Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '11

 
Kategori
Doğa Sporları
Okunma Sayısı
228
 

"Kuzey Ege" bisklet turu - günlük - 6

Turumuzun ikinci gününde, Bandırma- Balya karayolunda, Manyas ilçesini geride bırakarak, temiz, bol oksijenli ve sabah güneşi altında, yolumuza devam ettik. Hiç durmadan pedal çevirerek öğlen civarı Gönen’ e vardık. Çok şirin ve büyük bir ilçe. Kaplıcalarıyla ünlü. Eski tarihlerde adı “ Sıcak Su Şehri “ olarak geçiyor. Antik çağlardaki isimleri Asepsus ve Artemea olan ilçe; tarih boyunca çeşitli medeniyetlere de ev sahipliği yapmış. Bu nedenle Gönen, oldukça zengin bir kültürel ve tarihi mirasa sahip. Kaz dağlarından doğan Gönen çayı ilçenin içinden geçiyor ve değişik bir hava veriyor. Kollarını oluşturan derelerin çoğunluğundan bir sürü köprülü yollar var. Şifalı suları ve kaplıcaları romatizma ve kireçlenme rahatsızlıkları olanlar için çok faydalı. Ayrıca Pirinci ile ünlü bir ilçemiz. Her yer pirinç tarlası. 

 

 

 

 

İlk işimiz Fikri hocamın öğrencisinin tatilini geçirmekte olduğu yeri bulmak oldu. Vardığımızda bizi bekliyorlardı. Çünkü hocam geleceğimizi bildirmiş olmasına rağmen, onlarda inanamayıp heyecanlanmışlar ve merak etmişler. Bizleri kapıda karşıladılar. Gördüklerinde şaşkınlıkları daha da arttı. Sessiz sakin bir site olmasına rağmen, her yer dolu. İnsanlar kaplıcalarda, şifalı sularda… Bisikletlerimizi emniyete aldıktan sonra, ev sahibi yol göstererek daireye çıktık. Püfür püfür esen balkonda yerimizi aldık. Karnımızın acıkacağını tahmin eden ev sahibimiz, sıcacık lahmacunları ve ayranları önümüze getirdi. Yanında karpuz, meyve suyu ve çay. Bizim için harika bir öğlen yemeği idi. Çok güler yüzlü, samimi bir insandı. Zaten daha önce de İstanbul’dan kendisini tanıyordum. Ama fikri Hocama yabancı değildi. Sohbet ederek yemeğimizi yedikten sonra, çay faslına geçtik. İyi bir dinlenme ve mola olmuştu bizim için. Yorgunluğumuzu atmıştık. Masanın üzerine haritamızı serdik ve rotamızı tespit ettik. Rotamız Balya üzerinden Havran ve Ayvalık. Çok zor bir yolculuk olacaktı bizim için. Sebepli köyüne kadar bol virajlı yollardan gidecektik. Sonrası bizim için bir kâbusa dönüşebilirdi. Ve öyle de oldu.  

Ev sahibimiz ile vedalaştıktan sonra Gönen içini dolaşarak yönümüzü bulduk. Yolumuz üzerinde bir tamirciye rastladık. Eksiklerimizi tamamlamak, bakımlarını yaptırmak üzere park ettik. Görevli arkadaş kontrol ederek yapılması gerekenleri söyledi. Bizde bisikletlerimizi kendilerine teslim ettik. Toplam 90 km yol aldığımızdan bakımlarının yapılması gerekiyordu. Önümüzde 50 kilometrelik bir yol vardı. Sebepli köyünden sonra 45 kilometrelik bir yol ve 1774 metre tırmanacağımız bir dağ vardı. “ Karanlık Dağlar “ Adı gibi karanlık. Diğer adı ile sebepli dağları… Bu yollarda fazla zorlanmamak için ben vites ve fren sistemini olduğu gibi değiştirdim. Yol arkadaşımda kendi bakımını yaptırdı. Buradaki işimiz bittiğinde saat 20.30 ‘ u gösteriyordu. Etrafımızda yine meraklı insanlar toplanmış, bizlere akıl veriyorlardı. Deli olduğumuzu, normal bir insan olmadığımızı söyleyenler çoğunluktaydı. Çünkü bu akşam saatinde yola çıkmak hele bir de o dağı tırmanmak akıl erecek bir iş değildi. Ama bizim bir amacımız vardı, hedefimiz vardı. Ne olursa olsun bu yolu gitmek zorundaydık. Söylentiler arasında oradakilerle vedalaşıp yola koyulduk. 

 

Sebepli köyüne kadar bol virajlı yollardan geçerek vardık. Akşam olmuştu. Karşımızda uçsuz bucaksız, gerçekten kapkaranlık bir dağ beliriverdi. Kim bilir bizi bu yolda neler bekliyor diye düşündüm… Biraz da tırstım… Bir ara Fikri hocama… İstersen bu akşam yola çıkmayalım… Sabah çıkalım deyiverdim… Demez olaydım…Bana fırçanın en büyüğünü attı…Tamam deyip, yoldan dönenin kaşığı kırılsın diyerek başladık tırmanmaya. Daha bir kilometre bile gitmemiştik. Çok dik ve virajlıydı, bizi yoruyordu. Durduk… Bisikletlerden indik… Birbirimizle bakıştıktan sonra yürümeye başladık. Bir huyumuz vardı… Asla geri dönmek yok… Hep ileri… Bu aklımıza geldi… Cesaretle adımlarımızı attık… Ben Yüksek görüş lazerli farlarımı yaktım. Hem de ikisini birden. Birini ileriye diğerini de önümüze verdim. Hocamın bisikletinde far dinamo ile çalıştığından on da ışık yoktu. Ama bendeki farlar önümüzü epey aydınlatıyor, görüşümüzü pek etkilemiyordu. Hocam ile aramızdaki mesafeyi beş metre olarak sabitledik. Sık olmasa da yoldan geçen araçlar vardı. Bizlere korna çalıyorlardı. Niyetleri bizi uyarmak değil sanki sizler ne yapıyorsunuz? Çıldırdınız mı demek gibi bir şeydi…Yavaş yavaş tırmanıyorduk… Bir zaman sonra araç geçişleri de yok oldu. Zaten bizlere önceden söylemişlerdi… Bu dağda araç bile belli bir saatten sonra geçmez diye… Her yarım saatte bir kısa mola veriyorduk. Tırmandıkça nefes alışımız zorlaşıyordu. Bir de bunun yanı sıra çektiğimiz yaklaşık 50 kilo yük… 

 

 

Belli bir süre sonra, kayboluruz, yoldan çıkarız diye düşünerek, yardım almaya karar verdik. Çünkü yol bağlantıları vardı ve hiçbir tabela yoktu. Hemen cepten evi aradım. Neyse ki telefon çekiyordu. Türkcell iyi bir iş yapmış ve vericiler çalışıyordu. “ Bluetooth” umu kulağıma yerleştirdim. Kızım evde bilgisayar başında Google Earth ‘ dan dan bize yön veriyordu. Teknolojinin imkânlarını burada da kullanmaya başlamıştık. Her on dakikada bir bizleri aramasını ve yön tayinini yapmasını, kaç metre tırmandık, kaç metredeyiz, rakım kaç, yakınımızdaki köyler, kasabalar gibi bilgileri istedik. Sağ olsun uyumadı, sanki bizimle yolculuk eder gibi, dağa tırmanır gibi hep yanımızda oldu. Gece karanlığında tek duyduğumuz ses cırcır böceklerinin sesi oldu. Gökyüzünde sadece bol miktarda yıldız ve yarımay vardı. Bu kadar yıldızı ilk defa bir arada görüyordum. Hava ilk önceleri sıcaktı. Asfaltın vermiş olduğu sıcaklığı da eklediğimizde kan ter için de çıkıyorduk yokuşları. Fakat sonraları tırmandıkça hava birden bire soğudu… Üşümüştük. Mola verdiğimizde, kalın eşofmanlarımızı üzerimize giydik. Üşümemiz geçmişti. Önümüzden fakat biraz uzağımızdan geçen ne olduğu belirsiz hayvanlar bizi ürkütüyordu. Ayı olamazdı… Ya domuz Ya da tilki olabilirdi. Ama Korkmuyorduk… Fikri hocam yanında getirdiği çakıyı cebine koydu… Ne olur ne olmaz diye… Saldırsalar, savunacak bir şeyimiz yoktu… Bu şekilde gecenin ilerleyen saatlerinde hep dik, yamaçlı, uçurumlu bir yokuş tırmandık. Bu ara, her on dakikada bir aranıyor, yön ve mesafe ölçümlerini alıyorduk. Sonunda, evden telefon geldi… Son yüz metredesiniz… Yaklaşık on dakika sonra Orhanlı diye bir köy olacak… Yolunuza çok yakın bir köy… Sağınızda, içeriye gireceksiniz… Bir kilometre gittikten sonra ulaşacaksınız… Gelen bu haber karşısında heyecanlandık… Mola verdik… Birer sigara yaktık… Çünkü çok uzun zamandır içmiyorduk… Suyumuz ve yiyeceğimiz de bitmişti… Tekrar toparlanıp yola koyulduk… Gerçekten de köyün ışıkları belirdi… Yol ağzına geldiğimizde birkaç kamyonun park edip istirahat ettiklerini gördük. İçlerinden bir kaçı bize selam verdiler, şaşkın şaşkın baktılar… Yanan lambanın altına geldik… Saatimize baktığımızda gecenin 01.30 ‘ u idi. Yaklaşık 45 kilometrelik bizim için zor bir yolu sadece yürüyerek, beş saatte gelmiştik… Büyük bir iş başarmıştık ve mutluyduk… Azim ve cesaret dolu bir yolculuk sonrası köyün içine girdik. 

 

 

Köyün içinde hoş bir çay bahçesi vardı, açık mı, kapalımı derken birkaç insanın oturduğunu gördük. Selamlaşıp, yine şaşkın ve meraklı bakışlar içerisinde boş bir masaya oturduk. İşte o an ne kadar çok yorulduğumuzu, susadığımızı ve acıktığımızı anladık… Sağ olsun, işletmeci arkadaşımız ve diğerleri hemen bizimle ilgilendiler. Çayları yoktu… Ama sıcak oralet yapıp getirdiler. Bizde az kalan zeytin ve peynirimizi çıkardık… Ekmeğimiz yoktu… Hemen bir ekmek getirdiler… Sohbet ederek ve büyük bir iştahla yemeğimizi yedik. Nerede yatabileceğimizi söyledik… Çadırımız vardı… Kamp kurmak için bize yardımcı oldular… Çok iyi insanlardı… Yardımlarını ellerinden geldiğince gecenin geç vakit olmasına rağmen bizlerden esirgemediler… Yemek yiyip, sohbet edip, çadırımızın hazırlanması ve yatmamız saat 03.00 olmuştu… Zor bir geceden sonra, hiç dinlenemeden, sabah olmuştu. Yarı tilki uykusu gibi yattık… Kalktığımızda her yerimiz ağrıyordu… Henüz güneş doğmamıştı… Ezan sesi ile birlikte çadırımızı topladık… Yedek sularımızı alarak tekrar yola koyulduk. 

 

 

Yol sapağına geldiğimizde hava yavaş yavaş aydınlanıyordu… Ana yola girdikten sonra bir baktık ki yine bizi dik yokuşlu bir yol bizi bekliyor… Gidebildiğimiz kadar bisikletlerimizi sürdük… Tıkanma noktasında tekrar durduk… Mola verdik… Uzun bir yürüyüşten sonra dağın bitiş noktasına geldiğimizi anladık… Artık hep yokuş aşağı, yine ağaçlarla kaplı, orman gibi bir yolda ilerleyecektik… Çok zaman kaybetmiştik… Saatimize baktık, tekrar kilometreyi ayarladık ve yola koyulduk… Bundan sonraki durağımız Balya İlçesi olacaktı… Balyadan sonra işimiz kolaylaşacak artık deniz seviyesine ineceğimiz için ve Kuzey Ege sınırlarına ulaşacağımız için, yolculuğumuz pek yorucu ve zorlu olmayacaktı… Zoru başarmıştık… Ama sadece şimdilik birini… Çünkü önümüzde daha sonra bir zor yolculuk bekliyordu… Kaz dağlarını aşmak… Ama biz inanmıştık, zorlukları yenebilecek gücü kendimizde hissediyorduk… Başarmalıydık… Engelleri aşmalıydık… Devamı var… 

ergun-oskay.blogspot.com/ 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 36
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 530
Kayıt tarihi
: 03.07.10
 
 

Uzun Yol Tur Bisikletçisi. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster