Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ocak '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
2666
 

“Bitiremeyeceğin başlangıçlar yapmayacaksın!”

“Bitiremeyeceğin başlangıçlar yapmayacaksın!”
 

Yaptığım her şeyden sıkılmıştım. Yaşadığım şehir, beraber olduğum insanlar, ilişkilerim, en fazla da işimden. Ne yapacağımı bilmez bir durumda kollarımı kavuşturmuş, oturuyor bekliyordum. Bir ilham gelmeli ve hayatımı değiştirecek bu fikirle yollara çıkmalıydım.

Öyle ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Ben diyeyim beş yıl, siz deyin on yıl. Ama sonunda insan öğreniyor. Bekleyince gelmiyormuş. Oturduğum yerden kalktım, sonra tam karşıya geçip yıllarca bekleyip durduğum yere bakmaya başladım. Önceki süreci tam olarak algılamasam, orada da bir o kadar durabilirdim. Sorun mekânda ya da uzaydaki herhangi bir noktasal koordinatta olmak değildi. Aslında şu söylediğim şeyin de o an farkına varmış değildim ya... Sadece bakıyordum işte. Etrafımdakilerin beni izlediğini ve nereye varmaya çalıştığımı sorguladıklarını da biliyordum.

“Olsun!” dedim. "İzlesinler."

Beni on yıl içinde hep aynı kimlik ve davranış kalıpları içinde görmüşlerdi. Aramızdaki ilişkiler hep normaldi. Bütün bayram, yeni yıl vs. arifelerinde birbirimizi kutluyorduk. Sevinçli günlerimizde gülüşüyor, kızgınlık anında aynı şekilde kavga ediyorduk. Artık öylesine tanışıyorduk ki, kim neye nasıl tepki verir, düşünür; hangi futbol takımını tutar ve onu ne şekilde savunur, biliyorduk.

Böyle bir yaşam süreci içinde elbette çok şaşırdığımız zamanlar da olurdu. Çoğuna yapmacık, fazlasıyla abartma diyebiliriz. Çünkü hayret etme ihtiyacı duyuyorduk. En küçük olayı büyütmeli, konu üzerinde gereğinden fazla tartışmalıydık. Bunu da yaptık. Gerçek olmayan her şey, yaşadığımız sıkıntının derecesini biraz daha arttırıyordu.

Mesleğim gereği ısı enerjisiyle ilişki halindeydim. İki nokta arasındaki sıcaklık farkı büyüdükçe, birim hacimdeki hava kütlesine daha fazla ısı yüklenmesi gerekiyordu. Dış hava sıcaklığı düştükçe içerideki sıcaklığı aynı tutabilmek için ortama daha fazla enerji yüklemesi yapıyordun yani. Fazla yük ortamı ısıtıyor ve sonuçta boğuyor, azı da üşütüyordu. Biz bir üşüyor, bir de terliyorduk işte.

Sıkılıyordum...

Yıllar önce bir yerlere yazmışım.

“İnsanlar günlerine tarih koymadan yaşadıklarında, aslında o günü yaşamamış oluyorlar.”

O zamanlar günlük tutuyordum. Benim için önemli bir iş yapıyordum. Cümle, günlüğün içinden alıntı. Aslında içinde bulunduğum şu zaman diliminde ona yüklediğim anlamdan çok daha farklı bir düşünceyle yazdığıma hiç kuşku duymuyorum. On beş sene önce günlüğüme, yıllar sonra ben ne olacağım, sorusunu sormuştum. Günler damla damla benim hayat kovamın içine doluyordu. Biriktiriyordum. Hayatla çatışma halindeydim ve çevremde ne var ne yok, sorguluyordum. Kendi yaşamışlığımı ve haklılığımı ispat etmek için de günlüğün sayfalarında tartışarak yazıyor, tutanak tarzı tarihi bir belge haline getiriyordum o günü. Üzerine tarih attım mı, işte “yaşadım” diyebiliyordum.

Öyle itiraflarım vardı ki, başka birinin okuması durumunda benim için çok kolay, şizofren yorumu yapabilirdi. Kendimle alay ediyor, geçmişi tartışıp geleceğe anlamlar yükleyerek projeler üretiyordum. Çoğu ütopyaydı. Yeni Atlantis’i yazmaya koyulmuştum. Zaman zaman aşk soneleri yazıyordum. Tamamen platonik duygular içinde kendimin yarattığı, mektuplar yazdığım ve ona dışarıda da beden aradığım, bir sevgilim vardı. Adresi olmayan mektuplar yazıyordum, günlüğümün içinde. Elbette böyle şeyler günün en sessiz saatlerinde, yazılıyordu. Melankolik bir duygusallık içine giriyordum, yalnızlığıma lanetler okuyarak, sevgilimi çağırıyordum: “Neredesin?” O kadar büyük bir zavallılıktı ki bu, çevremde olup biteni, bana yaklaşmaya çalışan kadınları da uzaklaştırıyordu. Boğazda vapur yolculuğu sırasında gözüm ufka dalıyor, sonra bir kaç gün önce yazmış olduğum o duygu yüklü satırları hatırlıyor ve kendi kendimi mutsuz, huzursuz ediyordum.

Duygu yoğunluğum yapmam gereken her şeyi engelliyordu. Hatta yanlış seçimler yapmamı kolaylaştırıyordu. İnsan hiç seçim yapmaz ve mevcut statik durumunu korursa da sürekli seçim yapmış olur. O gün bunu yaşarken fark etmiyorsun elbette. Ben yine oturduğum yerde bekliyordum...

Yıllar içinde günlük tutma alışkanlığım bitti. Hatta rahatsızlık vermeye de başladı. Defterimi önce gözümün önünden kaldırdım, sonra da saklanması kolay bir dolabın en altında yer bulup, unuttum onu.

Sıkılıyordum...

Bunun bir tohumu olmalıydı. Beni bugünlere getiren hayat seçimlerim nelerdi? On yıllık bekleme sürecinin içinde geldiğim nokta yüreğimin üzerine oturmuş olan o ağırlığın neden olduğu nefes alamama durumuydu.

...

“Aşk romanlarının unutulmaz heykeltıraşı.”

Kendime nedense böyle tanım bulmuşum. Okumasam, hatırlamama olanak yoktu. Ama şimdi her sayfa yeni bir bilgi veriyordu bana. Yazdığım günlerde okunduğunda duyduğum kadar rahatsızlık vermiyordu. İlginç konular tartışmıştım kendimle. Yine o mektuplar... Hayatıma giren insanlara olan bakış açım, onları yorumlayışım, ilişkilerimiz; diyaloglarımız. Kavgalar, büyük kızgınlık ve kırgınlıklar. Tesadüfen bir günlüğüne hayatımın içine girmiş, beni çok etkilemiş olan ama bir daha hiç görmediğim kişilerle ilgili izlenimlerim.

“Bitiremeyeceğin başlangıçlar yapmayacaksın!”

...

Ondan kurtulmaya karar verdim.

Eve koşar adım girdim. Masamın yanına gidip, defteri ortaya çıkardım. Nasıl bir yöntemle yok edecektim onu? Sayfalara ayırıp, her bir yaprağı küçük parçalara bölebilir, sokağa savurabilirdim. Ya da bir peynir tenekesinin içine atıp üzerine benzin dökerek yakar; küllerinin de Hintlilerin ölülerini Ganj’a savurması gibi, Boğaz’ın akıntılı sularına bırakabilirdim. Hiçbirini yapacak cesaretim yoktu. Ben lanetlenmiştim. Kıpırdamadan ona bakıyordum. Huzursuzluğumun yanına bir de hüzün ekleniyordu. Koridorda bir sona bir başa yürüyor; gün içinde bulduğum fikri uygulayamadığım için yeni kurtuluş yolu arıyordum.

Bu bir eylemdi. Eylem beni içinde bulunduğum durumdan çıkarmıştı. Artık huzurlu bir kişiydim ben.

Bu öykünün devamı...

Adalar ve Kıtalar

http://www.netkitap.com/kitap/86211/adalar_ve_kitalar.htm

http://adalarvekitalar.blogspot.com/

İlk kitabım, "Adalar ve Kıtalar" çıktı.

<ımg height="265" hspace="0" src="http://www.indigodergisi.com/adalar_ve_kitalar_uzay_gokerman_indigo_dergisi.jpg" width="170" border="0">

Uzay Gökerman
Ömer Faruk MENCİK YILMAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kitap için kutlar, diğerlerine yol açmasını dilerim. Adı çok anlamlı... Kalın hacimli ilk günlüğümü yakma gafletinde bulundum. Şiirlere dokunamadım, uykuda bekliyor. İran-Irak savaşını da günce halinde yazdım, o da bekliyor. Ondan sonra vazgeçtim, makalelere yöneldim... Yazma tutkusu arada rüzgar gibi yön değiştirir. Başarılar dilerim.

Ayten Dirier 
 07.11.2009 18:47
Cevap :
Umarım sizin de projeleriniz gerçekleşir, kitaplaşır... Saygılar...  07.11.2009 20:59
 

Uzay Bey merhaba tekrar, çok teşşekkür ederim duyarlılığınız için. Bu duyarlılığa istinaden küçük bir not ; " Eski Türk Filmlerini çok severim hiçbirini kaçırmamışımdır dersem yalan olmaz arabesk olanlar hariç :) Şener Şen'in " arabesk" i dahil ama " :) ... Bir yazı kendini iki kez okutabiliyor ise o yazı iyi kurgulanmış ve iyi yazılmıştır bence, ki ben iki kez okudum :) " bold" ladığınız cümleler dışında da yazıda oldukça önemli veriler var insan ilişkilerine, ilişkilerin devamlılığı ve devamsızlığına, beklentilere, beklentilerin zaman içinde değişimine, günümüz insanının günlük yaşam içinde kayboluşuna ve bu kayboluş içinde nasıl varolma mücadelesi verdiğine ve tüm bunlar ile geldiği ve yaşadığı anlık savruluşlara delilik ile normallik?! arasındaki o görünmez sınıra göndermeler ile aslında tarihi bir analiz yapma çabasıda gözlemleniyor.."gizli bilgiye " gelince sanırım o da günlük'teki Melih ile günlük yazanın ve Alev'in kızının arasında :):) Mucizelere karışmak doğru olmaz yanısıra:

Aynur AKKAYA 
 10.01.2009 22:07
Cevap :
Ne diyeyim size Aynur Hanım... Amacım ikinci kere okutturmak değildi; ama iyi olmuş sanırım. Evet, o ilişkide Alev'in uzak duruşundaki sır diyelim... İlgi ve sabrınıza teşekkürler...  11.01.2009 9:39
 

Öykünün içinde aslında Türk filmlerinde hiç olmayan bir bilgi de gizli; iki yerde onun ipuçlarını bulabilirsiniz. Açık yazılmamıştır; özel bir kurgudur...

Uzay Gökerman 
 10.01.2009 17:53
 

Merhaba Uzay Bey, öyle hani bir tesadüf geçerken uğradım modunda gezerken blog sayfalarında " öykünüze" rastladım :) Güzel, sürükleyici ve kurgusu da gayet güzel, iç içe geçişlerde zorlamalar olmaksızın yazılmış "polisiye, ya da korku-gerilim filmlerinin" yaşamın sevgi ve aşk boyutu üzerindeki ilişkiler versiyonu olarak yazılmış gibi... Sürüklene sürüklene:) merak içinde sonu nereye varacak şeklinde okudum :):) "Varlık vergisi" kısmına kadar Alev'in hayatına ilişkin kurgu gayet iyiyken bir anda "intikam " duygusuyla "fettan" bir kadın olması biraz sizin baştan yarattığınız "özgün " kurguya bilindik türk filmi havası katmış " burası olmamış:) devamı ise yine güzel bir manevra ile bağlanmış :) .. Kurgu üretip, tarihi sayfalar ile bağlayıp öykü yazabilen özgün kaleminize sağlık, güzeldi. tebrik ediyorum... Saygılar ve selamlarımla

Aynur AKKAYA 
 10.01.2009 16:13
Cevap :
Bu güzel analiz ve eleştirilerinize de ben teşekkür ediyorum. Bu kadar uzun metinleri blog halin getirmek risk oluyor. Çünkü okunmuyor. Yorumunuz bu nedenle ekstra özel... Sevgiler...  10.01.2009 17:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1965
Toplam yorum
: 2004
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1304
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster