Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '07

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
4659
 

"Deniz ve mehtap, sordular seni..."

"Deniz ve mehtap, sordular seni..."
 

Önümde bir fotoğraf...

Kırlaşmış saçlarına karşın gözleri ilginç bir ışıkla parlayan bir yüz var fotoğrafta... Eskilerden bir yüz... Ama bu yüzü aydınlatan sadece gözler değil de, sevgiyle dudaklarına yayılan gülümseyişi. Elinde bir bayrak var... Kırmızı üstüne bir hilalin ve yıldızın bulunduğu bir bayrak, Türk bayrağı. Arkada bir cami minaresi silueti...

Sanki bütün bunlar, bu yıkılmaz duruş, “Ben aranızdan hiç gitmedim, hep kalbimdeydiniz” demek ister gibi... “Gitmedim, ben sizden biriyim hep”...

1960’larda doğmadım... Bu nedenle şair Nevzat Çelik’in “kanadı kırık bir kuş” olarak tanımladığı kuşaktan değilim. Ama o dönemin şarkılarını dinlerim arada...

Okuduğum ve bildiğim, 1960’lı yıllarda bir çok yabancı şarkıcının ülkemizden gelip geçtiği... O dönemler, bu durum adeta bir modadır. “Türkçe söyleyen yabancılar” modası... Gelip, buralara hiç olmazsa bir zaman yerleşen şarkıcılar adına Türkçe plak yapılan 60’lı yıllarda, çok farklı bir trafik vardır. Oldukça ilgi çeken, milletçe hemen sempatimizin ağır bastığı şarkıcılardır bunlar. Kimler gelip geçmemiştir ki... Başta Adamo, Sacha Distel, Mina, Marc Aryan ve Patricia Carli olmak üzere, uçaklar, Fransa, Belçika, İtalya ve İspanya üzerinden şarkıcı taşırdı topraklarımıza. Bunlardan bir kısmının koluna Fecri Ebcioğlu girdiğini görürsünüz, diğerlerinin koluna ise Sezen Cumhur Önal’ın girdiğini... Sonrasında o stüdyo senin, bu kulüp benim, gezip durmalar. Partiler, konserler... Bu şarkıcıların büyük kısmı ilk başta son derece çekici gözüken bu “fantezi”den kısa sürede sıkılmış ve geri dönmüştür ülkelesine.

Örneğin Malatya’dan göç eden Türk asıllı Belçikalı bir ailenin çocuğu olan ve bu modaya 1966’da katılan Marc Aryan gibi...

Biz şimdilik Belçika doğumlu Türk kızı Hadise’nin “Stir Me Up” şarkısına sevine duralım, Aryan o dönemde çoğu kişinin “Atlı karınca” adıyla bildiği kendi bestesi “Dünya dönüyor” ile esiyordur Türkiye’de...

İzmirli bir ailenin çocuğu olan Dario Moreno ise, Türkiye’de değil de Fransa’da gece kulüplerinde şarkı söylerken meşhur olmuştur... Sonra Türkiye’ye gelmiştir. 1968’de Türkiye’de, Don Kişot müzikali sonrasında Fransa’ya dönerken Yeşilköy Havalimanı’nda beyin kanamasından ölmüştür şarkıcı. ‘‘Her aksam votka rakı ve şarap...’’ nakaratı ile tanınan ‘‘Sarhoş’’ ve yıllarca dillerden düşmeyen ‘‘Deniz ve Mehtap’’, Türk popunun ilk günlerinde büyük destek vermiş Moreno’nun unutulmaz iki şarkısı...

Velhasıl, “pop çağımızda” şarkıcılar gibi şarkılar da giderek kirlenirken, fotoğrafta gördüğüm gerçek mi acaba diye bir an için kendime soruyorum...

Öyle ya, böyle pop’tan bir çağda resimde bahsettiğim Juanito sanki gerçek değil!...

Yukarıda sıraladığım pek çok yabancı şarkıcının tersine, yıllarca buralarda kalmıştır Juanito... O kadar uzun bir zaman kalmıştır ki, zaten hep buralardaymış gibi gelmeye başlamıştır herkese...

Juanito yeniden buralara geldi... Bu sefer, Paris’te yıllarca direksiyon salladığı ve kasetçalarında Türkçe parçalar çaldığı taksisinden, şoför mesleğiyle emekli olarak...

Katıldığı bir televizyon programında, artık hep bu topraklarda kalacağını duyurdu... Son bir ricası da vardı Juanito’nun. Yıllarca yaşadığı, şarkılarını söylediği bu toprakların “vatandaşı” olabilmek...

Juanito’nun hikâyesi İzmir’de başlar. 1965 yılında, grubu Los Alcorson ile İzmir’e gelir Juanito... O sırada inanılmaz bir “los” akını vardır ülkemize. Bir çok mekanda “los” takısı almış gruplar görünmektedir. Öyle çoğalmışlardır ki, İlham Gencer bile, kurduğu orkestraya bir dönem “Los Çatikos” demek durumunda kalmıştır!...

Ülkemizde esen “los” rüzgârı, Juanito’nun grubuna da yarar... Hatta zamanla Türkiye’yi çok seven Juanito, devamını da getirmeye karar verir. Grubun elemanları devamlı olarak buralarda kalıp çalışmayı istemeyince giderler ve Juanito kalır... Önceleri “Los Alcorson” ismini kullanmaya devam eder.

İzmir’de, fuarda, meşhur Mogambo kulübünde şarkıcılık derken gazinocular kralı Fahrettin Aslan’ın teklifi ile Juanito İstanbul’a gelir ve asıl ünlendiği günler burada başlar... Plaklar, gazinolar, eğlence-içki, magazin derken Juanito birdenbire ülkemizin en popüler ve en çok kazanan şarkıcılarından biri olur...

Odeon, basın bülteninde o günleri şöyle ifade etmeyi seçmiştir: “Cüneyt Arkın, Kutlu Payaslı, Sevim Tuna, Gönül Yazar, Ömür Göksel en yakın arkadaşlarıydı, beraber gezip tozuyorlar ve hayatın tadını çıkarıyorlardı...”

Juanito, hızla çıktığı ünün basamaklarından ve zirveden, aynı hızla düşmeye başlar. 1970’li yıllarda “Türkçe söyleyen yabancılar” modasını devam ettirmeye niyetlenenler oldursa da, ne gelenlerin sayısı ne de bunların kopardığı gürültü o ilk yılların yanına bile yaklaşamaz...

Yüz binlerce satan plaklardan, tıklım tıklım dolan gazino ve tavernalardan akan paralar geldikleri gibi gitmiş ve aranjman da yerini Anadolu Pop’a bırakmaya başlamıştır...

Juanito için zor günler başlamıştır artık. O da 1970’lerin hemen başında Fransa'ya çeker gider. Daha “makul” bir yaşam biçimine başlar orada, ne yazık ki 1981’de “gırtlak kanseri” sonucu sesini kaybeder ve taksi şoförlüğü yapar...

2000 yılında, Odeon arşivindeki pek çok şarkıyı yeniden gün ışığına çıkarmaya karar verene kadar da öyledir. Odeon, Juanito’nun o yıllarını diske aktarmaya karar verir vermez şarkıcının kapısı çalınır. Bir süre sonra büyük bir kampanya ile verilir “best of”u piyasaya. Albüme isim olarak o döneme damgasını vurmuş onlarca güzel şarkı varken, “Canım Vatanım” seçilir... Anlaşılan o ki, bu da firmanın bir “satış stratejisi”dir... Juanito’yu pek çok televizyon programında, eski şarkılarını okurken görürüz.

“Canım Vatanım”a gelirsek, albüm aşağı yukarı Juanito’nun bütün önemli şarkılarını kapsıyor. Tamamı da 1960’lı yılların havasını yansıtabilen parçalar... Hele unutulmaz, dillerden dillere pelesenk olmuş “Arkadaşımın Aşkısın” şarkısı:

Hakkım yok seni sevmeye

Çıktın karşıma ne diye

Sen başkasının malısın

Kalbim bunu ner’den anlasın

Unutmam lazım çünkü sen

Arkadaşımın aşkısın

60’lı yıllardan bugüne kimi aşk hallerine, bazen hayatın bütün zorluklarına meydan okuyan şarkılardır Juanito’nunkiler:

Gardiyan Gardiyan

Etme beni ziyan

Kader bu herkes pişman olurmuş

Bırak artık bırak

Haber aldım karım doğurmuş.

Juanito’nun Türkiye’de öyle yer etmiş şarkıları vardır ki, aslında o hep buralı ve Türk gibidir. İçimizden biridir.

Juanito her yerde şarkı söylemiştir. İstanbul’da, Karadeniz tarafında, Erzurum’da. 1969’da, Kahramanmaraş’ta bile!... Zeki Müren bile Juanito’ya “Ben gitmedim daha Maraş’a” demiştir... O günleri şöyle anlatıyor: “Zeki Müren konuşurdu güzel Türkçe, biliyorsun. Zeki Müren bir akşam Maksim’de söylüyor, davet ettiler, en ön masadayım. Beni görünce herkes başladı ‘Zeki bey, Gardiyan, Gardiyan’. Zeki Bey kibar, dedi, ‘Hanımefendiler, beyefendiler, size bu gece Gardiyan şarkısını söyleyemem, Juanito burada, Gardiyan Juanito’nundur.’ Büyük Efes’te dedi bana Zeki Bey, ‘Bir senedir konuşmadım seninle, çünkü kıskandım seni’. Bana dedi, ‘Alafranga’da Juanito, Alaturka’da Zeki Müren var Türkiye’de.’ Çok severdim Zeki Bey’i...”

1965’te sadece “bir aylığına” geldiği Türkiye’yi çok sevip yedi yıl kalmış, gırtlak kanserine yakalanıp sesini kaybedince, Paris’te yıllarca taksi şoförlüğü yapmış, gayrıresmi kültür ataşeliğimizi yürütmüş, 23 yıl “Vatanım” dediği Türkiye’den mecburen uzak kalmış, gayrıresmi vatandaşımız Juanito... 21 sene takside çalışan şarkıcı, Fransızlara Türkleri anlatmıştır hep, Türklerin iyiliğini... Paris’te bir Türk işçi gibi yaşamış, Türk lokantalarına gitmiş, en iyi arkadaşlarını Türklerden seçmiştir...

Derken 1994 yılında, o zamanlar TRT’de kameraman, şimdi yönetmen olan Ömer Faruk Sorak’la karşılaşırlar Paris’te. Sorak haber verir Ankara’ya. TRT de Juanito’yu davet eder, böylece şarkıcı “23 sene sonra vatanına gelir”... Atatürk Havalimanı’na ilk indiğinde dizlerinin üstüne çöküp yeri öper...

Yıl 2006 ve Juanito, yıllar önce, ta 1968’te başvurusunu yaptığı Türk kimliğini almaya ve Türkiye’de kalmaya geldi bu kez. “Cennetim Türkiye’dir, hakikaten” diyor Juanito gözlerinin içi parlayarak. Türkiye’yi seviyor. Bu öyle bir sevgi ki, ölünce küllerinin Boğaziçi ve İzmir’e serpilmesini istiyor...

Yaptığı bir söyleşide, şimdiden “memleket havasının sesine iyi geldiğini” söylüyor Juanito; “Türkiye’de kalmak istiyorum artık. İstanbul'da yaşamak, Juanito olarak hayata burada devam etmek istiyorum. Belki çalışırım, eski şarkılardan yeni albüm yaparım, bir dizi filmde oynarım. Bilmem ki. Ben Türkiye’de kalmak istiyorum. Vatanımda kalmak” diyor...

Türkiye sevgisini ise şöyle açıklıyor: “Ben aslında Cezayirli’yim biliyorsun. Cezayir, eskiden Fransız’dı. Ne zaman ki Araplar gönderdi Fransızları, Araplar istemedi bizi. Benim aile Musevi’dir. Paris’e götürdü babam bizi. Orada da şarkı söyledim. Şantördüm. Cezayir’den ayrıldım, ne zaman geldim 1965’te Türkiye’ye, çok sevdim. Los Alcarson’larla müzik yaptık burada. Dedim yeni bir Cezayir buldum ben. Yeni memleket buldum dedim. Gelirken kontrat 15 günlüktü, ama ben altı yıl kaldım.”

Burada kalıp evlenmek istiyor 1936 doğumlu Juanito... Gülerek de “Gönül Yazar’ı alacağız” diyor ve ekliyor, Aman duymasın, yaşı büyüktür benim için biraz.” [1]

Soyadı “Safrana” olan şarkıcı, soyadıyla ilgili “Türkiye’ye geldim, babam gösterdi bana haritada, oğlum dedi bak, galiba biz Türkiye’deki Safranbolu’dan gittik Cezayir’e. Ben diyorum ki, Safrana soyadım Safrabolu’dan geliyor” derken, bu büyük enerjisini de şöyle açıklıyor: “Allah sesimi aldı tamam. Ama fizik bıraktı bende. Kalbim sağlam. Kalbim seviyor.”

Fransız politikacılar Türkiye’yi AB’ye bir türlü almadıkları için kızan Juanito’nun samimiyetini, “Türkiye’m için yazmıştım” dediği “Canım Vatanım” şiiri, göstermiyor mu zaten?...

Bana son defa gezdirin şehrimi

Gösterin Boğaz’ı, güzel Rumeli’yi

Çamlıca’nın sakız, çam kokularıyla

Geçen bir geminin isli dumanıyla

Bir daha göreyim Süleymaniye’yi...

Playback’te olsa sahneye çıkmak ve konser vermek isteyen Juanito’ya kulak kabartalım derim... “Deniz ve Mehtap”ıyla, “Arkadaşımın Aşkısın”ıyla, bu ses bize hâlâ çok yakın ve sıcak geliyor çünkü...

[1] Söyleşi: Beyza Güdücü, http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=132488.

15 Şubat 2006, Çarşamba

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3454
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster