Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Haziran '19

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
91
 

'Medeniyetler Çatışması'

Hungtington, ünlü Medeniyetler Çatışması tezinde dünya kültürlerini birbiri ile çatışma potansiyeli olan uygarlıklar olarak değerlendiriyor. Her ne kadar küreselleşmeci yaklaşımlar bu tezi yerin dibine soksa da 11 Eylül saldırıları ve Afganistan – Irak Savaşları’nın ardından teze yönelik ilginin arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kuramın temelinde insanların tükettikleri ile tanımlanamayacağı düşüncesi yatıyor.

Yani

Bir Rus’un Coca Cola içerek Amerikalı, Amerikalının da Sushi yiyerek bir Japon gibi düşünmesini sağlayamayız, diyor Hungtington. Aynı zamanda küreselleşme söylemini de Coca Cola kültürü olarak değerlendiriyor. “Uygarlıklar arasındaki ‘fay kırıklıkları’ gelecekteki çatışma hatlarını oluşturacaktır; uygarlıklar çatışması, modern dünyadaki çatışmaların evriminde son nokta olacaktır.”

Küreselleşmeyi yalnızca ekonomik olarak düşünmemek gerekiyor. Küreselleşme aynı zamanda kültürlerin de iç içe geçmesine ve kronik bir temasla yeni bir forma dönüşmesine neden oluyor.

Bu oldukça açık.

Öyle ki artık apartmandaki kapı komşumuzu tanımıyoruz ama dünyanın öteki ucundaki kültürel olarak birbirimize yakın hissettiğimiz biriyle ortak ilgilere sahip olabiliyoruz. Netflix gibi çeşitli dizi platformları tüm işlevlerinin yanı sıra kültürü tanıtmak ve harmanlamak gibi işlevlere de sahip olabiliyor.

Pek tabii bu çeşit platformların oluşumu ve ekonomik altyapısı düşünüldüğünde örneğin Moğol kültürü ile Amerikan kültürünün dünyaya yayılma ihtimalinin eşit olmadığı da açıkça görülebiliyor.

Ancak

Hungtington’un bölgesel bütünleşme konusunda din veya kültürün önemini abarttığını rahatlıkla söylenebiliriz. Buna karşın bütünüyle haksız olduğunu söylemek ise pek mümkün değil!

Batı’nın değerleri olarak sunulan demokrasi, liberalizm, eşitlik ve benzeri konular, Hıristiyanlıkla ilgili olduğu kadar Batı’daki sosyo-ekonomik dönüşüm süreciyle de yakından ilgili. Hungtington bunu göz ardı ediyor.

Dünyanın her yerinde Siyasal Düşünceler Tarihi kitabı Antik Yunan ile başlıyor, Roma’yla da devam ediyor. Ortadoğu’daki en büyük sorunun temelinde de bu yatıyor. İnsanlığın ilk yerleşik hayata geçtiği Verimli Hilal’e, kütüphanesiyle meşhur Bağdat’a, Eski Dünya’nın yedi harikasından biri olarak kabul edilen asma bahçeleriyle Babil’e, Pers İmparatorluğu ve daha nice imparatorluğa ve medeniyete ev sahipliği yapan Ortadoğu, maalesef ki kendi kültüründen bihaber yaşıyor.

Bu sorunun sebebini yalnızca bölge halkında arayabilir miyiz? Hayır.

Çünkü

Sorunun temelinde Batı’nın değerlerinin, aynı zamanda evrensel değerler olarak kabul edilmesi düşüncesi yatıyor. Günümüzde bunun bir eleştirisini veriyor olsalar da Batı’nın hâlâ toplumları Batı ve Batı-dışı olarak ikiye ayırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Batı’nın bu çifte standardının en yalın hali Hungtington’un tezinde karşımıza çıkıyor. Medeniyetler Çatışması ayrıntılı olarak incelendiğinde Batı’nın çıkarlarına yönelik ortaya çıktığı açıkça görülüyor. Şüphesiz din ve kültürün etkisi büyük ancak ekonomik altyapının etkisi de göz ardı edilmemeli.

Lafı daha fazla uzatmayalım.

 

ORTA DOĞU’NUN RÖNESANSI

Mevcut konjonktürü iyi okumak gerekir. Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasının ardından başlayan protestolar ve sivil itaatsizlik hali önce Cezayir’e, ardından Lübnan ve Ürdün’e ve son olarak da Suriye’ye sıçramıştı. Suriye’de hala iç savaş sürüyor ve bitecek gibi de -en azından yakın gelecekte- durmuyor.

Çünkü

Arap Baharı, Batı’nın ve ABD’nin -en azından görünürde- beklediğinin aksine, demokratik sonuçlar doğurmadı.

Bu süreçten başarıyla ayrılan tek örnek olarak ise Tunus’u gösterebiliriz. Gerisi hâlâ çeşitli toplumsal bunalımlar ve bunalımların doğurduğu yeni sorunlarla boğuşmakla meşgul.

Tam olarak bu noktada Arap Baharı’nın neden demokratik sonuçlar doğurmadığını, aksine Fas, Ürdün ve Körfez ülkelerinde neden otokrasiyi daha da güçlendirdiğini sormak yerine olur.

Neden?

Çünkü monarşiye bir tepki olarak gelişen Arap Baharı’nın özünde Batı temelli fikirler yatıyordu. Bu süreçte asıl sorun; fikrin Batı temelli oluşundan öte Orta Doğu’da bu fikirlerin yaşayabileceği bir sosyo-kültürel altyapının bulunmamasıydı.

Bana kalırsa, Batı temelli fikirlerin yeşerebileceği bir sosyo-kültürel altyapının bulunmamasının nedeni fikirlerin bölgeye uyum sorunsalıyla değil, bölgenin geçmişini ve kültürünü yeterli ölçüde tanımamasıyla açıklanabilir.

Muhakkak ki bir uyum sorunu da var. Batı’da liberalizm, demokrasi ve sosyal eşitlik gibi kavramların gelişim süreciyle Protestan ahlâkının yakından ilişkisi bulunuyor. İslam düşüncesi, doğası gereği, Batı temelli bu fikirlerin altında yatan ahlâk anlayışıyla çatışıyor.

Bu çerçeveden bölgenin en büyük sorunu, Batı temelli bu kavramları bir felsefî düzleme oturtamamasından kaynaklanıyor. O halde İslam felsefesinin bölgenin temel taşı olarak taşıdığı önem oldukça açık. Öncelikle bu kavramlara altını doldurabilecek felsefî bir düzlem oluşturmak gerekiyor.

Bu da ancak yoksul kesimden ziyade orta sınıftan doğabilecek bir toplumsal hareketle mümkün olabilir. Bilindiği üzere köktenci değişim hareketlerinin temelinde daima orta sınıfın güçlenme arzusu yatar. Bu Fransız Devrimi sürecinde burjuvazi sınıfıydı… Osmanlı’da ise daha farklı olmakla birlikte göreceli asker sınıfı olarak yorumlanabilir.

Orta sınıfın sağladığı bu dinamizmden kaynaklı olarak demokratik rejimler orta sınıfı güçlendirmeye ve değişimde öncü olmaya iterken, otokrat rejimler orta sınıfı güçsüzleştirmeye ve yok etmeye çalışır. Bu durumun da otokrat rejimlerin pençesinde kıvranan Orta Doğu’da kültürel bir yozlaşmaya neden olduğu gün gibi ortada! Bununla beraber Siyasal İslam düşüncesinin de demokrasi fikriyle yakından uzaktan bir ilgisinin olmadığı mevcut konjonktürde açık bir şekilde görülüyor.

Bu bağlamda İslam düşüncesinin kendi rönesansına ihtiyacı var! Arap Baharı, İslam dünyasında gerçekleşebilecek bir Rönesans döneminin ilk kıvılcımı olabilirdi ancak geldiğimiz süreçte sonuçlarının böyle olmadığı belli! Güçlü otokrat rejimler iktidarını korurken, birçok Arap ülkesi gerçek demokrasiden ziyade sandık demokrasisine batmış durumda. Güya bir seçim yapıyorlar! Suriye’de ise hâlâ süren savaş, etnik köken ve mezhepler arasında olması bakımından, Hungtington’un medeniyetler çatışması teziyle de uyum içerisinde gerçekleşiyor.

 

TÜRKİYE’NİN KONUMU

Hungtington’un medeniyetler çatışması tezine yönelik dünyada ilginin artmaya başladığı dönemde, yani 11 Eylül saldırıları ve Afganistan – Irak savaşları sürecinde Türkiye ise küreselleşmeci söyleme daha yakın bir konumda seyrediyordu. Aynı zamanda Hungtington’a ise gerek akademik gerekse de siyasi açıdan ciddi eleştiriler yapılıyordu. Bu eleştirilerin sebebi olarak Hungtington’un Türkiye’yi en parçalanmış ülke olarak değerlendirmesi gösterilebilir.

Hungtington’un parçalanmış ülke olarak değerlendirmesine neden olan Türkiye’nin çok-uluslu ve çok-kültürlü yapısı, yani bir bölgenin bütünüyle Avrupa, bir bölgenin yoğun bir şekilde Orta Doğu, diğer bölgelerin ise çeşitli başka kültürel özellikleri taşıyor olması, Türkiye’deki küreselleşmeci söylem için büyük bir potansiyel olarak değerlendiriliyordu. Türk siyasetinde bu söylemin en büyük figürü ise eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu.

Davutoğlu, Türkiye’nin çok-kültürlü yapısını siyasi arenada bir avantaja çevirmek istiyordu. Bu çerçevede Türkiye’nin sanıldığı gibi bir köprü ülke değil, merkez ülke olduğunun altını bulduğu her fırsatta çiziyordu. İşte komşularla sıfır sorun dış politikası bu düşüncenin etrafında şekillendi.

Bugün Orta Doğu’dan zorunlu göçle bağlantılı olarak Avrupa’da muhafazakâr tabanlı aşırı sağcıların yükselişe geçtiği görülüyor. Biz de ise sorun değil ama komşular sıfırlandı! Etrafımızda bir şekilde sorun yaşamadığımız hiçbir komşu kalmadı. Bilindiği üzere hükümetimiz de liberal ve özgürlükçü söylemden vazgeçeli çok uzun zaman oldu!

Geldiğimiz bu noktada küreselleşmeye kuşkuyla yaklaşanların haklı çıktığı rahatlıkla ifade edilebilir. Ev arkadaşım Ulaş Başpınar’ın da dediği gibi şu an dünya I. Dünya Savaşı öncesi gerginliği üzerinde taşıyor.

ABD başkanı Trump’ın kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı söylemlerinin dünyayı bir savaşa götürebileceği gibi Türkiye’deki kutuplaştırıcı siyaset dili de çok-uluslu ve çok-kültürlü bir yapısı bulunan Türkiye’nin geleceği için oldukça tehlikeli. Gündelik politik manevralarla oy kazanmaya ve devşirmeye yönelik bu kutuplaştırıcı dil Türkiye’yi, Hungtington’un da deyimiyle, fiilen parçalayabilir. Hükümetiyle muhalefetiyle politikacılar toplumun sinir uçlarıyla oynamaktan bir an önce vazgeçmeli!

Bu oyunun Türkiye için hiçbir faydası olmaz.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 87
Kayıt tarihi
: 09.05.19
 
 

İstanbul Üniversitesi, Sosyoloji ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster