Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1030
 

"Farklı İnanç Grupları" terimi üzerinden bir tartışma girişimi

"Farklı İnanç Grupları" terimi üzerinden bir tartışma girişimi
 

Özgün çekim.


Başbakan’ın Marmara Üniversitesi’nin 2010-2011 akademik yılı açılış konuşmasında dışa vurduğu bir düşüncesi eleştiriye konu olarak gündemi bir süre meşgul etmişti.

Konu genel anlamda her zaman güncel olsa da başbakanın bu konuşmasının gündemden düştüğü dikkate alınırsa daha sağlıklı olarak tartışma konusu yapılabilir diye düşünüyorum.

Söz konusu açılış konuşmasında Başbakan demokrasimizi geliştirmeye dair önermelerde bulunurken şöyle söylüyor: <ı>“Ülkemizi ileri demokrasiler konumuna getireceğiz. Standartlara uyan değil standart belirleyen ülkelerden biri haline geleceğiz. Tarih boyunca farklı medeniyetlerin, farklı inanç gruplarının gerekirse kendi yargılamalarını yapmalarına saygı duyan bir ülkenin varisleriyiz. İnşallah gelecekte dünyada yine öncü bir rol üstleneceğiz. Gençlerimizin buna inanmasını istiyoruz. Türkiye’nin her bir vatandaşı özellikle gençleri tam bir özgüven içerisinde olmalı.”

Bu sözlerin sahibi ülkenin başbakanı ve yaklaşık on yıllık bir tek parti iktidarının en etkin şahsiyeti, süregelen siyasi eğilim dikkate alındığında ise 2011 ve sonrası siyasi gelişmelerin baş aktörü ve cumhuriyetin seçimle işbaşına gelecek ilk cumhurbaşkanı olma potansiyeline sahip birisiyse kesinlikle çok ciddiye almak gerekiyor. Bu söylemin içerisinde altı çizilmesi gereken bazı ifadelere dikkat çekmekte yarar var öncelikle. Bunlar sırasıyla <ı>“farklı inanç grupları”, “farklı medeniyetler” göndermeleridir.

Başbakan’ın söyleminde <ı>“medeniyet” kelimesinin karşılığının özellikle semavi dinlere dayalı uygarlıklar olduğu hepimizin malûmudur. Bu nokta özellikle İspanya ile Türkiye’nin liderliğinde sürdürülen<ı>“medeniyetler ittifakı” projesi bağlamında kamuoyuyla defalarca paylaşılmıştır. Bu söylemde yeni olan kavram ise <ı>“farklı inanç grupları” dır. Bu ifadeden ne kastedildiğini ise bu yaz başında haber olan bir olay vesilesiyle öğreniyoruz. Habere göre, Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış, AB Genel Sekreterliği yazışmalarında “Gayrimüslim” yerine “farklı inanç grupları” kavramını kullanma kararı aldığını bildirmiştir (http://www.turkishgreeknews.org/tr/print/2824). Bu kararın nedenleri ve detayı bu yazının konusunu oluşturmuyor. Ancak bu açıdan bakıldığında Başbakanın kullandığı “farklı inanç grupları” terimi “medeniyet” kelimesinin kullanıldığı anlamına paralel olarak dini inançları temel alıyor görünmektedir.

Bu yargı yazının girişinde yapılan alıntıda ifade edilen ve Osmanlı millet sistemine yapılan gönderme ile de tutarlı görünmektedir: <ı>“Tarih boyunca farklı medeniyetlerin, farklı inanç gruplarının gerekirse kendi yargılamalarını yapmalarına saygı duyan bir ülkenin varisleriyiz.” Bilindiği üzere Osmanlı Millet Sisteminde <ı>“semavi dinler” olarak kabul edilen dinlerden Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin mensupları hoşgörüye mazhar olurken, Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri bu sistemde örgütlenmiş durumdadır. Bu inançların mensupları da bağlı oldukları dinin kurallarına göre yargılanmaktayken, sistemin içinde olmayan dinlerin meşruiyeti bulunmamaktadır.

Buna karşılık Prof. Dr. Çağrı Erhan, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği yazışmalarında yapılan değişikliğe ilişkin olarak Lozan Antlaşmasına gönderme yapmakta ve Türk Delegasyonunun Türkiye’de (gayrimüslim) inanç gruplarından başka bir azınlık grubu ihdasına karşı çıktığını ifade etmektedir. Erhan’a göre; <ı>“Bu tutumun kendi içinde çok tutarlı bir yanı vardı. Türkiye, Batılı devletlerin 19. Yüzyılda artan dış müdahalelerine kadar, yüzlerce yıl boyunca Osmanlı Devleti’nde huzurun ve iç barışın temel dayanağı olan Millet Sistemi’ni yapısal olarak yeni Türk devletinde de devam ettirmekten yanaydı. Buna göre, Türkiye’nin asli unsuru Müslümanlardı. Soy, ırk ve etnik köken farklılığına bakılmaksızın, Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar, Boşnaklar, Arnavutlar ve diğer Müslüman unsurlar aynı milletin ferdi olarak kabul ediliyorlardı…

İngilizler Türkiye’de Kürt ve Alevi azınlıklar oluşturmak için çaba gösterdiklerinde, Türk delegasyonu, Müslümanların Türkiye’de azınlık olamayacağı gerekçesiyle bu girişime direndi ve sonunda Türkiye’nin isteği oldu….Lozan’da çizilen çerçeveye dayanan Türkiye’nin resmi azınlık politikasına göre, gayrimüslim demek, azınlık demektir. .İyi niyetli gerekçelere de dayansa ABGS’nin “gayrimüslim” teriminden vazgeçmesi, AB’nin Türkiye’deki geçerli olan azınlık kavramını değiştirmeye dönük çabalarını kolaylaştırıcı bir etki yapacaktır.” (http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=452628).

Aslına bakılırsa, hükümetin, en azından son zamanlara kadarki görünür tutumuna bakılarak, niyetinin böyle bir sonuca yol açmak olmadığını söylemek mümkün olabilirdi. Alevi ve Kürt açılımlarında çizilen sınırlar görünürde, tüm konjonktürel zorlamalara karşın belirgindir ve bu kesimler <ı>“farklı inanç grupları” nitelemesinin dışında tutulmaktadırlar. Diğer taraftan, bu kavramın içinde nitelenen <ı>“gayrimüslimler” in genel nüfus içindeki oranı, Lozan Antlaşması ile sağlanan haklar ve kendi yargılamaları yapma konusunda kamuoyuna yansıyan bir taleplerinin bulunmadığı dikkate alındığında, ister istemez “Neden?” sorusu akla gelmektedir. Bu koşullar altında sorunun cevabını ararken herşeye rağmen iki olasılık öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki için konuyu biraz daha somuta indirmekte yarar bulunmaktadır. Bu konuda geçmişte Türkiye ile kurulan benzerlik ve buna yöneltilen tüm eleştirilere rağmen Malezya’nın hukuki yapısı önümüzde bir laboratuar olarak durmaktadır. Bilindiği gibi federal sistemle yönetilen Malezya’da nüfusun genel olarak; Müslümanlar (ağırlıklı Yerli Malaylar) %60’ını, Budistler (çoğunlukla Çinliler) %20’sini, Hıristiyanlar %12’sini ve Hindular ve diğer inanç grupları ise kalanını oluşmaktadır.

Ülkede ikili hukuk sistemi hakim olup tüm inanç gruplarına uygulanan genel hukuka ek olarak federal devletlerde farklılaşmakla birlikte sadece müslümanlar için geçerli olan ve ağırlıklı olarak medeni hukuk alanına giren (evlenme, boşanma, miras ve dinden çıkma, islama aykırı eylemlerin cezalandırılması: çoklu evlilik, yakın ilişki, aykırı giyim kuşam ve davranış, Ramazanda oruç tutmamak, Cuma Namazına katılmamak, eşlerin terketmeleri) konulara ilişkin olarak şer-i hukuk da uygulamadadır. Sözkonusu yapının uygulamada yol açtığı sorunlar ayrı bir tartışma konusunu oluşturmakla birlikte genel olaral hukuki bazı olayların hangi hukukun alanına girdiği konusunda farklı görüşler varolagelmektedir. http://www.muslim-lawyers.net/news/datoothman.html.

Bunun sonucu olarak da ülkenin laik düzenin sarsıldığı ve gayrimüslimlerin hakları aleyhine bir değişimin söz konusu olduğu dışa yansımaktadır. Daha önce Şerif Mardin tarafından gündeme getirilen “mahalle baskısı” terimi üzerinden sürdürülen tartışmalarda “Türkiye Malezya Olur mu” sorgulaması iki ülkenin benzeşmeyen sosyal ve idari yapısı nedeniyle büyük ölçüde reddelmişken, Başbakan’ın yukarıdaki söylemi kaçınılmaz olarak konu üzerine soğukkanlı bir biçime yeniden odaklanmayı gerektirmektedir. Bu zorunluluğu doğuran bir diğer söylem ise yeniden gündeme oturan “türban” ya da “başörtüsü” konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yine Başbakan tarafından referans ve çözüm mercii olarak gösterilmesidir.hurriyet.

Ancak bu açıdan bakıldığında ve süregelen taleplerine karşı merkezi otoritenin tutumu dikkate alındığında, yaklaşık %10-12’lik nüfus oranıyla “farklı inanç grupları” arasında sayılmayan Aleviler dışarıda tutulduğunda Türkiye’de nüfusun %0.5’ini dahi oluşturmayan (Ermeni Gregoryen, Musevi, Süryani, Rum Ortodoks ve diğer çeşitli din ve mezheplerden) gayri müslimlerin “kendi yargılamalarına saygı gösterilmesi” kaçınılmaz olarak Nüfusun %99’unu oluşturan Müslümanların da islami kurallar öne çıkarılarak yargılanmalarına saygı gösterilmesini beraberinde getirecektir diye düşünmemek elde değildir. Bu kuşku bir tarafa bırakıldığında yukarıda sorulan soruya ikinci olası cevap ise Başbakan’ın demokrasinin sınırlarını genişletme konusunda geçmişe yaptığı göndermenin yakın gelecekte Kürt sorununa yeni bir yaklaşımın ön habercisi olduğu düşüncesidir. Buradaki vurgu hükümetin bugüne kadar izlediği “görünür politika”da önemli bir farklılaşmaya gidebileceğine ilişkindir.

Nitekim Kürt sorununda referandum sonrasında yaşanan süreç kaçınılmaz olarak belirli sonuçlara gebedir. En azından bir kez daha içeriden ve dışarıdan konuya duyarlı kesimler büyük bir beklenti içinde ve belirli bir sükûnetle süreci izlemektedirler. Sonuç olarak, yazının konusunu oluşturan “farklı inanç grupları” terimi etrafındaki söyleminin gerisinde yatan nedenin doğrudan kamuoyuna yansıdığından daha çok Kürt sorunu odaklı bir ima içerdiği düşüncesi öne çıkmaktadır. Konuya ilişkin son bir aylık süreçte yaşanan gelişmeler bu düşünceyi elle tutulur hale getirmektedir. Bu durumda da yukarıda görüşlerine yer verdiğim Prof. Çağrı Erhan’ın kuşkularını bir anlamda haklı çıkaracak bir sonuçtan bahsediyoruz demektir. Ancak soruna getirilecek çözümün, en azından beklentiler dikkate alındığında, Lozan’da sınırları çizilen azınlık tanımlamasının değiştirilmesinin ötesinde toplumun geniş ölçüde benimseyebileceği yeni bir anayasal düzenleme ile sağlanabilmesi olasılığı bulunmaktadır.

Ancak bu durumun, tek taraflı ölçüyü aşan talepler bir tarafa, kamuoyunun önünde merkezi otoritenin bir çözüm önerisi çerçevesinde tartışılmasının daha ne kadar ötelenebileceği ister istemez merak konusudur. Bu süreç başladığında ise Türkiye’yi “farklı inanç grupları” kavramı kapsamında değerlendirilmesi olası görünen başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere farklı alt kimliklere sahip kesimlerin içerisine sürükleneceği karışık bir ortama hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu süreçten sağlıklı ve güçlenerek çıkılabilmesi için, böylesi bir ortamın soğukkanlılıkla karşılanarak, farklı kesimlerin taleplerini anlama gayretiyle ve sağduyu ile davranılması gerekecektir. Bu ortamı oluşturmanın ilk ve en önemli koşulu ise çarpıtılmaya müsait olmayan doğru, açık ve sağlıklı bilginin zamanında en geniş biçimde paylaşımının sağlanmasıdır. <ı>

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

ince ayrıntıları - ve belki de "saklı" bir gündemi- bilimsel bir kuyumculuk titizliğiyle ortaya koymuşsun. Emeğine sağlık. İnsan düşünüyor da, ulus devletler tarihinde kuruluşda "üniter" yapıda olup da daha sonra "federal yapı"ya geçen, başlangıçta üniter hukuk sistemi" olup da "çoklu hukuk sistemine geçen" devlet yok. Fakat aksi mümkün. Zaten "federal yapı" da da ikili (federe ve federal olmak üzere) hukuk sistemi ve onun yarattığı çoklu karmaşalar var! İnsan düşünüyor da; Yüksek modernlik, kapitalist ussallaş(tır)mayla, burjuva bireyciliğini birleştiren ulusal hukuk devletinin merkezi rolüne dayanıyordu. Çoğulluk,çeşitlilik içeren toplumsal gerçekliği siyasanın ve yasanın birliğine bağlıyordu. Artık bu yapıyı çözmek üzere "post-modern" baskıların arttığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle de iktisadi etkinlikle kişisel ve toplumsal kimliği bir arada tutabilecek bağlar da oldukça zayıflamış olacak! Bu çözülen bağların ucu nereye bağlanacak o da ayrı bir tartışma konusu! Dostça selamlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 15.10.2010 12:02
Cevap :
Düşündüren katkın için teşekkürler. Asllında Avrupa'da modernleşmesi en eskiye dayananlardan Fransa, İtalya, daha geç modernleşen İspanya, giderek Belçika ve üniterliğin farklı dinamiklerle de olsa sarsıldığı ülkeler. İster post-modern de ister yeni küreselleşme bu dalgaya karşı yine en şerbetli siyasi ve toplumsal yapısı ile ABD galiba. Ancak sonuçta bir kaosa gidiş olasılığını yüksek görmüyorum herşeye rağmen. Bireyin yeni dönemin sadakat odağı olduğunu bir an için kabul edersek, bireyin maddi ve manevi refahının sürdürülebilirliği uğruna bir ortaklık (Rousseau'da hatırlayarak) mümkündür diye düşünüyorum. Burada da, iletişim dolayısıyla enerji kilit unsurlar. Tarım,su ve lojistik ise olmazsa olmazlar. Gönülden selamlar.  15.10.2010 14:13
 

Çünkü kişileri, devlet tarafından belirlenmiş hukuk kurallarına değil, ancak mensup oldukları din ve inanç tarafından belirlenmiş değişmez kurallara uymaya zorlamaktadır... Diğer yönden de bir ülkenin yurttaşları arasında, dinsel inançlarına göre, bağlı oldukları dine göre, farklı uygulama yapılabilmesini, farklı yargılama sistemine tabii olunmasını sağlayan bir hukuk sistemi, ne demokratik sisteme, ne de ayırımcılık yasağına uygundur.” (Süheyl Batum, Cumhuriyet, 11.10.2010)

Bekir Sıtkı Gürler 
 14.10.2010 10:47
Cevap :
Değerli katkın için teşekkür ederim üstat.  14.10.2010 10:51
 

Refah Partisi’nin kapatılmasını, demokrasiye uygun bulduğu kararında (13.02.2002) şöyle diyordu: “Refah Partisi çok hukuklu sistemi savunurken, farklı hukuk sistemlerinin bulunması gerektiğini, nitekim bunun tarihlerinde mevcut olduğunu, değişik dinsel inançların ve grupların her birinin kendi hukuk kurallarına ve yargılama sistemlerine tabii olarak yaşadıklarını, böylece herkesin barış içinde yaşadığını, ileri sürmektedir... Oysa çok hukuklu sistem, uygulanacak hukuk kuralları açısından, kişiler arasında, dinsel inançlarına göre ayırım yapmaktadır. Ve kişilere, hak ve özgürlükleri, kişi olmaları sıfatı ile değil, belli bir dine mensup oldukları için tanımaktadır. Bu nedenle, çok hukuklu sistem, demokratik sistemle bağdaşmaz.(devamı var..)

Bekir Sıtkı Gürler 
 14.10.2010 10:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 183
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1022
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F mezunuyum. Yüksek Lisans diplomalarımı G.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü'nd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster