Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '19

 
Kategori
Yetenekler
Okunma Sayısı
28
 

“Hükümet Geliyor!”


beni ben eden varlığım
yurdumu ulusumu
özümden çok sevmezsem eğer
nerde kalır insanlığım!
 H. E.

        Yıl 1933… “Anayurdu demir ağlarla örmekle” övündüğümüz Cumhuriyet’imizin 10. yılı…

        O yıllarda, Ankara’nın çok yakınındaki köylerin nasıl olduğunu merak eder misiniz?

        İşte onlardan biri, 300 nüfuslu Kutludüğün köyü:

        “Ankara’ya 26 kilometre uzaklıkta, eşkıya baskısından Kaya Vadisi’nin sırtları arkasına gizlenmiş, okulu bulunmayan, gerek üretim araçları, gerek üretim ilişkileri ve tarım yöntemleri ile Sümer devrini yaşayan; topraksızı çok, büyük çoğunluğu ölmeyecek kadar besin alabilen, her cins hastalığın bulunduğu bir köy...”

         “O durumda bile sinsin oynarken, halk türkülerini dinlerken, oyunlarımızı seyrederken neşelenmeye çalışan, cana yakın, uğraşıldığı zaman her yeniliğe açık bir topluluktu. Kendi başlarının çaresine bakmaya terk edilmiş, kendisine hiçbir şey verilmeden hep alınmış bir sömürge halkının yaşantısı içindeydiler. Buna rağmen, Ankara’ya yakınlıkları dolayısıyla gezdiğimiz pek çok köyden daha görgülüydüler ve daha iyi ekonomik koşullara sahiptiler.“

         “Kutludüğün köyü, kurulalı üç yüz yıl olduğu halde ilkokula kavuşamamıştı. O tarihlerde Türkiye’deki 40 bin köyün ancak 4 bininde okul vardı. Bu köy, ancak 1944’te, Köy Enstitüleri devrinde, Kutludüğünlü sığırtmacın oğlu Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü bitirip köyüne dönünce okula kavuşur.” (*)

        Pekiyi, şimdi siz söyleyin: Kuruluşundan 1933’e ve dahi 1944’e kadar okul ve öğretmen yüzü görmeyen, Ankara’nın çok yakınındaki bu köy doktor, sağlık memuru, hemşire ve ebe yüzü görmüş müdür?

        Yanıtınız, “Hayır, görmemiştir.” ise, yanıldığınızı söyleyeceğim size.

        Niçin mi?

        1933’te, köye gelen bir doktor görmüştür çünkü onlar.

        “Nasıl olmuş bu? Yolunu şaşırıp yanlışlıkla mı gelmiş?” diye mi sordunuz.

        Hayır, yanlışlıkla değil… Bile bile…

        O yıllarda, “Halkevleri” kuruluyor illerde, ilçelerde. Ve halkevi yöneticileri, yalnızca halk türküleri söyleyip halk oyunları oynayıp coşmuyorlar. Ara sıra yakın köylere de gidiyorlar. Bu turistik gezilerde bir doktor da alıyorlar yanlarına.

        1933’te Kutludüğün köyünü ziyaret eden Ankara Halkevi yöneticileri yanlarında şeker, defter, kalem gibi hediyelerle birlikte bir doktor da götürürler. Doktor, köylüleri muayene eder, reçeteler yazıp bazı ilaçlar da dağıtır.

        “Kutludüğün köylüleri, kuruluşlarından bu yana köylerini ilk kez ziyaret eden kadınlı erkekli şık giyimli bu hanımlara ve beylere ne ikram etmişlerdir?” derseniz…

        Anadolu köylüsü, kendisine verilen bir selamın, gösterilen bir güler yüzün, söylenen bir güzel sözün bile altında kalmaz. İşte kanıtı: Köylüler de konuklarına kuzu ziyafeti çeker. İyi mi?

        Bu konuklar arasında ünlü yazar Şevket Süreyya Aydemir de vardır; Şevket Aziz Kansu da…

        Özellikle o yıllarda, Anadolu’da bir köye jandarma, polis, vergi memuru ve benzeri bir hükümet adamı gelse, köylüler sevinir mi, üzülür mü dersiniz?

        O günlere kadar köye gelen her hükümet adamı hiçbir şey vermeden, hep almış; hep almış. Ya asker almaya gelmiş, ya vergi almaya…

        Hele hele harmandaki ürününün onda biri demek olan “öşür”ünü mutlaka almış. Dolayısıyla köye bir hükümet adamı gelmeye görsün, köylü kaçacak delik arar olmuş.

        Köy Enstitüleri’nin kurucu müdürlerinden Hürrem Arman 1933’te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğrenciyken, tarih öğretmeni Hüseyin Namık Orkun’dur.

        Türk tarihi ve Türk dili ile ilgili basılmış onlarca eseri olan bu öğretmen, bir süre Macaristan’da da bulunur. Macar Üniversitelerinde görüp beğendiği öğretmen – öğrenci ilişkilerini burada da uygulamaya çalışır. Okulda kalır, öğrencilerin her çeşit eğlencelerine katılır. Varlığını hiç yadırgatmaz.

        O, yalnızca ders kitabı ve müfredatla yetinmez. Aynı zamanda Halkevi’nin faal bir üyesidir. Öğrencilerini köy sorunlarıyla ilgilenmeye teşvik eder sürekli.  Ve ciddi bir “köy incelemesi ödevi” verir onlara.

        Bu ödev, çoğu zaman olduğu gibi, masa başında kulaktan dolma bilgilerle hazırlanıp “âdet yerini bulsun!” türü bir angarya olmayacaktır.  Ya?..

        Yedi-sekiz öğrenci, Ankara’nın bir köyüne gidip orada köylülerle birlikte köylüler gibi iki-üç hafta yaşayacak, sonra rapor yazılacak. Bu incelemeyi yapacak ekibin başkanı olarak Hürrem Arman’ı seçer öğretmen. Yataklar okuldan gidecek, yemekler Halkevi’nden… Ve Kutludüğün köyü… (**)

        Halkevi müdürü, iki günde bir, köyde kalan sekiz öğrencinin erzağını götürür. Köy çocukları, Halkevi müdürünün her gidişinde, “Hükümet geliyor!” diye kaçışırlar.

        Eyvah, eyvah!..

        “Hükümet geliyor” diye sevinmesi gerekirken bir ülkenin çocukları, “hükümet geliyor!” diye korkup kaçıyorlarsa, oturup düşünmek gerekir. “Cumhuriyet bu düşüncenin sonucu olarak, o korkuyu yıkmak için kuruldu” dersem, yanlış mı söylemiş olurum?

        Diyen olur ki belki, “Anlattığın bu olay, Cumhuriyet kurulduktan 10 yıl sonra oluyor. Demek ki, cumhuriyet de değiştirememiş bu korkuyu. Cumhuriyet de verememiş halka, devlet ve hükümet sevgisini.”

        Hayır, aynı kanıda değilim ben. Yüzyıllardır yaşanan acı durumlar sonucu yerleşmiş bir korkuyu, 10 yıl gibi kısa bir sürede kazıyıp yok etmek mümkün değildir.

        Cumhuriyet’in 10. yılı için büyük hazırlıklar vardır Ankara’da. Açık hava sergisi hazırlama görevi Gazi Eğitim Enstitüsü’ne verilir. Bu işi Tonguç’un başında olduğu resim bölümü üstlenir.

        Hürrem Arman’ın başkanı olduğu Öğrenci Derneği (Öğrenci Temsil Heyeti) ve öğrenci genel kurulu, Cumhuriyet Bayramı günü, Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal’in önünde yapılacak “resmî geçit” denen geçit resmi töreninde, okul müdürü Halit Ziya’nın öğrencilerin önünde yürümesine karar verir.

        29 Ekim 1933 günü, Ankara Hipodromu’nda toplananlar, Gazi’nin o ünlü 10. Yıl Söylevi’ni kendi ağzından dinler.

        Bu törenden beş-on gün sonra, bir gün, haber vermeden Mustafa Kemal gelir okula. Müdür odasına girer. Müdürün emri üzerine, meraklı arkadaşlarını dağıtıp kapıda bekler Arman. Biraz sonra Müdür, Cumhurbaşkanı için az şekerli bir kahve pişirip getirmesini ister. Okulda çay ocağı işlettiği için bu işi iyi bilen Arman, kahveyi daha bir dikkatle pişirir. Ancak kahveyi Cumhurbaşkanı’na kendisinin değil de bir bayanın sunmasının daha uygun olacağını düşünür. Soğumaması için cezvede götürüp kapı önünde doldurur fincanı. Kız arkadaşı Meliha önde, o arkada, kapıyı tıklatıp girerler içeri. Meliha kahveyi sununca, “Sen mi pişirdin?” diye sorar Gazi.

        “Hayır efendim, arkadaşım pişirdi.” deyip Arman’ı gösterir Meliha.

        Müdür, önce edebiyat bölümü öğrencisi Meliha’yı, sonra da “Okulumuz Öğrenci Temsil Heyeti Başkanı” diyerek tanıtır Arman’ı.

        Gazi’nin yerinde başka biri olsa, “Tamam, gidebilirsiniz.” deyip kahvesini höpürdetmeye başlar; değil mi?

        Ama başka biri değil, Mustafa Kemal’dir O! Bir yıl sonra Atatürk soyadını alacak olan Mustafa Kemal.

        “Öğrenci idaresi nelerle uğraşıyor?” diye sorar.

        Arman kısaca anlatıp, “Yani, özetle söylemem gerekirse, okulun tüm yönetimi öğrencilerin elinde.” der.

        Yine bırakmaz Gazi.

        “Okul idaresi ve öğretmenlerle çatışma olmuyor mu?” diye sorar bu kez de.

        “Olmuyor Paşam. Bütün toplantılarımıza onlar da katılıyor. Konuşuyor; oy kullanıyor ve alınan kararları aynen uyguluyorlar.”

        “Öyleyse çok iyi!” der; Gazi de.

        Bu yazıyı, Hürrem Arman’ın sözüyle bitireyim:

        “Meliha ile ikimiz, odadan ter içinde çıktık ama çok mutlu idik.”

 

                                                                            Hüseyin Erkan

                                                           huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------

  • (*) Piramidin Tabanı-Köy Enstitüleri ve Tonguç (Hürrem Arman, Yenikuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları, 2016 İzmir)
  • (**) Kutludüğünköyünde, köy incelemesi yapan ekipteki öğrencilerden biri de daha sonra Kutsal İsyan kitabını yazacak olan Hasan İzzettin Dinamo’dur.

 

Meltem Şahin, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 263
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster