Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ağustos '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1628
 

‘Kuru gürültü’ye pabuç bırakan adam

‘Kuru gürültü’ye pabuç bırakan adam
 


O sabah Halil, sanki günlerdir uyuyormuş da uykusu iyice kanmış gibi birden uyandı. Ellerini başının altına koydu, tavandaki ışık demetine dikti gözlerini. Perdenin aralığından giren ışık demeti, dümdüz bir yol izleyip, tavana vuruyor, tavanda kımıldayıp duruyordu. Işık, gözüne canlı bir varlık gibi göründü. Hani elini uzatsa, bir iki zıplayıp kaçacaktı neredeyse.. Ortaokulda haşarı bir arkadaşı vardı. Cebinde küçük, yuvarlak bir ayna taşırdı. Öğle teneffüsünde okulun bahçe duvarının üstüne tüner, bahçedeki kızlara ayna tutardı. Öyle ustalıkla yapardı ki bu işi, kızlardan hiçbiri ayna tutanın kim olduğunu öğrenemezdi. Aynadan yansıyan ışık zıplayıp dururdu. Tavandaki ışığa bakarken, bunu anımsadı.

Kalktı, banyoya gitti. Eğilip, aynaya baktı. Boyu uzun olduğundan ancak eğilince görebiliyordu yüzünü. Sağ kaşını indirip, sol kaşını kaldırdı, biraz daha eğdi başını. Aynadaki görüntüsü bir tuhaf geldi gözüne. Kafasını kazıttırmıştı iki gün önce.. Su çarptı yüzüne.. Bir daha.. bir daha su çarptı. Islak elleriyle kafasını sıvazladı. Saçları gidince, kafası daha sıcaklaşmıştı sanki. Tam tersine, serinleyeceğini düşünüyordu, oysa. Kapıya yönelmişken geri döndü, bir kez daha tuvaletin sifonunu çekti, çıktı.

***

İşten çıkarılmasının üstünden aylar geçmişti. Geçici işler buluyordu. Birkaç gün rahatlıyor, sonra karamsarlık günleri geri geliyordu. Birkaç gün önce yine bir markete gitmiş, sahibiyle konuşmuş, ne iş verilirse yapacağını söylemişti.

“Şimdi müşteri var, yarın erkenden gel bir konuşalım..Anlaşabilirsek ne âlâ..” demişti ay dede suratlı, badem bıyıklı sahip!..

Yolda yürürken patronla nasıl konuşacağını düşündü. Bu kez, işi kaçırmasa iyi olacaktı. Sanki zaman boşa geçiyor, elinin altından bütün bir hayat akıp gidiyordu. Bulduğu geçici işler, günlük gereksinmelerini karşılamaya yetmiyordu. İş bittiği zaman, para da bitmiş oluyordu..

Sabahın erken saatlerinde İstanbul daha da kalabalıklaşıyordu sanki. İşe gidenler, iş aramaya gidenler, hastanelerde sıra almaya, dershanelere gidenler.. Hani şah damar kesilir de oluk oluk fışkırır ya kan.. Sabahları İstanbul da böyle kanıyordu işte. Kocamış kent, oluk oluk insan kanıyor, her kanamada biraz daha güçten düşüyor, ayakta zor duruyordu.

Yaklaşık kırk dakika yürüyüp dükkanın önüne geldi. Gri mavi önlüklü bir işçi, kapının önünü süpürmekteydi. Tam da kapının önünde durmuş, girişi kapamıştı. Uykulu gözlerle baktı Halil'e, sordu:

“Sen kimi ariyisan babo?”

“Patronu... İş görüşmeye geldim.”

“Ele ayağini heman zırt diye atmayacağsan tükene!..karşıki keahveye gidacağsan, bekleyecağsan, patron gele, temam mi?”

Tartışmadı. Caddenin karşısına geçti. Otobüs durağının yakınına gitti, bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekip savurdu dumanını. Yanından geçen yaşlı bir kadın, ekşimiş bir suratla baktı Halil’e, yüzüne gelen dumanı eliyle savuşturdu, ayaklarını sürüyerek uzaklaştı.

Kim bilir, belki de patron, içerdeydi. Markette çalışan işçilere göz dağı vermek için yok dedirtiyordu kendini. Gel, görüşelim diye mahsus çağırmıştı belki de Halil’i. Kasada duran kıza, içerdeki mavi önlüklülere, dışarıyı süpüren şu yeni yetmeye... hepsine göz dağı veriyordu böylece.

Birden karar verdi. Burada böyle dikilip, belki de hiç gelmeyecek olan patronu beklemeyecekti. Zaman kaybediyordu böyle beklerken. Kaç gündür Aksaray’a gitmek vardı aklında. Bir iki yer söylemişlerdi tanıdıklar. Burada böyle beklemektense, gidip oralarda şansını deneyecekti.

***

Güneş tam tepedeydi. Orada öylece tostoparlak durmuş, yeryüzüne ısı yağdırıyordu. Halil, durmadan yürüyor, yürüyordu. Ayakkabının içinde ayaklarının kavrulduğunu hissetti. Eve gidince paçalarını sıvayacak, buz gibi suyla yıkayacaktı ayaklarını. Dudakları kurumuş, iyice susamıştı. Elini cebine attı, bütün parasını çıkardı, saydı. Bir kağıt onluk, bir beşlik, birkaç ufak para... Elli kuruş alıp, ötekileri cebine attı. Yolun kıyısındaki küçük büfeden bir şişe soğuk su aldı. Durdu, şişenin kapağını açtı, tam şişeyi ağzına dikecekken biri omzuna çarptı, elindeki kapak fırlayıp, asfalt yolda yuvarlandı. Bir hışımla döndü arkasına:

“Oha!” dedi.

Suyu bir dikişte içti, şişeyi yol kıyısında sallanan çöp kovalarından birinin içine attı, yürümeye devam etti.

Birden zınk! diye durdu. Sol ayağı hafiflemiş, hatta hafiften serinlemişti. Bir adım daha atıp, kaldırımın kıyısına çekilmek istedi. Adım atamadı. Eğildi, tabanı üstünden ayrılıp iki parçaya bölünmüş ayakkabısını aldı, ayağının topuğuna basarak, yol kıyısındaki banklardan birine attı kendini. Bu ayakkabılarla daha doğrusu tek ayakkabıyla eve gidemezdi. Öteki tekini de çıkarıp yürüse yollarda... öyle çorapla yürümek olmazdı ki. Çorapları da çıkarıp atsa? Biraz düşündü, vazgeçti. Etrafına bakındı. Biraz ileride, kaldırımın daraldığı köşe başında bir eczane, hemen yanı başında da bir kırtasiyenin tabelasını gördü. Ayakkabının iki parçası elinde, bu kez topuğuna da basmadan, hızlı hızlı kırtasiyeye gitti.

Kırtasiyedeki tezgahtar kızın yüzüne bakmadan, “Koli bantı istiyorum!” dedi.

Kız, Halil’i tepeden tırnağa süzdü. Tam rafa doğru uzanmıştı ki, telefon çaldı. Telefonu kulağına götürdü, yay gibi kaşlarını çatıp dinledi, öteki elindeki tükenmez kalemin tersiyle, gözüne düşen kakülünü geriye ittirdi, koli bandı isteyen adamı umursamadan, “tamam aşkım, görüşürüz!” dedi, telefonu kapadı. Sonra dönüp “Pardon koli bandı mı istemiştiniz?” diye sordu. Halil, “evet..” anlamında başını salladı. Kız, Halil’in yüzüne bakmadan tezgaha bir koli bandı koydu, yüzünde sahte bir gülümsemeyle yeni gelen müşteriye döndü.

Halil tezgahtaki bandı geri itti. “Şeffaf olacak!” dedi. Kız, bunu duymadı. Halil’in dikilip durduğunu fark edince döndü, “üç lira!” dedi. Halil, sesini biraz yükselterek tekrarladı: “Şeffaf, istiyorum!”

Yeni müşteri dik dik baktı Halil’in yüzüne. Halil, bu yeni müşterinin suratının ortasına bir yumruk geçirmeyi istedi. Bu kuru gürültü kentinde hiç ses yokmuş da, bir tek “Şeffaf” istemek gürültü yaratıyormuş gibi...

Tezgahtar kız, bandı değiştirdi. Halil, elini cebine attı, üç demir birlik çıkardı, masanın üzerine bıraktı, şeffaf bandı aldı, tek ayağında ayakkabıyla rüzgar gibi çıktı dükkandan. Az önce oturduğu banka doğru yürüdü.

Bank, boş değildi artık. Çifte kumrular konmuştu banka. Öpüşüp, koklaşıp duruyorlardı. Kız, arada bir başını geriye atıyor, sevgilisinin yüzüne ilk kez görüyormuş da ezberine alıyormuş gibi bakıyor, neşeli bir şeyler söylüyordu. Daha sözünü tamamlayamadan, delikanlı eliyle kızın ağzını kapatıyor, elini siper edip kızı öpüp duruyordu.

Halil, gençlerin arkasından dolandı, az ötedeki banka gitti. Emekli sandığından emekli olmuş kılıklı, yaşlı bir adam, bastonuna iki eliyle dayanmış, bankın bir köşesine ilişmişti. Kendine doğru tek ayakkabısıyla birinin geldiğini görünce tedirgin oldu, bastonuna dayanıp kalktı, titrek adımlarla uzaklaştı.

Halil sonunda oturacak bir yer bulabilmişti kendine. İncecik poşetten bandı çıkardı, rüzgardan uçmasın diye poşeti buruşturup cebine attı, tabanı çıkmış ayakkabıyla üstünü bantlamaya koyuldu.

Tam o sırada cep telefonu çaldı.

Sırası mıydı şimdi? Zaten ter basmıştı, iyice sıcaklamış, bunalmıştı. Tek eliyle ayakkabıya ve bant rulosuna hakim olmaya çalışarak telefonu kulağına götürdü. Çocukluk arkadaşı Musa’ydı arayan. Çok severdi onu. Daha geçen yıl, birlikte köye gitmişler, eski günleri anmışlardı. Musa, bol bol kameraya almıştı bu ufak köy tatilini.

“Merhaba, ben Musa... Nasılsın görüşmeyeli?”

“Sağol Musa... Sen?”

“Ben iyiyim de, senin sesin bi tuhaf geliyor olum... Bi sorun mu var?”

“Yok, yok... iyiyim. Sonra ararım seni ben...”

“Tamam da, merakta kalırım şimdi. Bari bir şey söyle.”

“Yok bi şey, bantla uğraşıyorum da o yüzden... Koli bandı.”

“Haydaaa... muamma gibi konuşmasana olum, ne bandı, ne kolisi, söylesene lan!”

“Yok bi şey be Musa! Ayakkabı ayrıldı da yolda, onu yapıştırmaya çalışıyorum bantla... Ararım ben seni, kapatıyorum.”

Telefonu kapattı. Ayakkabıyı sımsıkı bantladı. Tamirciye kadar götürse iyiydi. Cebinden poşeti çıkardı, bandı koydu poşete, tamirci aramaya koyuldu. Ara sokaklardan birinde bir tamirci görmüştü sanki... ama nerede?

***

Tamirci, ayakkabıyı aldı, elinde evirdi.. çevirdi.. iyi bir inceledi. Halil de küçük ve karanlık dükkandaki tahta tabureye ilişip, tamircinin hareketlerini izlemeye koyuldu. Bu ayakkabı tamircileri hep böyle olurlardı. Hani kameraya alıp izlesen, “ağır çekim mi bu?” diye sorduracak cinsten. Sanki sözleşmiş gibi, hiç acele etmezlerdi. Hem zanaatkar, hem de emekçiydiler. Usta, sonunda konuştu:

“Bu hemen olmaz. İşi uzun sürer bunun. Bak şimdi... bu tamamen sökülecek, taban sağlam.. ama üst iyice aşınmış. Hem beklersin, hem de pahalıya patlar bu sana. En az yirmi liranı alırım. Bence değmez. Yine de sen bilirsin. İstersen sana beş liraya ıskarta bir ayakkabı vereyim, ayağına bi dene.. uyarsa giy, git evine.”

“İyi.. bi ver bakalım usta, deneyelim. Olursa...”

Adam, oturduğu yerden kalkmadan raftaki bir torbaya uzandı, torbayı çekti.. İçinden bir çift kahverengi süet, spor ayakkabı çıkardı, elinde evirdi çevirdi, Halil’e uzattı ayakkabıları. Süeti epeyce aşınmış, uyuz olmuş eşek derisine dönmüştü ama en azından sağlam görünüyordu. Halil, ayakkabıları ayağına denedi. Daha ilk tekini giyer giymez, ayağını rutubetli, soğuk bir mağaraya uzatmışçasına ürperdi. Onluğu verdi tamirciye, paranın üstünü aldı, cebine attı. Parçalanan ayakkabıları dükkanda bırakıp kahverengi süetlerle çıktı.

***

Birkaç gün sonra, Kadıköy vapur iskelesinde Sirkeci vapurunu bekliyordu. Vapur, iskeleye yanaşmak üzereydi. İnsanlar vapurun rıhtıma yanaşmasını, çımacının halatları iskeleye vermesini, karadaki işçinin çımayı iskele babasına bağlamasını, birbirlerinin omuzları üzerinden izlemekteydiler.

Halil, daha on yedi yaşındayken sisteme karşı çıktığı için içeri atıldığında, hapishane yönetiminin ilk işi saçlarını kazımak olmuştu. Şimdi dışarıdaydı ama kriz bahanesiyle işine son verilen birçokları gibi “emekçi olma suçu” yüzünden, aylardır işsiz geziyordu. Onu, elinden ekmeğini alarak cezalandıranlar, nedense saçlarına dokunmamışlardı bu kez.. Halil, onların yarım bıraktığı işi tamamladı, kafayı kazıttırdı. Çevresine bakındığında, bekleme salonunda kendisi gibi kafayı kazıttırmış birkaç kişi daha gördü. Kendini cezalandıran başkaları da olduğunu düşündü.

Kapılar açıldı. İnsanlar, en iyi yerleri “kendileri” kapmak için telaşla vapura doluştular. Etekleri yerleri süpüren bir kadın, o sıkışıklıkta arkasındaki genç kız eteğine basınca, feryat figan “hak arayışı”na girişti..

Halil, yorgunluktan ölüyordu. Kahverengi süetler de onca yayan yürümeye dayanamamış, kıyısından köşesinden dikiş atmaya başlamıştı. Yukarıya, güverteye çıktı. En köşeye oturdu.

Vapur, yaşlı ve yorgun bir aslan gibi kükredi, Asya’ya sırtını dönmeden, nazikçe geri geri çekildi. Rıhtımdan uzaklaştıktan sonra yönünü Eminönü’ne doğru çevirdi.

Halil, ellerini ensesinde kavuşturup arkasına yaslandı. Vapur yolculuğunun en sevdiği yanı da buydu işte. Vapurun rıhtımdan çekilip yönünü bulması arasında geçen o kısa süre... Vapur değil de yedi tepeli yorgun şehir dönüyordu sanki etrafında.. ve bütün “saltanatlarıyla haramiler” Halil’in etrafında pervane oluyorlardı. Birkaç dakikalığına da olsa...

Tepede Gülhane parkı... daha aşağılarda Sepetçiler Kasrı...ve Eminönü seçilmeye başlamıştı ki telefonu çaldı. Hiç istifini bozmadan telefonu kulağına götürdü. Musa’ydı arayan..

“Sana bir paket yolladım kargoyla.. İki gün oluyor. Aldın mı?”

“Ne paketi olum? Ne yolladın?”

“Köy... Köyü izletecem sana. Geçen yıl kameraya aldıydım ya.. Başrolde sen yok musun olum? İşte o CD’yi yolladım. Alınca bi alo dersin, tamam mı? Hadi görüşürüz.”

“Sağol Musa.. zahmet oldu ya... ararım tabi.”

Telefonu kapattı, gözlerini kısıp uzaklara baktı. Bir vapur.. bir iki balıkçı motoru.. vapurun ardına takılmış martılar... Tipik İstanbul işte.. Daha ne olsun! İşsiz adam için dünyanın her yeri aynıydı.

“Köprüde balık ekmek yemek.. Boğazda köhne bir iskelenin yamacında... tabakta kavun, peynir, kadehte buz gibi rakı...” Ne kadar da mütevazı değil mi? Salaş meyhanelerde takılıp, üç beş kuruşla da olsa hayatın tadını çıkarmak.. “Ben, İstanbul’da yaşıyorum” demek!..

Oysa, işsiz adamın derdi değildi, hayatın tadını çıkarmaklar falan.. Eve ekmek götürmek, kafayı sokacak bir dam altı, hepsi bu!..

***

Otobüs.. metro.. ve uzun yürüyüşlerden sonra, Kocasinan’daki evin sokağına geldi. Tam dış kapıyı açmak için anahtarını çıkarmıştı ki, evin altındaki nalburun oğlu Sezgin dükkandan çıkıp seslendi:

“Abi, gelsene bi dakka..”

Halil, dükkana girdi, masanın yanında duran tahta tabureye oturdu. Masanın altına eğilmiş, bir şeyler arayan delikanlıya baktı.

Sezgin, masanın altından çıkardığı büyük bir paketi Halil’e verdi.

“Bir yanlışlık olmasın ya.. Musa bizim köy CD’sini yollayacağını söylemişti. Bu kadar büyük CD paketi mi olur?” diye mırıldandı, Halil.

“Valla bilmem abi, üzerinde senin adın yazılı. Bi aç, bak istersen.”

Halil, paketi kucağına alıp açtı. Yüzünde mutlulukla karışık bir şaşkınlık ifadesi belirdi. “Vay be! Musa’ya bak, ne yollamış!” dedi.

Sezgin, uzanıp baktı. Bir çift spor ayakkabı... En iyisinden... Üstünde de bir zarf.. İçinde CD..
Halil susmuş, kalmıştı. Sezgin sessizliği bozdu:

“Bi çay söyleyim mi abi?”

“Yok, sağol.. yorgunum, eve çıkacağım... başka zaman.”dedi Halil.

“İstersen şu CD’ye bi bakalım ha? Ben de merak ettim sizin şu köyü. İzin var mı bakmaya?”dedi Sezgin.

“Tamam, tak CD’yi bi bakalım.”

Sezgin CD’yi takarken, Halil ayakkabıları kutusuna koydu, taburesini biraz geri çekti, ekranı görecek biçimde ayarladı kendini. Haydaa... O da ne? Köy falan yoktu ortada. Boynuna kadar ateş bastı sıkıntıdan.

“Kapat olum şunu. Bi yanlışlık olmuş olmalı. Musa yapmaz bana böyle şakalar.”dedi.

“Tamam abi, nasıl istersen...”dedi Sezgin, CD’yi çıkarıp verdi Halil’e.

Dükkana bir müşteri geldi. Halil, “Ben gidiyorum, görüşürüz” anlamında bir işaret yaptı, dükkandan dışarı attı kendini.

***

Eve gelir gelmez, Musa’yı aradı, ayakkabılar için teşekkür etti. CD’den bahsetmeyi düşünmüyordu, ama Musa konuyu açınca, şakaya vurup söylemek durumunda kaldı:

“CD için de sağol Musa.. ama biz o yaşları biraz geçmedik mi be olum?”

“Kusura bakma, yanlışlık olmuş. Arkadaşın CD’si karışmış işte nasıl olmuşsa.. Bekle, köy CD’sini bir iki güne kalmaz, yollarım..”

“Musa... Dar günümde o ayakkabıları yolladın ya, çok sağol.”

“Sen de sağol.. Biz çocukluk arkadaşıyız, lafını etme artık. Bir önemi yok.”

Telefonu kapayınca yattığı odaya geçti. Yatağa oturdu. Ayakkabıları çıkardı kutusundan, giydi. Kalktı, evin içinde yürüdü. Yumuşacıktı ayakkabılar, çok da havalıydı.. İşsizse işsizdi işte! Hep altı şişhane, üstü gümüşhane olacak değildi ya..

Pencereyi açtı. Dışarıdan kentin bitmez tükenmez gürültüleri geliyordu. Korna sesleri.. bağırtılar.. konuşmalar, çocuk sesleri.. Beş on saniye arayla çeşitli yönlerden ezan sesleri de gelmeye başlamıştı. Evin altındaki dükkanların kepenkleri tangır tungur kapandı.

Pencereyi kapadı. Ayakkabılarını ayağından çıkarıp ayakkabılığa koydu. Kanepeye uzandı, kendisi için artık yalnızca “kuru gürültü”den ibaret olan bu haramiler kentine.. bu “kuru gürültü”ye pabuc(unu) bırakmamak için nasıl mücadele verdiğini düşündü. Başaramamıştı. Olsun, sonuna kadar direnmişti ya!.. Yeni ayakkabılarını ve eski dostunu düşündü... Gülümsedi.



Görsel: Vincent van Gogh : Chaussures - Van Gogh - Gauguin - Metropolitan Museum of Art

Zelin Artuğ, Ağustos 2009, Yeryüzü

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Biraz uzunca; ama uygun bir zamanda okuyacağım. Kolay bgelsin. Selamla, saygıyla...

Mehmet Sağlam 
 07.09.2009 20:43
Cevap :
Merhaba.. Yazımı okursunuz bir ara, acelesi yok. Geldiğinizi görünce düşündüm.. Biz, çok kısa bir zaman farkıyla, büyük acı yaşadık. Yitirdiğimiz değerlerimizi saygıyla anıyoruz, ışıklar içinde olsunlar. Cafer şairimiz, her ikimiz için de iyi dost.. O da Erbil'e gitti. Irak'a.. Olsun, ne yapalım... Kalanların değerini bilmeye çalışırız biz de.. Siz, bilgiye değer veren bir arkadaşsınız. İyi ki geldiniz.. hoş geldiniz. Sevgim ve saygımla.  08.09.2009 1:40
 

Öykü beni çok etkiledi. Bence Musa olmak değil önemli olan.. Her türlü olumsuzluğa rağmen, direnebilmek..Ayakkabılar dağılsa da ayağında, paket bandıyla sararak; en güzel,en sağlam ayakkabıyı yaratabilmek..Aile için,kendin için inatla tutunabilmek yaşama.. Nazımın da "deniz olunmalı oğul" dediği gibi Halil olabilmek,Halil gibi direnebilmek önemli. Yüreğinize sağlık..

isa batumlu 
 03.09.2009 8:28
Cevap :
Sevgideğer arkadaş, Bu ülkede "deniz olundu" olunmasına... ama ömür boyu tatilde olanlar "olunan denizleri" de parsellediler utanmazca.. Çalışan nüfus, 25 yaşın da altına düşürüldü ki eve ekmek götüremediğinde hakkını arayacağına, babasına yaslansın. Çekirdek parasına çalışan, dershanelerin test manyağına çevirdiği, okumayan.. araştırmayan.. irdelemeyen.. beyni dumura uğratılmış bir gençlik!.. "Deniz olunmak" bu değil ki.. Halil gibi ailesi için, kendisi için inatla tutunabilenler yaşama.. bugün, geçmişte edindikleri birikimlerin üzerine de katarak insan kaldılar, kalabildiler. Halil sağlamdır! Halil'den yana tasam yoktur. Halil, her türlü güçlüğü aşacak yüreklilikte bir öykü kahramanımdır. Musa olmak da önemli aslında. Dar günümde yanımda olmayan dostu kurtlar yesin!.. Musa, bu öyküde "esas çocuk"un "esaslı arkadaşı.." Biz onu çok sevdik. Musa, "sudan çekip çıkarmak" anlamına geliyormuş.. Halil ise, "iyi dost!" Adlar yakışmış kişilere.. Sevgim ve saygımla..  03.09.2009 18:13
 

... yazdığım gibi, çok güzel bir öykü. Kuru gürültü, bizim kentlerimizi çok iyi anlatan bir tanımlama. Pabuç bırakmamak'la deyimleşen halini, şeytana pabucunu tersinden giydiren sermaye rejiminin bir yansıması olan İstanbul fonunda, çok güzel, anlamlı ve özgün bir biçimde tersyüz etmişsiniz. Selamlarımla...

Haşmet Şenses 
 03.09.2009 0:47
Cevap :
Merhaba, İnsan, güzel insanlar düşleyince Halil gibi direngen.. Musa gibi vefalı.. güzel öyküler yazabiliyor. Ama şu şeytana pabucunu ters giydiren sermaye rejimi var ya.. bizim sıradan.. masum öykülerimize de gözünü dikmiş durumda. Bizden öykülerin.. bizden şiirlerin.. bizden sanatın karşısına bizle hiç alakası olmayan aptal magazinler çıkarıp, toplumu bir aptallar ordusuna dönüştürmenin derdine düşmüş! O dost olduğu şeytan bi gün o ters ayakkabıyı çıkarıp bunun kafasına bi geçirecek, o zaman aklı başına gelecek o sermayeci rejimin! Krizin faturasını kendisi ödeyecek noktaya gelince, anlamını unuttuğu "kazma sapı"nı kıçına yiyince, aklı başına gelecek! Desteklediğin için sağol. Sevgiyle.. saygıyla.  03.09.2009 13:04
 

bu öyküyü çok beğendim...aslında farkında olmadan kıyaslıyor insan...ben bunu seçtim...ve dikkatle okuyorum şu görüşüm değişmedi;tek öykü gibi görünse de iç içe öyküler aslında...bencesi bu...saygılar...selamlar...

nedim üstün 
 28.08.2009 1:41
Cevap :
Merhaba.. Hepimiz birer öyküyüz. Her günümüz ayrı kişiler, mekanlar, olaylar barındırır kendi içinde. Bazen suratsız oluruz, bazen iyimser... bazen aksiyizdir, bazen neşeli.. bazen mutlu.. bazen mutsuz.. Asıl önemli olan ne biliyor musun? Nasıl olursak olalım, yeter ki kendimiz olalım.. Aslında öykü değildi seçtiğin, biliyor musun? Öykü kılığına girmiş bir ruh haliydi. Halil'i çok iyi irdelemiş.. kavramış olan, öteki figüranları da kavramaya çalışan bir ruh hali... Öykünün içinde gezinip duran, ama kimselere görünmeyen bir serseri ruh!.. O ruhu hissetmiş olmalısın şair yanınla.. Saygımla.  28.08.2009 15:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 133
Toplam yorum
: 798
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 994
Kayıt tarihi
: 04.07.08
 
 

Yaşam, sorulardan ve yanıtlardan oluşmuş. Her soru, aynı zamanda kendinin yanıtı... Çift yumurta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster