Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Haziran '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1619
 

"Daha ne kadar sevebilirim?"

"Daha ne kadar sevebilirim?"
 

Sen. Bütün kelimelerin odaklandığı, sözcüklerin iyeliği… Seni sana, sendekini kendime, kendimdekini de satırlara döktüren, o büyülü aşk. Yeniden yazabiliyorum diye bağırdığım güzel sevgili. Dağınık düşüncelerde kaybolup giderken, bir bahar serinliğinde içimi dolduran umudum. Sabrım, sessizliğim, yalnızlığım. Gecemde yaşayan parçalanmış bir ölümden doğan güneşim. Yılların içinde biriktirdiğim, tozlu sayfaların arasına sıkıştırıp unutmaya çalıştığım sevgim. Bahar günü kırlardaki tomurcuk... Açmaya çalışan çiçek. Günebakan, güneşe dönen renk. Ne renk ama… Yavruağzına dönen gülücükler, hiç kaybolmayan kadifeliğinde lacivert.

Sen, yine sen, hep sen...

Sana; “âşık ol” dedim.

“Ben, senin romantizmine aşığım”
dedin. “Duygularına...”

“Bu yetmez!” dedim.

“Biliyorum” dedin. “Şimdilik elimi verebiliyorum.”

Ben yanağındaki sevgiyi istedim. Dokunduğum yerdeki ten bana beni istediğini söylüyordu;

“Sana söyleyemediğimi anla, işte ben buradayım, dokunabileceğin bir yerde sevgimi hissedebiliyor musun?”

“Evet, bu sıcaklığı istiyordum işte, bulunduğun yerde ol, gitme, bu mesafe hiç kapanmasın, daima seni hissedebileceğim yerde kal.”

Bizler adam gibi sevemiyoruz. Bütün sevgileri tüketip yerine bir şey de koymuyoruz. Yaşadığımız günleri gülerek değil sıkıntılarla ve tüketişlerle geçiriyoruz. Neyi üretebiliyoruz ki? Ürettiklerimizin karşılığında bir beklentimiz yok mu? İşte bu yanlış değil mi? İnsanlar para kazanmak için yazmaya başladığından beridir değişmedi mi her şey? Bu paranın büyüsüyle yaşarken nasıl yazar olunabilir? Hep bir yerlere yetişme telaşında olarak yazımızı, oyunumuzu, şiirimizi nasıl yazarız? Sevgimizi nasıl yaşarız?

'Aşk budur'
diyebileceğimiz sevginin tanımını yapabilecek duyarlılığa sahip olmak için daha neler yaşanması gerekiyorken son şair de 'aşk bitti' derse bizler nasıl yaşarız düşünebiliyor musun?

Sana ilişkin yorum getirmeye çalışıyorum. Yine gecenin içinde damla damla si, sol, fa sesinde bir duyumsama. Seni düşünen bir gün sonrasında yazıyorum.

Yağmuru eve taşıdım. Paçalarım çamurlu, yollar da öyle. Bütün taşlar mikroyağmurun etkisiyle erimiş sanki. Çoğu zaman yağmurun da tüm imgesini kaybettiğini düşünüyorum.

Yaşadığım ne varsa hepsi amatör bir yönetmenin filmi gibi. Her şeyi katmaya çalışıyorum karelere böldüğüm beyaz sayfalara. Sonra olabildiğince özgür imgeler yaratıyorum. Sen hep yavruağzı gülümsemeye dönüşüyorsun.

Londra'dan gelmiş bir fotoğrafa bakıyorum. Lacivert duygululuğunda. Senin resmini yapmaya çalışıyorum; yalnızlığın yanına. Oysa düşlemimde pek bir şey kalmadı. Tükeniyor, zamanın korkunç hızında eriyiveriyor. Yazılar resimler, şiirler kalıyor geriye.

"Yine şiir yazıyor musun?" diye sormuştun.

Şiirler hiç bitmedi. Onlar yaşarken tarihim oldu benim. Şarkılar da öyle. Her yoğunca dilimde müzik, ruhumdan üflediğim, soluktan notalara dönüşen ıslak yollara dökülen ıslık oluyor.

Söylenmeyen bir kaç sözcük sayfaları dolduran koca bir deftere dönüşüyor. Ne garip! Giderek yalnızlaşıyoruz. Hepimizin birbirine söyleyemediği sözler artıyor. Bu kendi kabuğuna çekilme değil, yaşanan ve sahnesi dünya olan bir oyun. İçi güvensiz yaşamalarla dolu bir oyun. İki insanın birbirini tanımlayabilmesi oldukça zorlaşıyor. Birbirimiz için bir zenginlik olabiliyorsak ne mutlu. Ama hep eski bir anının görüntüsüz gülümseyişi dolduruyor içimizi. Onu duyumsayabiliyoruz sadece. Tüm zenginlik bu mu?

Kopmak, arayamamak ve de gizlenmek... Tüm bunlarla mücadele etmek de kötü... Artık yalnızlaşma çağındayız. Hepimizi boğazın eşsiz manzarası etkiliyor. Tek başına adalara uzanmak çekici gelebiliyor. Ya da nikotin... Tüm bunların güzel olmadığını söylemek istemiyorum. Ama şu var:

'Artık kırmızı ahşaplı ev yok' söyleminden kötüsü Artık o kumral kız yok...tur. Bu nedenle yalnızlık hava, toprak gibi somuttur. Bir cismi vardır ve yaşatır. El sıkışmayı bile bürokrasi sayanların bunu anlaması olanaksızdır.

İşte bir karmaşanın içinde sana ilişkin bir şeyler yazıyorum. Bu uğraşın boşa olmadığına inanıyorum. Sana sesleniyorum, bu daha çok seni kendime anlatmak oluyor. Benim için bir zenginlik. Senin eserin: Benim yalnızlığımın yaratıcı imgesi oldun. Tüm kaygılarımı anlatıyorum. Belki de sana karşı olmaktan korkuyorum. Oysa ters yönlerden gelen trenler gibiyiz. Saniyelerin gürültüsünde. Bu yüzden dilden dökülmeyen sözcükler birikiyor. Sorular da öyle...

Yoksun, susuyor, aramıyor ve bekliyorsun. Tüm yollarıma kum yığıyorsun. Bu kumda saplanıp kalmamı istiyorsun. Umudu küllendiriyorsun.

Elbette! Gözler tüm düşünselliğin imgesini hazırlayan araçlardır.

“Daha ne kadar sevebilirim?” ütopyası çok uzakta. Onu yaşatmak zor belki ama verimli bir çaba olmalı. Sevmenin deli koşusu da canlı ve yapıcı... Birçok şeyi göze almayı gerektiriyor. Ayrılıkları anlamlaştıran hasreti güzelleştirmek, şiirlemek elimizde.

Bahar tomurcuklanıyor. Çiçekler gibi açalım.

Uzay Gökerman

<ımg height="265" hspace="0" src="http://www.indigodergisi.com/adalar_ve_kitalar_uzay_gokerman_indigo_dergisi.jpg" width="170" border="0">

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1931
Toplam yorum
: 2001
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1323
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster