Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mart '11

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1520
 

“Harflerin Ülkesi”nde bir sessiz çığlık

Bir varmış, bir yarmış, bir sarmış dünyayı. Derken yezitlerin arttığı yerlerde elbet Hüseyinler yaşarmış. Bu ülkeye de “Harflerin Ülkesi” derlermiş. 

3 Mayıs 2002’de gerekçesi söylencelere dayanan bir vefat gerçekleşiyor ve bir Hüseyin gitmesi gereken yere intikal ediyor geride mahzun bir grup bırakarak. Hemen arkasından Tacettin Şimşek, Hanifi İspirli ve Rıdvan Canım el birliği ile Hüseyin dünyasını “Harflerin Ülkesi” adıyla Erzurum’da 2002’de kuruyorlar. Her harf bir insan olmuyor; her harf bir dünya oluyor, bir tarih, bir dram, bir Hüseyin… Bir başka Hüseyin’e seslenen bir Hüseyin… 

“Harflerin Ülkesi”; “Kurtlar Nehri Geçerken”de 12, “Sonrasız Albümler”de 14, “Ayna Sahnesi”nde 24, “Masal Çocukları”nda 14 olmak üzere toplam 64 şiirden oluşmakta. Hüseyin’in gayr-i safi milli hâsıla olarak dostluğu ve sevgisiyle birlikte bize bıraktığı miras bu kitap. 

Hüseyin, sevgi, yalnızlık ve hüzün çocuksu heyecanların birlikte yoğrulduğu kabaran bir yüreğin söze dönüşmüş hali. 

Kurtlar Nehri Geçerken 

Modern dünyanın insan psikolojisini bozduğu bir ortamda toplumu ve kendini sorgulayan ve bu ikilemi yaşayan şair, doğada çareler arıyor, ama şehirle doğanın birlikte yürümediğinin farkında ve bunun hüznünü fark ettiriyor “Dağ” şiirlerinde. 

“Dağı dağ üstüne koy taşı taş üstüne
bir dağ bir dağa nasıl seslenirse öyle
al heybeni sen de düş yollara
öyle düş ki sonunda üç elma kalsın
kime kalırsa kalsın bizden bir söz kalsın da
bir dağ bir dağa nasıl kalırsa öyle kalsın
…”
 

Görülüyor ki, şair koca şehri bir masal kahramanının duyarlığı içinde terk etmeyi düşlediğinden, ancak bunu başarmanın çok da mümkün olmadığından söz ediyor. İşte şehirsi bir manzara “Ulaşamadığım Yıldızlar”da. 

“…
kandiller yakar geceler
kan-diller yakar yüreğimi
eridim
binbir kalıba girdim

sokağın üstü pazar
pazar dolu yıldızlar
uzatın elinizi
ulaşamadığım yıldızlar…”
 

İnsan kisvesindeki varlıkların sömürüsü konu ediliyor “Kurtlar Nehri Geçerken” adlı şiirde. Bunu görüp, bilip insan olan birinin rahatsız olmaması mümkün mü? 

“…
Canımız yandı şehir yağmalandı
ne çok ahlar yükseldi evlerden
kimseler görmedi ayan beyan
gagasında iksir taşıyan kuşkularımızı
…”
 

Ve insanların gerçek dostluklardan uzak, çıkarsız kurulamayan dostluklar da şiir de önemli bir yer tutuyor. 

“…
İşte geldi
arayınca bulunamayan
bulunmak içinse çok aranan
eski dostum
ilk göz ağrım
…”
 

Son dizede gizli bir sevda da var gibi… Biz ilk göz ağrısı kelimesini sevgili, eş veya ilk çocuk için kullanırız. “arayınca bulunamayan / bulunmak içinse çok aranan” kişinin eşi ve çocuğu olamayacağına göre… 

Şair insanların birbirini anlamadığından ve birbirlerini görmezden, duymazdan geldiklerinden de yakınmakta. 

“…
Her evin bir penceresi var ama
her pencerenin önü duvar”
 

“Nereden Baksam Ay Bir Tane” başlıklı şiirde Alacatlı her ne kadar başkasının gözüyle bakmaya çalışsa da kişinin kendini aşamadığından söz ediyor. 

“…
ıssız sokakları birden öğrendim
anlıyorum artık
yosun tutmuş denizleri
…”
 

Ne yaparsa yapsın şair bitiremiyor kendisiyle olan hesaplaşmasını. Başkasına olan kırgınlığında bile kendisine çatıyor. 

“…
astığım gülüşlerim
yonttuğum kendi taşım
ruhumu satın aldım
ıssız pazarda
gizlice satıyorum
…”
 

Şehrin insanını çoğalıyor yeniden, yeniden azalıyor varlık değerleri ve yalnızlık… İnsanı iğnenin deliğinden geçiren yalnızlık… 

“…
inceldi telim
inceldi telim
artıyor ritmi her gün telimin
artıyor rengi her gün
yalnızlığımın…”
 

“Suları Titreten” şiirinde Alacatlı’nın insani korkusuna tanık oluyoruz: Ölüm. Kişinin kendi sesine kulak vermesi bu şiir bence… Tence yok olurken çıkardığı sessiz sesler… Bu sesler esner ve kırılma noktasından döner insanı boydan boya geçerek. Yüreğini kurak bir rüzgâra elleten insanın dudakları arasında savaşan kelimeler kendini aşamazsa eğer, gölgeler ve seraplarla savaşır artık, incin top oynamayı bıraktığında bile. 

“Akşam Ağrısı” şiirinde de şairi kendisiyle hesaplaşırken görüyoruz. İçindeki çocuk sevinemiyor, içindeki denizci sulardan memnun değil, doğanın kendisiyle mücadelesi de tedirgin edip üzüntü vermekte, insanın içindekiler harabeyse yeryüzünü harabe, saraysa saray görmekte. Ferhat’ın derdi su getirmek değil, Şirinle arasındaki engeli kaldırmaktı. Kopardığı her parça taş kendisini Şirin’e yaklaştırıyordu. Gelecek olan su Şirin’in kendisiydi. Alacatlı da kendi dünyasını görüyor doğada. Aslında herkes kendi dünyasını görüyor ya… 

“…
Yürekte bir hesap
Akşam kabına sığmayan deniz
Nağmeler getiren rüzgârı
Duymamış gibi duruyor duymayacak”
 

“Yağmurlar” adlı şiirde de manzara aynı… Kimine göre rahmet olan, serinleten, hayat veren, hatta peygamberin bile yağması için duaya çıktığı yağmur, Hüseyin’de felakete dönüşüyor. Çünkü Hüseyin’in dikkatini rahmetteki dinginlik ve huzur değil, felaketteki yıkım çekiyor. İçindeki harabeyi görünce etkileniyor doğadan, diye düşünüyorum. 

“İşgal Edilmiş Hücrelerim” adlı şiirdeki şu sıkıntılardan kurtulmak için masum yakınmaya bakın: 

“söylemekle yaşamak arasında
gecenin büyüttüğü sevdam için
kelimelerden bir sihir öğret bana”
 

İnsan bazen içindeki isyanı karşı koyacak birilerini duymamak ve uzayıp gidecek anlamsız tartışmalara meydan vermemek için ön plana çıkarıyor. İnsan duygularını bazen olmadık varlıklara boşaltıp rahatlamak ister ya, işte öyle bir doğallık yürekten ağza sendeleyerek gelen kelimeler… 

“…
geceleri sokağa fırlayıp
bütün kedileri azarlıyorum
dinmiyor çığlıkları sabaha kadar
…”
 

Ve kişinin kendine benzeyenleri görüp yalnızlığını dinginleştirmesi… Gizli bir rahatlık belki… Belki hüznün masumiyeti aşkın doğurduğu soluksuz endişe… Kendimize ait kıldığımız şarkılar… Dilini bilmediğimiz bir güzellik kimliğimizi ayıklar ilk kez seyrettiğimiz bir filmde… Yaralı bir ceylanın yürek sızlatan yürüyüşü… Mektup satırlarında birbirimize benzeyişimiz… Her şair bir şaire benzer, benzersiz ne var ki Tanrı’dan başka… 

“…
her gün bana benzeyen
başka dillerden konuşan
kimsenin bilmediği şarkılar söyleyen
başka deliler tanıyorum
…”
 

İnsan yorulunca yaşamaktan ve aşamamaktan yüreğindeki çözümsüzlükleri, sona bırakılmışları öne almaya çalışıyor. “Binlerce Güneşim Yandı” şiirinde yanık, yalnızlık ve ıssızlık kokuyor. 

“…
beklemek şimdi daha zor
caddelerde serseri ruhum varken
varlığımı yaban yağmurlarında tüketmenin
ne senin ellerinden her günkü uyanışımın
ne anlamı var
…”
 

Ahmet Haşim diyor ya; “Melali anlamayan nesle âşinâ değiliz”, Hüseyin de bundan yakınıyor işte: 

“…
eskiden uzaklık
masallardaymış
yolar da bitermiş azmedince
sen şimdi yanıbaşımda beni ararken
kimbilir hangi vitrinde karşılaşacağız
…”
 

Kendi kendini bitirmekte olan bir zaman kurgusu “Akrep” adlı şiir… Kendini bitirirken çevresindekileri de bitirmekte madde ile manayı birbirinden ayırırken. Ve arkasından “Elveda” adlı şiir... Ruhun bedenden sıkılıp uzaklaşmak istemesi sonucu yeryüzünün cazibesini kaybetmesi… Değerlerin teker teker anlamından sıyrılmaları… Ve ölüm halinde olan birinin herkes tarafından yüzüne pür dikkat bakılmasından duyulan sıkıntı veriliyor. 

“yüzüme bakmayın
benim yüzümde yer kalmadı

elveda demiyorum
heybemi omuzladım
bakmayın yüzüme benim
yüzümde yüz kalmadı
…”
 

Kıyısız acılar var bu dünyada şair için. Tedirginlik ve endişe var öbür dünya için. Kararsızlık insanın içini kemiren bir güve gibi… Kurak bir insanın duygularını örümceğe vermesi gibi… Solgun ve yorgun… 

Sonrasız Albümler 

“Sana” adlı şiirde serenat işlenmekte, “Gül Nağmesi”nde ise şair içindeki insanı dinlemekte… Bazen cevap vermekte, bazen kendini sermekte ince sızıların kalın örtülerine, koyu bir sessizliğe bürünerek. 

Biliyor musunuz, ben insan ömrünü hep bir gece yarısı bulutların arasından birkaç saniyeliğine çıkıp tekrar giren aya benzetiyorum. Aslında bu dünyada verdiğimiz uğraşlar o kadar gereksiz ki… Acaba Tanrı’nın istedikleri dışında yaptıklarımız bize ne kazandıracak? Konuya ilişkin bir düşüncesi olan var mı? Altın kaplama musluklu villalar, gelişmiş teknolojilerle üretilmiş gemiler, pilotsuz uçabilen uçaklar acaba işlediğimiz günahların taşınmasında ve korunmasında mı kullanılacak? Nerede… 

İnsanın kendisi bir gemi adeta, çevresindekiler de deniz ve dalgalar… Çırpınır durur tabiri caizse. “Tehlikeli bir deniz”de şair hayat denen bu denizde çırpınıyor. 

“denizdeyim
yırtılmış yelkenlerim
bir rüzgâr ki
dalgalara devrilir
her yanım
…”
 

Ve devam ediyor insan duygularını galeyana getiren oyuna, bu oyun nefsini oyalar… 

“…
ay çıkar
sevinirim
iki adım ileri
bir adım geri
yenilirim
med-cezir oyalar beni
…”
 

Koyu ve yorucu bir dinginlik kendimize yürüyen geceler. Azgın bir seheri yarım ağız davet etmekte. Boyun eğdiğimiz ruhumuzun huzura ihtiyacı var. Hüseyin de sanırım aynı düşünüyor “Erişir Yıldıza Bir Elim” adlı şiirde. 

“sus
ruhum uyanacak

soyunur içimde
eskilerini çocuklar
ne karanlık ne beyaz
kahkahalar atılır
kapalı kapılardan
…”
 

Ölümü anlamaya çalışmak… Bir insanın en çok istediği ve en çok korktuğu şey olmalı bence… Tence sararıp solanların yaklaştığı… Ölümü anlamaya çalışmak… Bir insanın en çok istediği ve en çok korktuğu şey olmalı bence… Tence sararıp solanların yaklaştığı… Şairlerinse hep merak olarak yüreklerinde taşıdığı yorgun duygu Hüseyin’de “Sonsuza Atılan Kuş” ile… 

“…
ufka çekilen perde defterler kapanınca
her biri ayrı sevda katmerli bir karanlık

çok geçmeden incelir konuşur aynalarla
üç kuş kanatlanır ve kırılır gölgeler de
 

bir mevsime renk olur suya adım yazılır
harflere şenlik bahar sular gibi çoğalır
…”
 

Aynalarla uğraşmayan şair yok gibidir. Çünkü ayna kişinin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Nefsini gördüğü başka neresi var insan denen bu ilginç varlığın. İnsan ne kadar farklı ve kalabalık yaşarsa yaşasın ölümde uykuda ve aynalarda kendisiyle baş başadır. Kırık aynalarda insanın biyolojik bozukluğunu göstermez mi? Birlerde kendimizde biyolojik bozukluk olmadığını bildiğimiz için bunu ruhsal bozuklukla değerlendiririz / değerlendirmeliyiz Hüseyin’in yaptığı gibi. 

“Tenim hüzne bulanmış tenim
her gece yeni bir hevesle
eksik resimler çizen benim

tılsımlı bir rüzgâr eser
ilikleri gösterir aynalar
güller düşer sevdalara
…”
 

“Mimoza”… Çabuk küsüp çabuk barışan insanın doğadaki karşılığı… Tıpkı alıngan sevgili gibi… Yaz yağmuru gibi… Şair gibi… Şiir gibi… Hüseyni makamında okunan… 

“…
bütün belediye otobüslerinde
birden sen görünüyorsun
düşmemek için
sana tutunuyorum bilmeden
mimoza
…”

Bir kâbusa tereddütle girmek… İnsanı solmak bir parça… Bir parça kendini sınamak günaha ve ölüme… Koşar adım sorular alıp vererek… Çok ıslak bir yalnızlığa… “En Kısık Sesimle” gözü kapalı yanaşacağım. İster inan ister inanma. 

“…
en kısık sesimle
haykırdım denize
tahta atımı kırdım

şimdi
yaya geçiyorum
suyu tükenmiş denizleri
 

elimde gemici halatı
ufkum
kördüğüm…”
 

Desmond Morris “Sevmek Dokunmaktır” diyor ya hani. Aynı gölgeli varlığı duyumsayarak söylüyor Hüseyin de “Aşk Hikâyesi”nde. 

Ve albümler… İnsanın geçmişe olan uzaklığını ve bağlarını durmadan güncelleyen albümler… “Sonrasız Albümler”… Bakalım geçmişte kalan neler tenha duyguları dizginlerinden yakalayıp getiriyor. Rüzgâra ve mevsim sıcaklıklarına aldırmadan… 

“Sonrasız Albümler 1 

Birden patlayan tomurcuk
çığlık çığlığa bulut bulut
sende uzaklaşan önsözler
sende yinelenen kopuşlar

Rüzgârdan çıktın yine
kırık resimler çizdin kalbime
tozlu sayfalardan alınmış
sonrasız albümler var sesinde
…”

“Sonrasız Albümler 2
 

kalbime bir
ay doluyor kuytuda
kayboluyor
albümün ıssızlığı

hangi çölün
kumları yalnızlığın
hangi masal
sende uçuk iz yapar
…”
 

“Sonrasız Albümler 3 


yüzlerimiz bir masalın
artakalan hikâyesi
yıldız kayar göğsümüzden
hep duyarız seslerini

kalbimizin çizgileri
öyle silik öyle uzak
sazlı gölün sazlarıyız
albümler var sesimizde”
 

“Sonrasız Albümler 4

Sayısız resme bakarken beni gözler bulurum
Terk edilmiş unutulmuş nice sözler bulurum
Yaşamak defteri çoktan beridir böyle kara
Sayfalar gösteriyor sonrasız albümle bana”
 

İnsanın peşini bırakmayan şeyler vardır kendi değerlendirmesiyle; şanssızlık, kader, yoksulluk ve ölüm. Bunlar bir nevi yüzsüz adam gibidirler. Ne yapsanız bunlardan kurtulamazsınız. Hüseyin de bunlardan ölümü anlatıyor “Arsız Ölüm” şiirinde. 

“…
kansız duruşum belki
nedensiz yok olacak
kansız gövdeme bıçaklar
bıçaklar saplanacak
 

belki tozlu resimlerden
suskun mektuplar çıkacak
aylak kokulu sitemler
unutuşlar kopacak

arsız ölüm geceleri
duvarlara siniyor
arsız ölüm penceremde
ekmeğimi bölüyor
…”
 

Ayna Sahnesi 

“Deniz” adlı şiirde şair deniz ve kuşla Hz. Nuh, deniz ve yunus balığıyla Hz. Yunus’a, rüzgâr ve kuşla Hz. Süleyman’a telmih yapmakta: 

"Deniz kendi masalını
rüzgâra söyletir kuşa söyletir
gönül bir yunus balığı
dostu saklar hanesinde”
 

“Harflerin Aynası Yok” çünkü kendileri ayna… Seslerin aynaları… 

“…
kurşundan harfler bir dumanı
seviyorlar diye
sayısız mısra döküp
içimin aynasından
hepsini suya verdim
 

harflerin can simidi yok
içime düşenin hiç
 

su ile ateş arasında
harflerin tam ortasında
adım yazar bir çocuk…”
 

Gece ve gündüz insanı kuşatan atlas libas… Elde papaz ve as… Kirli bir sahada beyaz bir bulutu sahne yapanlar biraz kendine döner zamanı ellerinde tutmak için. Gelin bir sahne kuralım “Ayna Sahnesi” 

“…
içim başka çocuk
başka bulut
gözlerin bir resim
upuzun

uyluk kemiğimde bir sızı
her gece
aynı yıldıza yolculuk

artık
ne uykudayım
ne uyanık…”

Kimi kendine dost bulur, kimi kendini dost bilir. Gerek doğaya gerek hem cinsine dost olmak… Ne zor dost bulmak… Ve bir “Mevsimi Dost Bilmek”… Tenha bir insanı kalabalık yürümek… Nasıl olur dersiniz? 

“Sınırları sildim sınırsız kaldım
upuzun uykudan nasıl uyandım

Alevden yelesi uçuşan atlara bakarak
Mevsimi dost bildim geceye kandım
…”
 

Yerli film gibi kendime musallatım oldum olası. Rengim kenar mahalle orospuları kadar karışık ve bozuk… Tutkularım mehtabı ışıyan göl. Sanırsın La Martin’in ellerinden düşen izmarit gibi. Yorgun bir gerilla gibi… Benim gibi… “Damdaki Deli”… 

“…
damda deli var damda bir deli
tahtını terk etmiş neyin bedeli
gece biter gün uzar hep devri daim
sırada ben de varım hadi gidelim”
 

Önce düşünce yaratıldı, sonra söz. Bu yüzden derler ki; “İki düşün bir söyle.” Uyuyan yanlarımızı uyandırmak için gelin bir oyun oynayalım. Halka ninni söyleyenlere destan ve taşlama söyleterek. Bir “Söz” verelim birbirimize; aşka aşık atmak için. 

“Sesler sesi getirir
Söz ise sükûneti
Nakışlarda hüzün var
Beklerken kıyameti
…”
 

Siz hiç merak ettiniz mi “Atların Uykusu”nu? Geceyi nal izlerinden tanıyarak size gelecek. Çevrenize dikkatle bakının, yarım bir dünyayı yarınlara taşıyacak olan biri vardır belki. 

“…
elleri
hiç durmadan açılıp kapanan
lir çalan adamın
geceye uyarsa sesi
atları uykudan uyandırır

ansızın inen notaların sırrını
ansızın kim bilebilir…”
 

Bakışları nalçalı ayakkabı giyen bir kabadayı… Yüreği merhamet pazarı… Uçarı kaçarı olmayan… Dünyada iyi insan nasıl tanınır? Aşkı ve akşamı besmeleyle yastık altına koyanlar arasında. Gel “Maske”li “Efendim”; tırnak uzatmak yerine Şırnak uzatalım birbirimize. 

“binlerce kuş uçar
içimin
güne bakan yüzünde
görenler yakıştığını söylüyor
bu kanat seslerinin

her tebessüm bilerek
elimden tutmasalar
birden düşecek maskem…”
 

“köle pazarındayım
bir diyardan diğerine
hiç durmadan
sürüp giden zamandır
ki çarşı Pazar
efendim
ben satıldım beş akçeye
…”

Kendimize yakışanı seçmek istiyoruz. Kendimize çıkışanı bilmek… Kendimizde kokuşanı silmek… Bir “Çıdam” gerektirir. İdam gerektirmese de… 

“…
geceye ihanete varan hiçbir sözüm olmadı
ne de olsa gece beni barındırıyor
bu kadar isin ve buğunun içinde
sayının ve katranın ortasında
geceye anne diyebiliyormuşum
 

adına çıdam diyorlar
sahte susuşlar ve repliklerden
sakin duruşlar kurduğum bu uçuşun…”
 

Tostoparlak bir şey dünya denen bu varlık. İçinde her şeyi barındıran… İçimizde arındırılan geçici cennet… Kendimizi umursadıkça geçirilecek cinnet… Ne dersiniz, bizleri tanıdıkça “Rüzgârlar Yüklü Geliyor” her gece “Eylülün Aynasında” oynaşan siluetlere. 

“…
rüzgârlar yüklü geliyorlar
heybesinde yağmur
kaf dağından
zümrüdü anka uçuyor
…”
 

“…
geceyi ve duvarları
ve bütün suları yumruklayacağım
kimin elleri bu

sonra
tekrar başlar bu amansız hikâye
…”
 

Gelin sizi bir müzayedeye götüreyim. Açık artırmada “Satılık Güneş”, kibirli insanlar, kaybedilen güven, kazanılan hırs… İnsanı nasıl da kendisiyle buluşturuyor. Yanlış okunan kimlikler gibi hataya ve kırılmış dirence körelen duygular altında ezilerek. Alınyazımızı okumaya ne dersiniz? 

“Asıl simsarları güneşin
uçtular sıcak ülkelere
dağ başlarında görünen kim
Bağdat caddelerinde köle”
 

Sprey boyalar… Resimler ve yazılar, gelecek nesilleri şimdiden oyalar. Bizi bir kenara koyalar kendi kendileriyle uğraşmak için… 

“İnsanlar duvarlara benzer
her taşından yalnızlık sızar
ince sözler yazılı levhalardan
gece yarısı atlılar çıkar
zaman uzar
-bütün karmaşık sayıların
altını çiziyorum
ve yalnızlığıma ortak olan
her şeyin
gülüyorum-
…”
 

Geceye kına(la)nıyorum rüzgârın zehirli nağmelerine maruz kaldıkça. Kimliğimden ve senden uzağım. Kıraç bir insanın kurak bakışları altında seni sevmeye takatim yok. Yok(sa), dağları akla hayale sığan, vadileri aşındıran ırmaklar ruhumuzdan bir frekans taşıyor yıldızdan yıldıza in cin dinlemeden. “Bütün Yıldızları Yak” karanlıktan korktuğumdan. 

“ay bulutların yoldaşı
dinle bak
bir nağme çiziyor rüzgâr
bütün yıldızları yak
…”
 

Gönül köprüleri kuramadık kitleler arasında. Geçmişle gelecek arasında da… Siyasi imha, siyasi linç, siyasi oyun, siyasi koyun, siyasi kurt, siyasi dert ve kurulamayan köprülerden dolayı kurulan ayrılıklar… İnsanı kınından çıkarır… Sonrasız anlar için, niçin düşünsel “Köprü”ler kurup kendimize gelmeyelim? 

“…
nasıl da değişti her şey
ay değişti rüzgâr değişti
çocuklar kuşlar değişti
ben değiştim
 

deniz aynı deniz
toprak aynı toprak
…”
 

Kendimizden, dilimizden, dinimizden, törel değerlerimizden ve sizden uzak olmak… Gönlümüzde olmasa da ağzımızdaki tat put denilen ilah, gizli bir silah kimliksiz sokaklarda kalışımız noktasında. Yani “Lilliputlar Ülkesinde” ne işimiz var, bir düşümüz yoksa. 

“…
ıstırap nice gece
ve gündüzü her gün
ısmarlama harcıyorum
 

bilinmiyor
aynaların uçarı sırrı
ruhların gezdiği bahçeler
…”
 

Derin bir yalnızlık gövdemi sarmakta. Bir pitonun avını sarması gibi… Dünyayı sarması gibi bir afetin… Devrik bir diktatör gibi… Birbirimizi sevsek ne kaybederiz, ne kazanırız bir şarkıyı mevsimsiz okusak seher yeline. Artık “Me’yus Olma Rüzgâr Eser”. Eserse nefesimizi keser kederle sevinci ayırt edemeden.
“…
tuzaklardan kaçarken
eski şarkılara takıldım
kabuk bağlamış
neşter görmemiş yaralarla
 

âh eski şarkılar
toprağın havasını değiştiren şarkılar
me’yus olma rüzgâr eser
…”
 

Dargın bir şairi yorgun düşüren hayat, seni kendime kirve kılsam aklıma yazdıklarıma şahadet eder misin? “Kızıldeniz”e bata çıka gel ki, rahat uyuyalım, yoksa gölgesiz nesnelere dönüşürüz. 

“yükseklerden aşağı
attım birden gölgemi
ben mi düştüm bilinmez
yere düşen gölgem mi
…”
 

“Asmalar” adlı şiirde bir şairin özeti duruyor işte. Bir konak ve biz biraz girişte… 

“Asmalarda üzüm üzüm
yolculuk var nerde yüzüm
doğdum teşekkür erdim
yaşıyorum ölçüsüzüm
…”
 

“Günler” geçiyor, insanlar kendilerinden geçiyor, umutlarından geçiyor, sevdalarından geçiyor, ama insanlar ihtiraslarından vazgeçmiyorlar. 

“Yükünüzü tuttunuz da güle güle
giderken anlatın biraz hey günler
heybenizde neler var kaç resim sığdırdınız
kaç gönül gizlendi sizden başka defter kaldı mı
…”
 

“İp”e dizildik bir bir, bir şairin şuurunda, bir şiirin dizelerinde uçup giden insanlığı solgun bir yüz ve yaşlı gözlerle seyrederek… 

“Bir ip attım denize
Uzun uzun ağladım
Hey bulutlar bulutlar
Gülmek bizim nemize”
 

Evet, “Hayat”… Sevgilim olmadın, ama: 

“Karmaşık bir hayat için
Saçlarını taramaya değer mi?”
 

Değmez sevgili dostum, değmez. Ama Tanrı’nın karşısına çıkarken değer, değerse eğer hayata da yansır. 

Masal Çocukları 

Bir nefes alma, bir nefes verme… Nefeslenmek ne de büyük bir nimet, değil mi? İşte bir “Nefes”… 

“hüzün bir guguklu saat
kime söyler şarkısını
aslı masallardan kalma
aslı bir ince sızı şimdi”
 

Efsane bir çocuk vardı dünyaya yeni anlamlar yüklemeye çabalayan. Efsane bir çocuk vardı dünyada bir cennet dileyen. Efsane bir çocuk vardı aşkı kendi yüreğinde bileyen. Efsane bir çocuk vardı çocukluğunu unutanları sözcüklerle beleyen. Efsane bir çocuk vardı “Masal Çocukları” için masal olmayı seçen… 

“…
Birden açıldı gözlerim
harflere alıştım sonra
o kadar alıştım ki kurşundan
harfler döktüm kendime
ürperdim göğe baktım
yıldızlara
her birinin hikâyesi vurdu yüzüme
bir kelimeyle dönen belâ çemberine
attılar tıfıl kollarıyla bana hiç sormadılar”
 

Çocuklar, geceleri yıldız saymaktalar. Çocuklar her cebine bir gülücük saklamaktalar. Çocuklar büyüklerin yırttığı mutluluğu yamamaktalar. Çocuklar umutlarıyla büyüklere yol göstermekteler. Çocuklar ellerine meyve almaktalar. Çocuklarda her meyve bir dünya, büyüklerde “Aşk Çalınmış Elmalardı” 

“mini mini çocuklar gelir
uygun adım geçerlerdi nehirden
hep derin sulara bakardı gözleri

gül renkli çocukluğum
aşk çalınmış elmalardı
elmalarsa
en güçlü silahıydı masalların
…”
 

Yeni ülkeler yaratmak yeni yüreklere yeni yalnızlıklar sarf edilen her gece. Her gece incile incelen körpe bir cristi sarışın öptükçe pembe şafaklar kızıla çalacak. Herkes farklı bir dünya kuracak kendine ait sandığı harfleri kullanarak. Cumhuru ve başkanı kendisi olan bir ülkeHarflerin Ülkesi”… 

“biri göz yaşımı sildi
çocukların
saçlarında kayboldu ellerim

üç kere çaldı guguklu saat
bir istasyonda
yere düştü gözlerim
…”
 

Hafif birer kadırgayız deniz sevdalısı. Dalgalardan masal dinleriz. Kabaran yüreklerle. İnsansız / insafsız bulutları taşıyan rüzgâr önünde kuru birer hazan yaprağıyız. “Ben-Deniz” diyenin sözlerinin rengine duçarız. İki solgun cümle arasında yuvarlanan anlamsız söz gibi… 

“Bir yaramaz çocuk oldu
Kabına sığmadı deniz
Nasıl kabardı yüreği
Hem nasıl bir bilseniz
…”
 

Bir sevdayı oynuyorum karma karış düşler arasında. Dişler arasında k(a)lan korkuları en izbe yerlerimde hissederek. Bir kadın, bir çocuk ya da çocuksu kadın sevdasına tutunsam kerbelayı aşar mıyım gizli bir hüseyn edasıyla? En iyisi gel beni efsunla “Nefesin Bahar Senin” 

“çocuk
saçların ıtır
yüreğinse
en ince tezgâhlarda
el değmeden hazırlanmış
…”
 

En çok değer veren ve en az değeri bilinen bir varlık söyleyin, denilseydi ne derdiniz? Eminim herkesin yanıtı aynı olurdu: “Anne” 

“…
hiç kimse sormuyor ıssızlığımı
sesimde titriyor uzat elini
belki elim eline yetişir anne”
 

Her çocuğa bir oyuncak… Her çocuk kendinden bir dünyayla oynayacak… Karıncalanmış hayatlar da… Dünyamız bazen evreni aşacak kadar büyür, bazen bir akvaryumu evren sanacak kadar küçülür. Büyük insanlar büyük düşünür, küçük insanlar küçük. Akvaryumda bir “Kırmızı Balık” olacak kadar… 

“…
kimi zaman yorgun
ve yalnız
camlarında akşamın
buğulu bir çocukluk
büyütüyorsun
…”
 

Gönlümüz kızıl kıyamet… Harap sarayların çöplüğü… Masal toplamakta çocuklar… Kâğıt toplayanlar gibi… Bir bizim, bir “Senin Masalın” var ey İbrahim’e yakın İsmail. 

“…
ne gülüyorsun
senin masalın hepsi
kalplere çizdiğin resimler senin…”
 

Anadolu erken büyür, bilirim. Bilirim erken büyüyenler erken ölür. Sayısız insanlığı sayılı insanlara bırakarak… O zaman niye yaslanmayalım birbirimize. Birbirimizden yürüyen kervanlar gibi dizeler halka uyuyup uyanarak. Uyanarak “Erken Geldi Cinnetim” diyen hüseyinlere. 

“…
sessiz çığlıklara döndüm
anlaşılmaz şifrelere
fısıldadım uzaklara…”
 

Hep bir şeyleri gözleriz. Kimi iyi, kimi kötüdür bize göre. Sadece gördüğümüzü anlatırız bazen, bizden bir şeyler katmadan. Buna “Yorumsuz” deriz. Ama nedense hep bize olumsuz gelen şeyleri gösterir, veririz. Olumlu olanlara da övgü kalmaz dizeriz. 

“yorumsuzdur bu yüreğim
hüve’l bâki
 

eriyorum
zayıf ruhlara
ve çocuklara
biraz ışık
biraz güneş
veriyorum
…”
 

“Narin Bir Tüy” mahzun bir çocuğun şiirleşmiş serüveni. Ama tüy sözü bana nedense hep Richard Bach’ın “Mavi Tüy” adlı kitabını anımsatıyor. İnsan hayatındaki gerçekle hayalin kesişmesini anlatan kitabı. 

“…
yosun tutuyorum
tıkanıyorum ama
boğulmamalıyım gelişigüzel
uçuşa geçmeliyim çünkü
alçaktan uçan
benim
…”
 

“Türbe” yaşarken içimizdeki mabet, ölünce bizi içine alan mabet… 

“…
İçimizdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk
kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor”
 

Masal dedik ya aklıma hep tekerlemeler geliyor. Bir “Kuyu”. Kuyunun içinde suyu… Suyun içinde yılan yılanın ağzında mercan… Ey can hangi kuyular saray, hangi saraylar kuyu olur. 

“…
Akşam ipiyle indim kuyuya
baktım sandık açılmış içinden ömrüm çıkmış
binlerce yıl beklemiş elif imiş dal olmuş
böyle sandık görmedim ben açıldıkça açıldı
katlanmayı bilmesem durmaz çıkar giderdim ben
kuyu beni görmedi dolu dolu sakladım
…”
 

Sarkıttık yaşantımızı vardan yoğa, yoktan vara… bazen rengimiz beyaz içimiz kara, bazen içimiz beyaz yazımız kara. Hiç geçmeyen bir yara hayat denen şey. dünya ise ızgara kanlı yürekler için. 

2 Mart 11
Ankara 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 557
Kayıt tarihi
: 24.12.07
 
 

1965 Tortum doğumluyum. Ankara Gazi Üniv. Fen Edebiyat Fak. mezunuyum. T.D.E öğretmeniyim. İki ço..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster