Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mart '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
224
 

“Müsademe-yi efkardan barika-yı hakikat” ya da solcular neden tartışmaz? (4)

“Müsademe-yi efkardan barika-yı hakikat” ya da solcular neden tartışmaz? (4)
 

Solcuların Ölümcül Tutarsızlığı ya da “Fes Başıma, Fes Başıma, Püskülü Ben Olayım…

Bir önceki sol fikriyat iktidarı hedeflemekteyken, yeni solun iktidar vizyonu pek yoktur. Altta yatan ve zaman zaman su yüzüne çıkan bir “iktidar” karşıtlığı, yani şu ya da bu iktidara değil, iktidarın kendisine karşı olma hâli, bu yeni nesil solculuğun belirleyici özelliklerinden biridir. Dolayısıyla dünyaya hâkim olan ekonomik sistemle fazla bir kavgaları da kalmamıştır.

Liberal iktisadi tezlerle sıkı bir çatışmaya giremezler zira havarisi oldukları bireysel hak ve hürriyetlerin, esasen iktisadi sahada yer alan teşebbüs hürriyeti keyfiyetinin siyasi sahadaki tezahürü olduğunu bilirler. İtirazları vardır ama göstermelik seviyenin üzerine pek çıkmaz.

Mühim olan insan hakları, demokrasi, seküler yaşam tarzının savunulması, feminizm, çevrecilik, kimlik talepleri, azınlık meseleleri, birey özgürlükleri vs’dir. Daha önceki dönemde üstyapısal meseleler olarak ikinci planda tuttukları ve burjuva siyasi refleksleri diyerek burun kıvırdıkları hususları artık odağa almış; altyapısal meseleleri, yani üretim araçlarının mülkiyetine dair konuları ise sümenaltı etmişlerdir.

Solcu ruhlarda genel bir itiraz hâli egemendir. Müesses nizamla barışık değildirler, ama büsbütün karşı da olamazlar.

Belki kedinin uzanamadığı ciğere murdar demesi misali iktidarı istemez görünürler, ancak iktidar üzerinde baskı gücü sağlayan fikir odaklarını titizlikle elde tutarlar.

Sermaye düşmanlığı romantizmi içinde olsalar da büyük patronların gazetelerinden, televizyonlarından eksik olmazlar. Mülkiyet karşıtlıkları ise ne hikmetse kendi camialarındaki parayı bulmuşların villalarına pek uğramaz.

Kapitalizme karşı görünürler ancak kapitalizmin beşiği ve sancaktarı AB’nin dümen suyundan ayrılamazlar.

Sosyalist terminolojide kapitalizmin en yüksek aşaması olarak mülahaza edilen emperyalizmi mahkum etme iddiasındadırlar, gelin görün ki emperyalizmin muvazzaf etki ajanları hep bu cenahtan çıkar.Batı kültürünün gönüllü misyonerliğini yaparlar ve her türlü anti-emperyalist siyasi pozisyona hiddetle veryansın ederler: “faşistleeer!

En yaygın ifadesi ve en temel mantığı itibariyle, monarşik yahut oligarşik azınlık tahakkümü yerine halk çoğunluğunun iktisadi ve siyasi taleplerinin dikkate alınması ve iktidarın el değiştirmesinin barışçıl usullere dayandırılması demek olan “demokrasi”den yana olduklarını söyler ve politik söylemlerini bu esas üzerine bina ederler. Aynı zamanda o çoğunluğu hakir görür, kültürel etki ajanları vasıtasıyla aykırı talepleri birbiri ardına sürekli gündeme getirir, yaygın kabul gören değerleri hiçe sayarak marjinalliği dayatırlar.

Totaliter rejimleri eleştirirler, oysa totalitarizmin dikâlâsı kendi sahip çıktıkları mâzilerinde yaşanmıştır.

Şiddeti lanetlerler, lakin gönüllerinde yatan düzeni hükümferma kılmanın tek yolunun “devrimci şiddet” olduğunu bilir, bu istikametteki görüşlerini yeri gelince kullanmak üzere buzdolabında tutarlar. Ayrıca dillerinden yapmacık bir barış söylemini düşürmemekle birlikte, kendi ülkelerindeki teröre alkış tutar, dünyanın dört bir yanındaki silahlı sol mücadeleleri gönülden desteklerler.

Mutlakıyete başkaldırırlar ancak romantik de olsa savundukları düzenin ismi bile “proletarya diktatörlüğü”dür.

Bir yoldaşlarının burnu kanasa ortalığı ayağa kaldıracak kadar yaygara gücüne sahiptirler, öte yandan insanlığın gördüğü en büyük katliam, şiddet, tehcir ve işkence fırtınasını estiren Stalin’e sırtlarını yaslama ayıbını sorgulamazlar.

Soykırım ithamlarını dillerinden düşürmeyip, koca bir Doğu Bloğu’nun kurumsallaşma aşamalarındaki vahşi ve hunhar nüfus eritme politikalarını asla gündeme getirmezler.

Kıbrıs, Ege adaları, Ermeni meselesi, Kürt sorunu gibi Türkiye’nin başını ağrıtan tüm güncel konularda karşı tezlere tutkuyla ve adeta hınçla sarılırlar, ancak en kör ve sağır oldukları konular arasında dünya Türklüğünün geçmişten günümüze uğradığı kıyımlar, mezalimler, sürülmeler gelir.

Bu barış kumkumaları terörle mücadeleyi eleştirir dururlar da, örneğin SSCB’nin ilk yıllarındaki Kronstadt isyanının, sol idollerden biri olan, reel sosyalizm denen şeyin kurucu babalarından Lev Troçki tarafından nasıl katliamla bastırıldığı konusunu pek açmazlar.

Asker karşıtı görünürler fakat neredeyse tüm mitosları militer yahut paramiliter figürlerdir: Che Guevara, Fidel Castro, Hugo Chavez, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya vs.

Liste uzar gider, sol cenahtaki tutarsızlıklar saymakla bitmez…

Solculuk artık dogmalarında boğulan bir din. İdeolojik körleşmeye bunca duçar, kendi açmazlarına gömülü, tutarsızlıkların en deriniyle malul, özendirici çağdaşlık kılıfıyla yanıltıcı, metafizik dayanaksızlığıyla müptezel, materyalizmiyle putperest, cahilane pozitivizmiyle yobaz, tarihe dönük tahripkârlığıyla acımasız, yaşam tarzıyla şeytani, korkularının ve zevklerinin mengenesinde kerih, nefsaniyete namütenahi cevazla necis, katliamlarla lekeli, iktidarsızlıkla aciz, tarihe bakışıyla alil ve sanatıyla ruhsuz bir fikriyat, bir fesâdat çukuru.

 Ve hayretler olsun ki bu din insanları ne kadar da çok fenalığa ikna edebilmiştir: Tantum religio potuit suadere malorum.

Neden tartışamazlar?

Meseleyi birkaç ayrı veçhesiyle ele aldıktan sonra, gelelim en baştan beri sormakta olduğumuz “solcular neden tartışmaz?” sorusunun cevabına.

Solcular tartışamazlar, çünkü dogmatiktirler. Diyalektiğe inanmakla birlikte, kendi necis fikirlerinin kalıcı yahut mutlak olamayacağını görmezler. Binalarının temelinde bir takım dogmalar vardır ve bu dogmaları sorguya açmayı istemezler. Kendi fikirlerini insanlığın düşünce evriminin aşılacak, geride bırakılacak bir uğrağı değil, nihai durağı sanırlar. Bu halüsinasyon, Marks’tan beri solcu zihinleri iğfal etmiştir.

Solcular tartışamazlar, çünkü fikirlerini gelmiş geçmiş en büyük uydurmalardan, en tutucu zihin kafeslerinden biri olan “evrensellik” palavrasının koruyucu kanatları altına alıp dokunulmaz kılarlar. Tartışamazlar, çünkü kendi diktikleri “sahte evrensellik putu”nun, gerçek “evrensel olan” karşısında tutunamayacağını, yok olup gideceğini bilirler.

Solcular tartışamazlar, çünkü inançları sağlam zemine yaslanmaz, iskambil kâğıdından piramitlerinin bir üflemeyle yıkılıvermesinden çekinirler. Tartışamazlar, zira bu denli tutarsızlıkla malul bir fikriyat, münazaranın sarsıcı gücü karşısında duramaz, erir gider.

Solcular tartışamazlar, çünkü zaten bir depremin harabesi, bir yangının külleri üzerine 80’li ve 90’lı yıllarda nostaljik bir inat ve binbir zorlukla inşa ettikleri yapının sağlamlığına kendileri de güvenmezler.

Solcular tartışamazlar, çünkü kendi aralarında yaptıkları mülahazaları, durum değerlendirmelerini yeterli görür, felsefi mugalâtayı tartışma zannederler. 90’larda geçirdikleri iç tartışmaya dayalı revizyon sürecini “münazara”, yine aynı yıllarda İslami kesimden tebarüz eden birkaç entelektüel simayla yürüttükleri taktik beraberliği ise “müsâdeme-yi efkâr” sanırlar.

Ve belki de son olarak, solcular tartışamazlar, çünkü solculuk mesleği biraz da ahbap meclisidir, ehl-i keyifliktir, içki sofrasıdır. Hamurlaşmış beyinlerle tatlı nağmeler terennüm etmek, hemfikir dostların tasdikiyle zevklenmek, oturduğu yerden dünyayı kurtarmanın şerefine kadeh kaldırmak, 80’ öncesinde kalmış bir devr-i saadetin “aziz” hatırası eşliğinde beraberce nostalji şarkıları mırıldanmak, vur patlasın çal oynasınla âlemden kâm almak, çakırkeyif umursamazlığıyla müstehzi muhabbetlerin sefasını sürmek dururken, bu hoşluklarını kaçıracak sert hakikatleri duymak istemezler. Kısacası, kendi aralarında gevşek bir cemaat yapıları vardır ve içki sofraları bu cenah için bir nevi katharsis’tir; kafalarını karıştıracak zıt fikirlerle ritüellerini tatsızlaştırmazlar.

Sonuç: Ne Yapmalı?

Elbette bu söylenenler, solcuların kendilerine nazaran “dış” fikirlerle neden tartışmadıklarının, yine solcular zaviyesinden bir değerlendirmesi.

Fakat meselenin bir diğer boyutu daha var ki ihmal edilemez. Sol cenahı düello alanına çağıracak, sahici bir tartışmaya, temelli bir sorgulamaya zorlayacak, vurucu eleştirileriyle sol fikri tahakkümün kalesini topa tutacak bir entelektüel gelenek oluşmuş değil: polemos öksüz..

Nevzuhur sol ideolojinin karşısına dikilecek, lâyüsel paradigmayı delik deşik edecek, bu küstah tahribata set çekecek, evrensellik uydurmacasının karşı çıkılamaz saydığı putları kırıp atacak, fikri ithalatçılığı mahkûm edip yerine özgün üretimi getirecek, intelijensiyanın bayilik sistemini deşifre edecek, tahakkümün tabu kavramlarını tek tek aşındıracak ve entelektüel hayata hareketlilik kazandıracak bir kurumsallaşma şart. Müsâdeme-yi efkâr ve bir bârika-yı hakikat olsa olsa bu yolla hâsıl olur.

Yeni nesil tahripkâr sol ideolojinin mevzilerinde gedik açılmalı ve bu karabasan bir an evvel dağıtılmalı. Serinkanlılıkla, sloganlardan uzak, yaşasın-kahrolsun kapanına sıkışmaksızın, bu mütehakkim söylemin iddiaları didik didik edilmeli, gerekirse konu başlıkları düzeyinde araştırma heyetleri şeklinde çalışarak, ideolojik ve tarihsel çarpıtmalar tespit edilmeli, söylem analizleri yapılmalı, çelişkiler ortaya konmalı. Karaladıkları aklanmalı, saldırdıkları müdafaa edilmeli, dogmatik yönleri gösterilmeli.

Savunma pozisyonunun ötesinde, yepyeni bir ufuk açılmalı, geleceği yaratacak zihinsel donanım tahkim edilmeli, dönüştürücü bir tarih okuması yapılmalı, metafizik derinlikten beslenmenin yolları araştırılmalı, aktarıcı değil üretici bir gelenek teşkil edilmeli, entelektüel hayatın etkin mevzileri geri alınmalı.

Vazifenin ifasına yönelik nasıl bir kültürel ve sosyal yapılanma gerektiği, nasıl kurumsallaşmalara gidileceği, ne tür yayınlara ihtiyaç olduğu, hangi akademik çalışmalara öncelik verileceği, bu tür bir kapsamlı paradigma dönüşümü atağının sanatsal ve kültürel payandalarının neler olacağı, ne şekilde etki oluşturulabileceği,  tüm bunlar için lazım olan maddi kaynaklara nasıl ulaşılacağı vs. stratejik hassasiyetle ele alınmalıdır, vesselam.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 993
Kayıt tarihi
: 13.12.09
 
 

1972 doğumluyum. Galatasaray Lisesi mezunuyum. İstanbul Üniversitesi'nde lisans eğitimimden sonra bi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster