Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Mart '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
581
 

"Hasta adam" elbisesini çıkartmanın zamanı gelmedi mi?

"Hasta adam" elbisesini çıkartmanın zamanı gelmedi mi?
 

hasta adam


Bir Uzakdoğu sözü aklıma düştü:

"...Eğer bir ülkenin adliye basamakları yosun tutmuşsa,
"...Eğer bir ülkenin hastane basamakları aşınmamışsa,
"...Eğer bir ülkenin okul basamakları aşınmışsa,
"...O ülkede huzur, barış ve refah var, demektir..."

Huzurumuz yok...

Barış içinde değiliz/kendimizle bile...

Hiç-kimse el ele değil ve o hiç-kimse, kendi de değil artık...

Halk fakru zaruriyet içinde olduğu gibi; artan fuhuş, hastalık ve hırsızlıkar yüzünden, "Hasta Adam" sıfatlamasından kurtulamayacak ve BOP projesine en uygun bir "Türk Halkı Psikolojisi" ile ortak "kozmik bir ruh" çerçevesinde preslenmiş durumda...

Kısacası bu sükut ve sessizlik kusmadan öncenin bir "mide" bulantısıdır...

Mide asiditesi çok yüksek ve bu asit fazlalığının vereceği en bariz komplikasyonu;

Önce "gastrit" sonra "ülser" daha sonra da "perforasyon" ve kanama olur

Sonuç:

Şayet perfore olan mideye cerrahi girişim uygulanmazsa; kan kaybından "hayati tehlike" baş-gösterecektir.

İnsan yaşamı çok değerli. Doğru bilgi, beraberinde doğru eylem getirir.

Yanlış bilgi, kötü sonuca götürdüğü gibi kendisinden sonra gelen jenerasyona model olacaktır.

Bilgi ve düşünce kirliliğine neden olup; bilgi gen şifrelerimizi detone edecektir.
Peki biz nerede hata yaptık? İyileşebilir miyiz? Madem "Hasta Adam" teşhisi konulmuş, o halde neden tedavisini yaptırmıyoruz?

Öyle ya!.. Doktora gideriz, bir alay tetkik ve analizler sonucunda, bir tanı konulur ve bu tanıya göre ya ilaç ya da ameliyatla tedavisi uygulanır.

Ama önce doktor hastaya birkaç soru sorar, değil mi?

Öncelikle biz; Neden toplum olarak hastayız?

Duyarsız/agresif/hazır ve fast food tüketen/bıkan vb bir toplum neden olduk?

Ne zamandır/ neden en değerli duygularımızı/değerlerimizi de hızla tüketen bir toplum olduk?

Neden yalnızlık-larımıza sığınıp, kendi içimize kapndık?

Ülkemiz insanı her an panik ile bir kaosa karışacak ruh/halet-i içinde...

Bunu anlamak/görmemek için kör mü olamak gerekir?

Hayır!

Herkesin, her an birbirini yanlış anlaması/algılaması bile düşündürücü değil mi?

Önceden böyle miydik?

Anlayışlı, saygılı, sabırlı, güvenilir, hoşgörülü, yardımsever, konuksever, ikram sever, merhametli/şefkatli, paylaşımcı, duyarlı değil miydik?

Ne değişti de biz kendimize/karşımızdakine yabancılaşıp, duyarsızlaşıp, yalnızlaştık?

Sorular üşüştükçe ruhumun üşüdüğü an gibi titredim. İşte korkunun "o acı sıvısı " ağzımın içine dolmaya başladı. Yutkundum, acı sıvıyı mideme gönderdim.

Midem yanmaya başladı. Bir anti/asit tablet alıp, yeniden düşündüm.

Düşünürken de belleğimden aklıma doğru; rafine edilerek sızan soruların ardını kesmeye çalışıyordum kendimce.

Korku kültürleri bize ne zaman "ilk kez" ekildi?

Biz korkularımızla nasıl başa çıkabiliriz?

Ne kadar da kolay fethedilecek ve düşüncelerimizin kontrolünü bizden öteye sürebilecek; bir kozmik ruhsal zeminimiz varmış!

İlk doğduğumuz güne doğru düşünce turuna yol aldım:

-Ağlamıyor bu bebek...

Ebe ıslak elleriyle bebeğin minik ayaklarını; tek eliyle sıkıştırdığı ve tepe aşağı "bir sarkaç" gibi salladığı bebeğe bir şamar "şak" diye patlatır.

İlk ŞOK!

Dünyaya ilk kez sıcacık bir cennetten gelen minik tene, vurulan ilk tokat!
Ardından bir avaz "ınga" sesi ve titreme başlar. Öyle ya anne karnı 37-37, 5 derecede onu üşütmeden tam dokuz ay, himaye etmemiş miydi?Şimdi kara bırakılmış gibi beton zeminde kundaklanmayı bekliyordu. Şiddetle tanışır ilk kez...

Üç yaşına bastığında alıştığı süt ürünleri, kolay ve mis gibi anne sütü emerek geçtiği süreye alışmak zor gelmişti; katı gıdaya geçişinde bir isteksizlik yaratmıştı. Dudaklarını kenetliyor, istemediğini ifade ediyordu beden diliyle... İşte o anlar sıklıkla yinelenen iki acı sözcük;

"Öcü gelecek!.."

Kendisine gelecek olan tehlikenin varlığı işte bu sözlerle sunuldu; ne ve ne zaman geleceğini, bilememenin kaygıları yüklendi minik belleğine. Kendine ve dışarıya olan "güven duyguları" zafiyet geçirmekteydi. Korku duyguları sızar yavaş yavaş...

Büyüdükçe güçlenen minik kasları, hareket isteyen kemik sistemine direnmekteydi. İşte bu anlarda ailesi ve çevresinden "yaramaz" sözcükleri işitince;

"Polise- askere- söylerim bak!.." uyarı sinyalleri verilmektedir, sıklıkla...

İşte bu yaşlarda, güce karşı direnmemeyi, şiddetin geleceği hissettirilip, haklı olsan dahi verilene razı olup, "yap/yapmalar-la" susmalar öğretildi.

Hala anımsarım, o çocukluk yıllarımdaki bir kareyi:

"Ne zaman asker ve polis görsem, annemin eteğine sarılıp, ürkerek saklanırdım. Daha o zamanda korku minik yüreğime yerleşmişti..."

Ve çocuk yedi yaşına gelmiştir. Merhaba hayat!

Anne kucağından, okuldaki öğretmen ellerine teslim edildiğimiz süreçlerimiz; böyle bir duygusal travmayla tamamlanmıştı.

Öğretmeni yeterince dinlemek şöyle dursun, bildiğimiz dersi bile utancımızdan/ özgüven eksikiğimizden dolayı; lal olmuş gibi söyleyemez, sınav kaygıları ile karın ağrımız başlar, güven eksikliği yaşar, parmağımızı kaldıramazdık bile...

Öyle ya, "Bak öcü gelecek!" sözlerinin tesiri vardı, çocuk yüreğimizde...

Okulda hastalıklara karşı aşılanacağımızda, ne zaman hemşire veya bir doktor görsek; beyaz önlüklü, aşı sırasının en arkasına kaçar, görünmez olmak isterdik.
O gün okulu asar ya da tebeşir tozu yutar ateşlenir okula gitmezdik.

Öyle ya; ne zaman bir ağaca tırmanmak istesek, ne zaman kendi oyun bahçemizde yuvarlanıp; düşüp, üstümüzü çamurlasak, yaramaz olduğumuz düşünülmüştü:

"Doktor amcaya söylerim bak, sonra seni keser!.. Hemşire şimdi gelip, sana kocaman iğne yapar!" sözleri ile uslu durmamız isten-memiş miydi?

Hiç unutmam erkek kardeşimin, sünnet yatağından kaçışını...

"Yaramazlık edersen... Bak, pipin kesilir ha!.. sonrada pilav üstü yenecek..." sözleri ile yedi yaşına taşınmıştı, korkularını...

İşte böyle bir alt yapı ile ilk-orta-lise-üniversite okul yıllarımızla, toplumdaki yerimizi aldık.

Kendimin, farkında olup da "kişisel gelişimim" için hayatın içinde deneyimlerle, törpülenip, doğrulup azınlıkta kalan "düşünen-üreten" biri olma çabalarım hala sürmekte.

Küçük yaşlarımızda, yanlış eğitimlerle korku ile tanıştı; minik yürklerimiz. Kolay mı değişmemiz?

"Hasta olma" korkularımız türemişti içimizde...Bu durum hep böyle süre-geldi ve bilgi genlerimizle nesilden nesile taşındı, asırlardır.

Sonuç:

Bu ruhsal durumumuz; bir başkalarının "düşüncelerimizin" kontrolünü çok kolayca ele geçirmelerini sağlayacaktır.

Hele ki hala sağlıklı düşünemeyen, eğitim/öğretimdeki yanlış bilgilerle donatılmış bir sistemin içindeysek...

Hele ki, emperyalist dış güçlerin "TÜRKİYE TÜRKLERE BIRAKILMAYACAK DERECEDE ZENGİN BİR ÜLKE" diye değer biçip, yıllar önceden fişledikleri güzel yurdumuz hakkındaki planları, günümüzde sümen altından çıkartmışlarsa…
"Hasta Adam" elbisesini çıkartmanın ve iyileşmenin zamanı gelmedi mi?

Emine Pişiren/Edremit-Akçay

26.Şubat.2010

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1213
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster