Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mart '12

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
5243
 

Âkif, Âsım ve İstiklâl Marşı

Âkif, Âsım ve İstiklâl Marşı
 

"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak...


Her dönemin bir gençlik anlayışı olduğu gibi şairlerin ve fikir adamlarının da farklı gençlik anlayışları vardır.
Âkif’in tasvir ettiği Gençlik ÂSIM’la SEMBOLLEŞİR…

“Âkif Bey’in Âsım’ı hayalî değil; gerçektir. Âsım ve arkadaşlarının niteliklerini anlamak için  Mehmet Âkif’in “menfî gençlik” tipinden kısaca bahsetmek yerinde olur:

“Sene 1925.Aylardan Mart. Eminönü’nde tıklım tıklım bir salon. Çanakkale’yi anma günü. Kürsüye çıkan adam “Çanakkale muharebelerini en iyi anlatan, maalesef bizden olmayan birisi” deyip Mehmet Âkif Bey’in “Çanakkale Şehitlerine” yazdığı destanı okuyor. Bunun ardından öğretilmiş bir takım gençler, M. Âkif Bey aleyhine tempo tutuyorlar. “Kör, beyinsiz, sağır” diye. Ertesi gün meşhur bir başmuharrir, Mehmet Âkif’e “Git artık kumda oyna!” diye bir baş makale yazıyor.

Haber Üstâd’a ulaşıyor, tabii çok üzülüyor ve menfi gençlere neden kör, beyinsiz ve sağır olduğunu anlatan bir şiir yazıyor.  Bu şiirde “yatmış, inleyen halkı” kurtarmak için çalıştığını söyledikten sonra o gençlere şunları hatırlatıyor: Halkı kurtarmak endişesi taşımadıklarını, etraftaki feryatları duymadıklarını, milletin sesine kulak vermediklerini, millet için ağlamadıklarını ifade ediyor. Çünkü keskin bir idrakten, sıkılmak ve utanma duygusundan mahrumdurlar dolayısıyla onlara haya, ilim, marifet, fazilet ve ahlâk sahibi olmalarını tavsiye ediyor.”
İşte, o menfî tipli gençlerde olmayıp da olmasını istediği hasletler ÂSIM’da ve ARKADAŞLARINDA vardır.

Mehmet Âkif, İslâmı bir varlık meselesi olarak görür:

 “Leylâ” şiirinde , “İslâm’ın âtisini/geleceğini” Şark’ın “bütün dünyadaki Leylâ’sı” olarak belirtiyor. Onun yücelerden inmesiyle “Şu yanmış Yurda Mevlâ’dan müebbed bir bahar” ineceğine inanıyor. İslâm’ın gönüllere yerleşmesi için o şümullü bir ıslahat programı yapıyor. Bunun birinci basamağında kaza, kader, tevekkül gibi günlük amelî hayatla ilgili kavramları yeniden tarif ederek bulanıklığı gidermeyi hedefliyor. İkinci basamağında ise, ileriye dönük faaliyet sahasında canlı ve dinamik bir ulûhiyet, bir insan ve bir cemiyet anlayışı ortaya koyuyor. İşte,“Âsım’ın Nesli” ideali böyle bir ıslahatın vasıtasıdır. Bu sebeple o,

Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek,

dedikten sonra istikbâlimizi de “Âsım’ın nesli” ile garanti altına alıyor.Şair, burada istikbâlimiz Âsım’ın nesline boyun eğecek ve onun emrine girecek demektedir.

Şairimize göre, -kendisini de dahil ettiği- bir başka menfî gençlik tipi daha vardır:

 300 senedir yanlış yetiştirilen, kendilerine hiçbir ümit, hiçbir ideal, hiçbir âti hissi verilmeyen, hissi olmayan, fikri bozuk olan, haksızlığa karşı azmi mefluç, yani felce uğramış bir gençler grubu. Mehmet Âkif Bey de bu şartlarda yetişti. Fakat o Baytar mektebinde anatomi, fizyoloji gibi tecrübeye dayanan müspet ilimleri gördükçe ve babasından aldığı esaslarla dünyanın hızlı değişimi karşısında aklını iyi kullanarak o çemberi kırabilmiştir. Şairimiz bu menfî tipi şöyle tasvir ediyor:

-Neye? 
         -  Zerketmediler kalbime bir damla ümid
Hoca dünyada yaşanmaz, yaşamaktan nevmîd (ümitsiz)
Daha mektepte çocuktuk, bizi yıldırdı hayat;
Oysa hiç korku nedir, bilmeyecektik, heyhat!
Neslim ürkekmiş, evet, yoktu ki ürkütmeyeni;
Yürü oğlum diyerek teşcid edecek yerde beni
Diktiler karşıma bir kapkara müstakbel ki,
Öyle korkunç olamaz hortlasa devlet belki!
Bana dünyaya çıkarken “batacaksın” dediler…
Çıkmadan batmayı öğren ne kadar saçma hüner!

Âkif: Bir Karakter Abidesi ve Vatan Fikri

Şairler, yaşadıkları ruh iklimi itibarıyle kolektif kimliğin temsilini üstlenirler. Herkesin hissedip de anlatamadıklarını onlar dile getirirler ve halkın “işte, bu.” diye kendisini içinde bulduğu hissiyatı ortaya koyarlar. Mehmet Âkif Ersoy, bu temsili hakkıyla, halk ruhunun derinliklerine nüfuz ederek yerine getirmiştir.Mehmet Âkif’e, şiir dili, temsil ettiği değerleri, arzuları, istekleri, aklı itibarıyle halkın hissiyatını temsil özelliklerini kazandıran hiç şüphesiz yaşadığı hayat, bu hayatın zengin tecrübesi ile doğrudan doğruya kendisinin karakteri ve yüksek ahlâkıdır.

İSTİKLÂL MARŞI ŞÂİRİ, ÂKİF…

Zaman geçer nice bin inkılâb olur zâhir
Fakat bu şair-i pejmurde hep o Âkif’dir
                                            Mehmet Âkif

Ümit, azim ve imanı yazdıklarında, konuştuklarında olduğu kadar yaşayışında da aksettiren Mehmet Âkif, Milli Mücadele Ankara’sında örneği ancak 13 asır önceki ashab devrinde görülen bir fedakarlık içindedir. Elindeki tek kilimi bir fakire verdiği için çaya davet ettiği Hasan Basri’den özür diler ve ona çaya gider. Paltosunu bir fakire vererek kendisi Ankara’nın sert kışında paltosuz kalır.

Mehmet Âkif, imanıyla, yaşadığı hayatla , Anadolu’nun asırlık ıstıraplarını nefsinde hisseden büyük ruhuyla; zulme, küfre karşı zaman zaman zaptedemediği isyanıyla Milli Mücadelenin örnek şahsiyetidir. Ondandır ki O, Millî Mücadelenin destanî marşını yazmakta güçlük çekmez. Hatta, diyebiliriz ki İstiklâl Marşı’nı yalnız o yazabilirdi. İmanıyla o yazabilirdi; ıstırabı ve isyanıyla o yazabilirdi; ömrünce yaptığı hazırlığın kazandırdığı hüviyetiyle o yazabilirdi.

YAŞANARAK YAZILAN BİR ŞİİR: İSTİKLÂL MARŞI

Mehmet Âkif, başta İstiklâl Marşı olmak üzere Ankara’da yazdığı bütün şiirlerini Tacettin Dergâhı’nda kaleme almıştır.
Dergâh’da ve Meclis’te sürekli onunla beraber olan Hasan Basri Bey şunları aktarır: Marş yarışmasına yedi yüzden fazla eser gelmesine rağmen, hiç biri isteğe cevap verecek düzeyde bulunmamıştır. Bunun üzerine Mehmet Âkif’e müracaat edilir. Âkif, “Ben ne müsabakaya girer, ne de caize alırım” der. Hasan Basri ısrar ettikçe; “Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım; ayıp değil mi” der. Hamdullah Subhi, bunun üzerine Mehmet Âkif’e hitaben bir tezkire yazar. Hamdullah Subhi’nin Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı yarışmasına katılmasındaki ısrarı sebepsiz değildir.

1911’de ilk Safahat yayınlandığında Servet-i Fünun’da kitap ve Mehmet Âkif’in şiiri hakkında övücü bir yazı yayınlamıştır. Hatta, aynı görüşte olmayan Celal Sahir’le aralarında bir münakaşa cereyan etmiştir. Bir süre sonra Türkçülük akımının en önemli kurumlarından bir veya birincisi konumundaki Türk Ocağı’nın başkanlığına gelecek olan Hamdullah Subhi, bu yazıyı şöyle bitirir:

 “Edebiyatımızda Âkif Bey’i yeni bir tarzın muvafıkı olmak üzere selamlarım. Ona ellerimin üstünde saygı ile tuttuğum kitabınız, sizin ayaklarınızın altında şan ve şeref kaidesi olacaktır, derim.”

Hasan Basri Bey, Âkif’e İstiklâl Marşı yazdırmak için denemedik çare bırakmaz. Meclis’te Âkif’le yan yana otururken, çantasından bir kağıt çıkarır, ciddi ve düşünceli bir tavır takınır. Üstat Basri Bey’e ne düşündüğünü sorar. Basri Bey de İstiklal Marşı yazacağını söyler. Âkif Bey’le Hasan Basri arasında bir muhavere geçer. Sonunda Basri Bey, Âkif adına Hamdullah Bey’e söz verdiğini söyler. Mehmet Âkif birkaç kere “söz mü verdiniz” diye sorar. Her defasında “evet” cevabı alınca Basri Bey’in elindeki kağıdı alır ve bu sefer o düşünmeye başlar. Meclis müzakere ile meşgulken Âkif marş yazmaya çalışmaktadır. İki gün içinde şiir tamamlanır. Sabahleyin erkenden evde marşı yazıp bitirmiştir. Marşı yazdıktan sonra, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yazıhanesinde temize çekmiştir.
 
İSTİKLÂL MARŞI: BİR MİLLÎ MUTABAKAT METNİ

Meclis’in hiç konuşmayan, hatta neredeyse hiç konuşmayan mebuslarından olan Mehmet Âkif, o sıralar üzerine düşen her şeyi yaptıktan başka, bütün söyleyeceklerini bu şiirle, İstiklâl Marşı ile ifade etmek için beklemiş gibidir.

İstiklâl Marşı, bir haykırışla başlar. Bu haykırış iki asırdır savaşa savaşa çekilen ve nihayet dokuz asırlık ana topraklarında mücadele eden bir milletin kuşkularını bertaraf etmek ister:

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak”

İlk bakışta bir heyecan şiiri gibi görünen bu düşünce ve iman şiirinin derinliklerine inmek veya zirvelerine çıkmak, o muhtevayı tam olarak kavramak gerekiyor.

Âkif’in 41 mısralık şiirinde sadece bir mısra iki kere yer almıştır:
 
“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Bu mısra ile vurgulanan şudur: “Hakk’a tapan”, Allah’a inanan ve ona bağlanan bir insan, başka hiçbir şeye ram olmaz, başka hiçbir şeyi Rab tanımaz. Dolayısıyla İstiklal, bağımsızlık onun hakkıdır. Bu mısra İstiklal kavramının batıda ifade edilmeyen tarzda, bize göre tanımını ihtiva eder.

Hakk’a tapan insan, ezelden beri hürdür, hür yaşar. Mehmet Âkif, bütün  direniş unsurlarını “iman” kavramı etrafında toplar:

“Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var”
….
“…..nasıl böyle bir imanı boğar?
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar!”

Millî Marş olarak kabul edilişinden bu tarafa her törende okunan İstiklâl Marşı’nın sahip olduğu nüfuzu sadece resmî olarak kabul edilmesine, kanunla korunmasına bağlamak mümkün değildir. O, taşıdığı yüksek anlamla, bulunduğu atıflarla kendi gücünü, kendi nüfuzunu ve dokunulmazlığını meydana getiren bir şaheserdir.

Osmanlı Devleti’’nin sona eriş ve yeni Türkiye’nin oluşumu döneminde millî marşı yazma şerefi Mehmet Âkif’in oldu. O Ankara’da mebusluk görevindedir. Meclis’te aktif bir üye değildir, Sessiz bir milletvekilidir. Sanki, Başkent’e gelişi İstiklâl Marşı’nı yazmak içindir. Bunu kendisi de çok açık olarak bilmiyordu, şüphesiz. Ama o şaheser eser;ancak mükemmel Şair Âkif’in yüreğinden dökülürdü.Ve, öyle de oldu!

Mehmet Âkif mecliste hiç konuşmamıştı. Ama İstiklâl Marşı ile söylemek istediğini en etkili bir şekilde söylemişti. Şimdi o mecliste söylenen sözlerin hiçbirini hatırlamıyoruz. Ancak, Mehmet Âkif’in söylediklerini bunca senedir, bütün Türkiye biliyor ve tekrarlıyor.

“İstiklâl Marşı” öyle bir metindir ki, Türkiye’yi oluşturan halkın bütününün benimseyeceği unsurlar ihtiva eder. Esasen, Mehmet Âkif böyle bir sonuç da gözetmemiştir. O, düşündüğü, inandığı gibi yazmıştır, sadece.

 Yegâh Elif Mirzâde (R.İ.D)

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Rana, "M.Âkif Kurtuluş Savaşında" başlıklı 93 bin vuruşluk yazımı 2 gün önce bitirdim. Safahat'ı okudukça, Âkif hakkında ne kadar yalan, yanlış bilginin verildiğini görüp üzüldüm. Bizim milletin bir huyu var, "vur" deyince öldürüyor. Başlangıçta ümmetçi olan Âkif, Balkan savaşından sonra milliyetçi ve hümanist duygularla yazdı.Eserleri ortada... Asım'ın nesli bölümünde, gençliği bilim ve hümanizme teşvik ediyor, ama haklı olarak inancını korumasını da öğütlüyor. Çünkü Asım'la örnek gösterilen Halûk'un Papaz olma durumu var belleğinde. Uç kısımlarda gezinen radikal görüştekilerin değil, objektif yazanların eserleri okutulursa, bunca kargaşa olmaz. İnternet bu konuda tam bir felâket... Esenlik dolu başarılar diler, sevgilerimi iletirim.

Ayten Dirier 
 12.03.2012 23:28
Cevap :
Yakından biliyorsunuz; Şubat ayı başından beri "İstiklâl Şairi Âkif'ten İstikbal Sembolü Âsım'a" isimli "metin yazarlığını" yaptığım 13 dakikalık bir belgesel üzeridne çalıştım.Ve, nihayet, çok şükür ki belgeselimi 9 Mart'ta Ankarada kamuoyuna sundumBüyük bir beğeni topladım.Belgeseli oluşturana kadar 17 ayrı kaynağa başvurdum; 47 sayfalık bir "araştırma metni"ne ulaştım; sonra da süze süze 4,5 sayfaya indirdiğim metne-ki sonra bu metinden birkaç makaleye ulaşmayı düşünüyorum- ses, görüntü, jenerik ekleyerek ilk belgeselime ulaştım..."Âsım" ve Âkif'in şahsiyeti bahsi çok geniş işlendi,belgeselde.Sizin de söylediğiniz gibi "Âkif Portresi" iyi anlatılmalı.O ki; Lamartine ile Fuzuliyi karşılaştırmalı anlatan makalenin sahibi.Bana verdiğiniz moral destek için teşekkürler...Sevgi ve saygı ile.  13.03.2012 15:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 191
Toplam yorum
: 901
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 756
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster