiz gezerken bomboş, bak, senin bir işin varmış. Kürek nasıl tutulur, temel nasıl kazılır, harç nasıl karılır, duvar nasıl örülür, sıva nasıl yapılır bunları öğrenmek varken, sana ne elin beş keçisi, üç oğlağından? Sana ne Başbakan’dan, Cumhurbaşkanı’ndan?

         Ne zamandan beri çoluk çocuk işi oldu siyaset? Düşünsene bir an; üç-beş kişilik bir aileyi bile yönetmek ne zor! Milyonlarca ailenin bulunduğu bir ülkeyi yönetmek kolay mı?

         Hele biraz yatsın, tecrübeli âbileri gibi, o da öğrenecek elbet, dünyanın kaç bucak olduğunu.

         Böyle haberlerde sanık adının açıkça yazılmamasını doğru buluyorum. Yanlış olan şu: Sonradan “suçlu” olduğu yüzde yüz kanıtlanacak olan “sanık”ları ihbar eden “vatanseverler”in adını yazmıyorlar. Niçin ama?

         Ben, sıradan sade bir yurttaş olarak, o yüksek sorumluluk bilincine erişmiş yüce milliyetçi yurttaşımın kim olduğunu öğrenmek istiyorum! Hakkım değil mi bu benim?

         Ben derim ki, böyle yurttaşlarımıza özel törenlerle madalyalar takılmalı, yükte hafif pahada ağır ödüller verilmeli!

         Verelim ki, başka yurttaşları da böyle yapmaya özendirelim!

         Unuttuğumu sanmayın sakın, başta verdiğim sözü. “Kim demiş, ‘Benim özgürlüğüm tutsaklığımdan gelir’ diye? Ne zaman demiş? Nerde demiş? Niçin demiş?” diye sormuştunuz ya.

         Sıra ona geldi şimdi:

         16 yaşında hapse düşen Ressam İbrahim Balaban, üç buçuk yıl yatıp çıktıktan sonra, evlenir. Aldığı kızda gözü olan biri ile dövüşüp öldürür onu. (1942) Böylece tekrar cezaevine döner. Bu kez on yıl ceza giyer.

         Usta – çırak ilişkisi ile Nâzım Hikmet’ten yalnız resim dersi değil tarih, coğrafya, felsefe, mantık ve sosyoloji dersleri de alır.

         Yaptığı resimlerle toplu sergilere katılır. Bunlardan birçoğu beğenilir, satılır.

         Ve işte böyle bir zamanda, babasının vurulup öldürüldüğünü öğrenir. İntikam ateşiyle yüreğinin yandığı bir gün, bunu fark eden Nâzım Hikmet:

         “Bak, Balaban evladım, babanın intikamını almakla, onu diriltemezsin. Ama şu resimleri yapan sen, büyük bir ressam oluyorsun. Sen yaşantına dair resimler yaptıkça, Türk milletini tasvir ettikçe, “Bu resimleri yapan Hasan Başçavuşun oğlu” diyecekler. İşte o zaman babanı yaşatmış olacaksın. Söz ver bana! Vurmayacaksın, resimler yapacaksın, değil mi?” (*) der ve söz alır Balaban’dan.

         Bir başka gün:

         “- Sen İmralı’ya ne zaman gideceksin? Asri Cezaevi’ne gitme hakkını kazanmadın mı?” diye sorar.

         Balaban, çoktan kazanmıştır bu hakkı. Ama gitmek için başvurmamıştır. İmralı’ya gitmek Nâzım’dan ayrılmak demektir çünkü. Bunu öğrenince Nâzım, “Hayır, senin ihtiyacın yok artık bana. Mademki, burada kalırsan sekiz yıl yatacak, oraya gidersen dört yıl yatıp çıkacaksın; git, mutlaka git” der.

         Dahası:

         “- Sen sen olduktan sonra, her yer usta dolu. Bir gün evvel çıkmaya bak. Özgürlüğe kavuş bir gün önce” diye ısrar edince, Balaban da istemeye istemeye razı olur.

         Ve bir sabah erkenden, İmralı’ya gidenlerin adları okunurken, merdivenlerden inerken görür “Usta”sını:

         “- Seni de uyandırdık konuşmalarımızla. Ama iyi ki uyanıp da geldin, seni bir kez daha görmüş oluyorum en azından.” der.

         Nâzım’ın cevabındaki güzelliğe bakın:

         “- Hayır, ben zaten uyanıktım. Seni yolcu etmeden bırakır mıyım? (Gökyüzüne çevirir yüzünü)Yıldızlara bak! Şu, Sabah Yıldızı… Samanyolu kaybolmak üzere…  Ne zaman yıldızlara baksam, tutsaklığımı daha çok duyarım içimde… Senden ayrılmak hepsinden zor gelecek.”

         “- Keşke gitmeseydim.”

         “- Daha çabuk kavuşacaksın özgürlüğüne, gitmen lâzım.”

         “- Ya sen? Sen ne zaman kavuşacaksın özürlüğüne?”

         “Kim söyledi? Ne zaman söyledi? Nerde söyledi? Kime söyledi? Niçin söyledi?” diye merak ettiğiniz başlıktaki o cümleyi, Nâzım Hikmet burada söylüyor işte:

         “- Benim özgürlüğüm tutsaklığımdan gelir.” (*)

         “İbrahim Balaban adam öldürmüş, 10 yıl ceza veriyorlar, Nâzım hikmet şiir yazmış, 28 yıl… Bu ne biçim adalet?” derseniz, cevabım şu:

         “Benim özgürlüğüm tutsaklığımdan gelir” diyen bir adama 28 yıl çok değil, az bile!

                                                                         Hüseyin Erkan

                                                e-posta:huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*)Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl (İbrahim Balaban, Berfin Yayınları, İstanbul 2003)

 

 

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster