Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Nisan '22

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
15
 

"Bir mermiden son istek"

“Kendinizden başka hiç kimse size barışı getiremez” / EMERSON

SİPERİNDE, kızarmış gözleriyle, olgun üzüm sarısı buğulu dağları seyrediyordu asker. Ruhunda, tüm benliğini ters yüz eden sahneler batıp çıkmaktaydı. Bu tür durumlarda varlığını yitirir, sonra yeniden arayıp bulunca da, kendisini bu lanet ortamda tanımayı sürdürürdü. En yakındaki arkadaşıyla üç metre uzaklıkta olmalarına karşın herkes kendi korkusu içinde yaşardı burada. Akşamın dumanlı gizeminde, arkadaşının kağıt parçasına bir şeyler yazıp cebine koyduğunu gördü. Bu lanet şeyi sık yaparlardı; “eğer ölürsek” diyerek…Yemyeşil sessizlikten kan kırmızı kan kokusu yükselirken, hep iliklerine dek titrerdi asker. Ancak yine de başı dik, boyun kasları sert, bakışları keskin, silahını kavrarken tüm adaleleri torna ayarındaydı. Yine arkadaşı yeni aldığı bir mektubu okuduktan sonra namlunun altına sıkıştırmış, fısıldıyordu: – “Annem bazen beni deli ediyor ortak!” Asker, arkadaşının miğferine küçük bir toprak parçası fırlatarak yanıtladı: “Onların işi o! Hepsi de canım benim!” Minicik de olsa ürkek coşkularla bir neşe patlaması yaşadılar. Ancak son gülümseyiş, yanaklarından kayıp gitmiş, erken yaşta onlarca arkadaşı yitirmek, ölümü hepsine aşağılatmıştı. Ağustos kaynarında, avuçlarındaki metalin donmuşluğunu duymak; diri damar çeperlerine saplanan kırık hayalleri, deli akan kanında yüzdürüyordu.

“Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur” / VICTOR HUGO

DİLEKLERİNE böyle başlar: -“ Allahım! Sen; eğer sen uygun görürsen…” Şöyle sürdürür: -“ Hemen bu dağın serinliklerinde ya da gölgeliklerinde, kaya arkalarında, belki de bir yerlerinden sızan incecik pınarın kenarında; ama elimde bu kahrolası silah olmadan uzanmak istiyorum biraz. Ağzımda taptaze bir çimen parçasıyla, kırılmayacak hayaller üretmek, sevdiklerimi düşünmek ve sonunda mutluluk soluyarak bebekler gibi uyumak.” Ve duasını gittikçe yayılan bir hüzünle bitirirdi: “Anama kavuşmaktan bile umutlu değilim. Hoş; hasretin bittiği anda çöken mutluluk korkutucu olabilir. Artık yaşam için değil de yalnızca düş görmek için yaratılmışım gibi geliyor bana! İzin ver de bunları yapayım! Allahım!” Gerçekte sıradışı dua ederdi. O andaki gönül dileği tüm güzelliklerden ince farklarla ayrılıp süslenirdi.Öğretmenevlerine, okullara, hastanelere, dükkanlara, halka, turistlere saldıracak kadar da tek hücreliydiler. Ama olan; askere ve arkadaşlarına oluyor, o güruh yüzünden ölüyorlardı. Üzerlerine çöken gecenin, tüm korkunçluğuyla toprağın altına saklanmaya çalıştığını hissetti asker. Neredeyse gökyüzü yeryüzüne yaklaşıyordu. Varlıklar, uyuşuk zamanın sorumsuzluğu içinde uyurken ortam birdenbire karıştı. Ve karanlık; korkulu patlamalar ve sinsi sarı ışıklarla aydınlandı.

“Barış, hükümlerin en güzelidir” / MECELLE

KAHRETSİN, yaşamları yine askıya alınmıştı. Çakan aydınlıkta ilk farkettikleri sol yanındaki arkadaşının çevresinde bir şeyler yazıldıktan sonra buruşturularak atılmış kağıt toplardı. Çevredeki herşeyin anlamı bir saniyede değişmiş, gözkapakları ayak tabanları cayır cayır yanıyordu. Müfreze komutanının “ateş” komutuna bu tür durumlarda en son gelen nefret dürtüsüyle yine uydu. Hem ateş ediyor hem de küçük bir öğrenciyken yürüdüğü karlı okul yolunu düşlüyordu. Böylece serinliyor muydu ne! Sonra yine aydınlık bir mola anı oldu ve arkadaşının vurulduğunu gördü birden. Aynı anda da karşıdaki kalabalığın sıkışık siluetlerini algıladı: “Acımasız amip sürüsü sizi!” Kralın yol halısına basar gibi dar bir alanda yürüyorlardı. Nedir? Kötülüğün sınırları, iyiliğinkilerden çok daha dardır. Asker otomatiğini o “dar yol”a doğru ateşlerken bir sonraki aydınlatma fişeğinin ışığında üç celladı art arda devirdiğine tanık oldu.Kızgın namlulardan üzerlerine ölümcül yazgılar yağıyor, heriflerin uyuşturucu trafiği hasılatıyla aldıkları mermilerin her biri bedenlerine ulaşmaya çalışıyordu. Aklı arkadaşındaydı. Ona ulaşmak için ölmemesi gerekliydi. Yine nedir? Kötülüğün ölümle, iyiliğin ise yaşamla bağlantısı vardır. Ortalıkta kızıl kıvılcımlar dans ederken toprak parçaları önüne ne gelirse ona çarpıyordu.

“Ne iyi bir savaş vardır, ne de kötü bir barış” / BENJAMIN FRANKLIN

EN KORKUNCU el bombalarıydı. Ellerinde silahı, dirsek ve dizleriyle alçak sürünerek arkadaşının yanına ulaştığında kımıltısız bir donmuşluk hissetti. –“Hey kocaoğlan! Benimle kal. Hem daha anneni göreceksin ve yine delirtecek seni öğütleriyle.” Başının üzerinde iki mermi birbiriyle çarpıştı sanki. Eli boyundaki atardamarda, dikkati kapalı gözkapaklarında, arkadaşının ölümle yaşam gel gitlerini algılamaya çalıştı. Bu ülkenin, aşıkları üzerindeki tutkusu böyledir işte. Ölümüne de olsa o sevgili vatanın çekim alanından kurtulamazlar. Sonra giderek artıp iç parçalayan bir üzüntü, yüreğini sıkıştırdı. Yazıp yazıp buruşturduğu kağıttan mektup topları arasında herşeye veda etmişti.Kahretsin, kırkbeş saniye önce birlikteydiler. Silahını sırtına alıp başını dizine yatırdı, bir koluyla da omuzlarını çelenk gibi sardı. Sol göğüs cebinin üzerindeki yanık yırtık, merminin girdiği kanlı yeri gösteriyordu. Düğmeli cep kapağını aralayıp iki parmağını içeri uzattı ve kalın bir mektup yerine neredeyse küçük bir not kağıdı çıkardı. Kandan süngere dönmüş ince kağıdı zorlanarak, kahrolarak okuyabildi. Sevgili silah arkadaşı daha birkaç dakika önce ölümü hissetmiş ve canını alacak o lanet mermi için kağıda yalnızca üç sözcük yazmıştı: “Beni Tanrı’ya Götür!” / Levent ÜSKÜDARLI

“Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; kardeş olarak yaşamayı!” / MARTIN LUTHER KING

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 80
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 38
Kayıt tarihi
: 09.12.08
 
 

1951 / İstanbul. Öğretmen bir ailenin tek çocuğu. Sade bir düzen içinde soluk alıp veren o "eski ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster