Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Temmuz '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
581
 

"Münferit"?

"Münferit"?
 

İnegöl ve Hatay'daki olaylar tehlikeli gelişmelerin habercisi


“Münferit” olduğuna inandırılmaya çalışıldığımız olaylar, gazete sayfalarında, TV ekranlarında gözümüze sokula sokula, kanıksamaya ve kayıtsızlaşmaya başladığımız vak’a-i adiyyeden olaylara dönüşüyor. Ama hayır, “münferit” değil, münferit diye bir şey yok. Sokaklarda kan akması, insanların birbirlerini boğazlamaya hazır biçimde öfkeyle yumruklarını sallaması münferit sayılamaz. Linç girişimleri, karakol basıp “verin bize, cezalarını biz verelim” naraları münferit diyerek geçiştirilemez. Cumhuriyet Gazetesi’nin hafızası, sevgili arkadaşım Edibe Buğra, 70’li yılların sonlarına doğru başlayan sokak cinayetlerinin ilk başlarda “haber değeri” taşıdığını ve her bir cinayetin detaylarının arşivlerde okunabileceğinden söz etti geçenlerde. 12 Eylül’e yaklaştıkça, sokak cinayetlerinin artık sıradan istatistiklere dönüştüğünü ve gazetelerde “detaya girilmeden” rakamların verilmeye başlandığını şaşkınlıkla fark etmiş… 1980 yazında sokak cinayetleri artık gazetelerin küçük bir köşesinde “bugün de 20 kişi öldürüldü” başlıklarına dönüşüvermiş… Yavaşça… Kimsenin önemsemediği, üzerinde düşünmediği biçimde. “İnanılır gibi değil” diyor Edibe, “insan isimleri, yerini rakamlara bırakıvermiş…” Türkiye, derin travmalara neden olabilecek kitlesel şiddet olaylarıyla psikolojik açıdan baş etme konusunda kendine özgü bir tecrübeye sahip. Geçmiş, eğilip bükülerek, kırılarak, olduğundan farklı bir şeylere dönüşerek gerilerde bir yerlere atılıyor ortak hafızamızda. Ya hiç olmamış gibi devam ediyoruz hayata veyahut olanı, gerçekte olduğundan farklı anılara dönüştürerek taşıyoruz bugüne. Tercihen hiç hatırlamamak, herhalde daha katlanılır kılıyor sefilleşen yaşantılarımızı… Fotoğraflar sarardıkça, gerçekliklerini de yitiriyor olmalı. Tıpkı başka diyarların, başka hikayelerini dinler gibi dinliyoruz tarihin bize sabırla anlatmaya çalıştıklarını. Aklı bir karış havada liseli çocuklar gibiyiz kendi tarihimiz karşısında… İlgisiz, sıkılmaya meyilli… Dünü hızla dünde bırakıp, yarına dair hayaller kurmaktan çoktan vazgeçmiş biçimde, bugünü, sadece bugünü kurtarma telaşındayız. Dünü ve yarını olmayan, dünü ve yarını olmadığı için bugün olup bitenleri kavramaktan aciz bir toplumuz biz… 1955 yılının 6-7 Eylül gazetelerine bakıyorum. Herhalde birkaç gün öncesine kadar hiç kimse, bir sabah vakti kentin dört bir yanından İstiklal Caddesine “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak!” sloganlarıyla binlerce insanın akacağına, bu serseri güruhun ortalığı talan edip yağmalayacağına ihtimal vermiyordu. Ağustos ayından itibaren gazeteler Kıbrıs konusunu şişirip pişirmiş ve Kıbrıs’ın Türk olması, Türk kalmasıyla aslında zerre kadar ilgisi olmayan binlerce insan dehşet verici bir senaryonun figüranına dönüştürülüvermişler… O günü yaşamış olanlarla konuşuyorum. Hoşlanmıyorlar konuşmaktan. Gözlerini kısıp uzaklara bakarak, sanki çok eski zamanlara dair ve Kaf dağının ardındaki bir ülkeye ait kadim öyküler anlatırcasına konuşuyorlar. Onlar orada yokmuş gibi. Onlar tanık olmamışlar gibi. Belki de… Onlar… Katılmamışlar gibi… Oysa birileri yaptı, birileri sessizce izledi, birileri gözlerini kaçırdı… Birileri öbürlerinin bütün bunları yapmasına zemin hazırladı… Birileri kaçıp saklandı. Birileri kaçıp saklanırken, öbürleri sadece izledi ve hiçbir şey yapmadı… “Bana dokunmayan yılan” hesabı, birileri boğazlanırken, soluksuzlaştırılırken, örselenip öğütülürken, diğerleri sinip kaldılar oldukları yerde. Fırtınanın dinmesi için küçük harflerle dualar ettiler belki. Elleri kana bulaşmadığı için, suçun da ortağı olmadıklarını zannederek. Oysa sadece ellerine bakmaları ne büyük yanlıştı, kanın içerisinde yüzmekteyken… 1915’te bir İttihat Terakki emriyle yerlerinden yurtlarından sökülüp dört bir yana tespih tanesi gibi dağıtılan ve tehcir yollarında katledilen Ermenilerin hikâyelerini sevmiyoruz. 1938’de Dersim dağlarında mağaralara sığınan kadınlı çocuklu Kürtlerin katledilmelerini öğrenmekten hoşlanmıyoruz. 1942’de Varlık Vergisini çıkartıp, Yahudiler başta olmak üzere azınlıkların mallarının devlet eliyle gaspedilmesine, yüzlerce insanın Aşkale’ye sürülmesine dair anlatılanları boş gözlerle dinliyoruz. 1955’te 6-7 Eylül olayları hakkında neredeyse hiç fikrimiz yok. Aralık 1978’de Kahraman Maraş’ta 2 gecede 500’e yakın insanın sırf Alevi-Kürt oldukları için çoluk çocuk katledildiklerini, 1980 Mayıs ve Temmuz aylarında yaşanan Çorum katliamını hatırlamak bile istemiyoruz… Fakat bütün bu hoşlanmadığımız, sevmediğimiz, duymak, hatırlamak istemediğimiz, canımızı sıkan hikayeleri sevmeme nedenimiz, canımızın sıkılması hali, insanca bir yüz kızarmasından, vicdani bir burulmadan, utançtan kaynaklanmıyor… Sıkılıyoruz bunları dinlemekten… Sadece sıkılıyoruz… Sıkıldıkça öfkeleniyoruz. Öfkelendikçe reddediyoruz… Reddettikçe… Yenilerinin yoluna taş döşüyoruz… Taş döşüyoruz… Taşlaşarak… Sadece kendi acılarına duyarlı bir bencillik bile anlaşılabilir… Bu bile bir şeydir çünkü. Lâkin “ötekileştirip yabancılaştıklarımızın” acılarına neyse bakışımız, kendi çocuklarımızın üçer beşer ölümleri de titretmiyor yüreğimizi. Kan dondurucu, kuru bir ifadeyle kaldırıyoruz cenazelerimizi. Soğuk, tiksindirici bir soğuklukla “vatan sağ olsun” diyoruz. Çocuklar ölsün, vatan sağ olsun… Hiçbir şey genzimize dolan ve kanıksadığımız, artık rahatsızlığını bile hissetmediğimiz kan kokusunu bastıramıyor. Öylesine kan kokuyor ki ortalık, kan kokusunu fark etmiyoruz… Üzerinde fazlaca düşünme gereği bile duymadığımız bir sıradanlıkla üretiyoruz gerekçeleri… Çocukların öldürülmelerini, insanların ürkütülüp sindirilmelerini, linç girişimlerini “münferit” olaylara; “ya sev ya terk et”leri, “kahrolsun”ları, “defolun”ları basit, sıradan sözcüklere dönüştürüyoruz… Küçücük kızların bedenleri parçalanırken de, delikanlılar kollarını bacaklarını dağlarda bırakırken de aynı soğuk bakışlarla izliyoruz haberleri… İnegöl’de, Hatay’da ateşe verilen otomobilleri, dükkanları, linç edilmek istenen insanları izlerken de… İnegöl’de, Hatay’da bir şeyler oluyor farkında mısınız? 30 yıl boyunca uzaktan izlediğimiz kirli savaş artık yaygınlaşan bir etnik savaşa doğru yol alıyor. Olmaz dediğimiz olgunlaşıyor, uzak dediğimiz yakınlaşıyor… Ekranlardan sızan taze kanın kokusuyla kendinden geçen komşunuzun, bu gece kapınıza dayanmayacağından emin olamazsınız artık… Alışveriş yaparken aksanınızın, bir devlet dairesinde kimliğinizdeki kütük hanesinin, bir köşe başında teninizin renginin, bir sokakta giysinizin, öfkeli bakışlara, hakarete ve saldırıya yol açmayacağından da emin olamazsınız artık… Bindiğiniz aracın yakılmayacağından, bulunduğunuz binanın patlatılmayacağından, bir ana caddede öfkeli kalabalıkların ortasında kalmayacağınızdan; okula gönderdiğiniz çocuğunuzun, pazara gönderdiğiniz eşiniz ya da annenizin, işe gönderdiğiniz babanızın eve dönüp dönmeyeceğinden emin olamazsınız artık… Peki ne diyeceksiniz yıllar sonra? “Bir ülke vardı… Kaf dağının ardında… Olup biten her şeye kayıtsız gözlerle bakan insanların yaşadığı…”
Nev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tespitlerinizde çok haklısınız. Geçmişin o acı günlerini yaşamış, hakettiğimizden çok fazla diyet ödemiş bizler de uyarmaya çalıştıkça kimine göre kominist, kimine göre faşist, darbeci,gerici vs. oluyoruz. Yarın vatansız kaldıklarında anlayacaklar ama korkarım çok geç olacak. Saygı ve selamlar...

izmirli doksanyedi 
 29.07.2010 15:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 49
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 667
Kayıt tarihi
: 19.07.06
 
 

İÜ İletişim Fakültesi'nde lisans ve yüksek lisansımı tamamladım. Milliyet Gazetesi'nde "Varoşlar", "..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster