Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '06

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
790
 

"Öteki" üretim aygıtlarını kırmak

"Öteki" üretim aygıtlarını kırmak
 

Dünyayı tanımaya başladığınızda size bir dinin mensubu, bir ulusun bireyi, bir ülkenin vatandaşı, bir şehrin hemşehrisi ve daha uzayıp giden birçok aidiyetin parçası olduğunuz söyleniyor. İsteseniz de istemeseniz de önceden ve sizin bir katkınız ya da rızanız olmadan hazırlanmış bu kimliklere uygun davranmanız isteniyor. Bunları sorgulama ya da reddetme şansınız yok.

Sonra bu kimlikler adına söz söyleme ve karar verme yetkisi bulunduğunu öne süren birileri çıkıp sizi bir hedefe yönlendirmeye çalışıyor. “Ulusumuz eziliyor bizim de bağımsız bir devletimiz olmalı” diyor biri. Bir başkası “Biz üstün ırkız, altımızda yer alan ırklar üzerinde tahakküm kurmalıyız” diyor. Biri, “En doğru din bizimkidir, dinimizi yeryüzünde hakim kılmak için başkalarını gerektiğinde zorla yola getirmeliyiz” diye ses veriyor. Biri “varlığımız tehlikede, o tehdit de falanca toplumdan geliyor” diyor. Bu minvaldeki söylevlerden sonra genellikle gösterilen hedefe yönelmiş bir öfke ve şiddet dalgası ortaya çıkıp önüne gelen herşeyi yakıp yıkar. Bu çağrılar her zaman çok açık ve net biçimde ifade edilmeyebilir. Kimi zaman bir din adamının kutsal vaazında, bazen bir müzisyenin güzel şarkılarında, kimi kez ünlü bir yazarın kitaplarında, bazen de bir öğretmenin derslerinde açığa çıkar. Hepsinin temeldeki ana teması, “varlığımıza bir tehdit söz konusu”, “üstünlük kurmamız, etki alanımızı genişletmemiz lazım”, “başkalarının elindeki zenginliklere bizim de sahip olmamız gerek” gibi şeylerdir.

İnsan zaten doğuştan şiddete eğilimli bir canlı. Birçok araştırma en uysal insanın bile gerekli şartlar oluştuğunda su katılmadık bir zalime dönüştüğünü gösteriyor. Şu dünyadaki yüz binlerce yıllık yolculuğumuzda sadece en güçlüler varlığını sürdürebildiği için büyük olasılıkla hayatta kalma güdüsünden kaynaklanan bir saldırganlık söz konusu olmalı.

Birey olarak saldırganlığımız çeşitli kurallar ve sınırlamalarla çevrilmiş durumda. Çocukken içimizden öyle gelse de bebek kardeşimize zarar vermemizi yasaklıyor büyüklerimiz. Toplumumuzun öteki bireylerine saldırmamız da çeşitli cezalarla engelleniyor. Ancak öteki topluluklar söz konusu olduğunda içimizde potansiyel halinde duran eğilimleri mümkün olduğunca şiddetli biçimde ortaya çıkarmamız bekleniyor bizden. O zaman en saldırgan savaşçı en kahraman bireyimiz oluyor.

Bir toplumsal aidiyet, kutsallaştırılmış bir kimlik adına bir başka topluluk üzerine bir ateş çığı gibi yürümemiz isteniyor. Bu da bir stadyumda taraftarları tezahürata teşvik eden amigoların hareketlerinden, Usame bin Ladin’in cihat çağrılarına, Papa’nın konuşmalarından, Hitler’in hezeyanlarına kadar farklı biçimlere bürünebiliyor.

Şiddet bu motivasyonlarla ortaya çıktığı zaman çok daha yoğun, büyük boyutlu, acımasız ve ahlak dışı biçimde uygulanabiliyor. Bir kitle halinde hareket eden bireyler tek başlarına asla yapamayacakları vahşi eylemlere girişebiliyorlar. Yeryüzünde sayısız örneği vardır. En kolay hatırlanabileceklerden biri 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nin yakılmasıdır sanırım. Mesela, o otelde onlarca aydını diri diri yakan, yakılışını tekbirlerle kutsayan kalabalık içindeki kaç kişi acaba kendi normal yaşamında tanımadığı bir insanı yakarak öldürebilirdi?

İnsanlık tarihi bir bakıma şiddetin, savaşın ve kıyımların tarihi. Bazı teorilere göre, dinler insanın bu yıkıcılığını denetim alma ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Gerçekten kutsal metinlerde de bunu doğrulayacak kanıtlar çoktur. Eski Ahit “öldürmeyeceksin” der; İncil’de İsa’nın “sana bir tokat atana sen öteki yanağını çevir” dediği belirtilir; Kuran “bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur” mesajını verir. Çok tanrılı dinler çok daha barışçı öğütlerle doludur. Ama dinin bu vasıfları korkunç katliamlara engel olamamış; aksine, çoğu zaman bizzat kendisi şiddeti tetikleyen araç olmuştur. Bir dini yayma ya da savunma adına görülmemiş vahşilikler sergilenmiştir. Haçlı seferleri bunlardan sadece biridir; tek örnek değil. Bugün Darfur’da İslamiyet adına yapılan katliam; Irak’ta meşru bir direnişin boyutlarını çok aşan bombalamalar, adam kaçırıp kamera önünde infaz etmeler, Afganistan’daki Taliban zulmü bunlardan ilk akla gelen örnekler.

Dizginsiz şiddet bazen dini-mezhepsel, bazen etnik, bazen ırkçı görünümlere bürünebiliyor. Altındaki ana motif ise “biz ve ötekiler”... Bir öteki varsa ya da yaratılabilmişse artık bütün hışmımızı ona yöneltebiliriz. İstisnasız bütün toplumlarda değişik ölçek ve kullanılabilirlikte bir “öteki üretim aygıtı” mevcut. Bulgaristan’da Türk, Yugoslavya’da Müslüman, Hitler Almanyasında Yahudi, ABD’de siyah, Darfur’da hristiyan.

Bizdeki aygıt da fena çalışmıyor! Bizim tek bir ötekimiz yok, “ötekilerimiz” var. Bir imparatorluk bakiyesi olduğumuzdan kaynaklansa gerek, çevremizdeki her toplum bir biçimde düşmanımız!. Bu “öteki üretim aygıtımız”a göre, Araplar bizi arkamızdan hançerlemiştir. Yunanlılar, Ruslar zaten doğal düşmanımızdır. Vatikan ezeli din düşmanımızdır. Patrikhane bir fesat yuvasıdır. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler içimizde yaşayan ama kovulması gereken yabancılardır. Kimi çevrelerin bugün bile esin kaynağı olan Nihal Atsız’ın oğluna yazdığı ve Türk ulusunun düşmanlarını sıraladığı vasiyet bu konuda tipik bir örnektir. Atsız, söz konusu yazısında, Türkiye’de yaşayan ve farklı etnik kökenden gelen bütün toplulukları iç düşman; dünyadaki hemen hemen bütün ulusları da dış düşman olarak sıralar. Oğlunun (aslında bütün Türklerin) bunlara karşı uyanık olmasını salık verir.

Unutulmaması gereken ise dışlayıcılığın hiçbir topluma özgü olmayıp hemen her toplumda Nihal Atsız’a rahmet okutacak örneklerin bulunduğudur.

İnsanlık bir gün bu yok edici şiddet sarmalından çıkabilecek mi?

İçimizdeki doğuştan gelen saldırganlığı yok edemeyebiliriz; belki buna gerek de yoktur. Ama bu güdüyü daha yapıcı eylemlerde kullanmanın yolları bulunabilir. Saldırganlığı daha barışçı davranışlara yönlendirecek araçlar yaratabiliriz. Bunun çok zor bir iş olduğunu sanmıyorum. İşe bir aygıtı yok etmekten başlayabiliriz; çok faydalı gibi görünse de esasta yararsız bir araç olan “öteki” üretim aygıtlarımızı...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"farkında olan birey" gerek bu rızayı kırmak için, "bilen" değil. zira bilgi iktidarın da bir silahı olabildiğinden neyin bilgisi ve kimin bilgisi bu da tartışlır bir konudur. bildiğini de sorgulayabilen ve doğru bildiğinden de kuşkulanabilen "eleştirel birey" gerekir bu duruma yüksekten bakabilmek için. iktidarın söylemi ise herzaman şu olur eleştiren aydına karşı: "eleştireceğine sen yap." oysa aydın olmak iktidarın yaptığını yapmak değil yaptığını eleştirmektir aslında. sevgiyle kalın.

Başak ALTIN 
 28.09.2006 22:57
Cevap :
Sevgili Başak, katkın için çok teşekkürler. Benim ayrı bir yazı olarak yazmayı düşündüğüm -ama ertelediğim- konuya sen değinmişsin. Bir şeye "çok inanmak" beni hep rahatsız etmiştir. Bundan mümkün olduğunca kaçınmaya ve her zaman bir kuşku payını bırakmaya çalışırım. Zaten yazılarım bu yüzden hep "belki", "hemen hemen", "sanırım" gibi ifadelerle doludur. Aynı frekanstayız "sanırım"! Hep aydınlık kal.  29.09.2006 10:03
 

bireyler üstünde iktidarını pekiştirmek için oluşturması gereken bir şey vardır: yönetilenlerin rızası. bu kolayca inşa edilemez ama ekonomik, kültürel ve siyasal düzlemde toplumların örgütlenme biçimleri bu rızanın oluşmasını kolay ya da zor kılar. eğer dinsel duygulanımı çok hassas dengelerde duran bir toplumsa o zaman ötekiler farklı din mensuplarıdır ya da bizim bir zamanlar üstüne kurbanlar dizdiğimiz gibi "sağcı-solcu" ikiliği gibi. iktidara bir ikilik gerektir.yeter ki keskin ve kutuplaşabilen farklılıklar olsun. (devamı -)

Başak ALTIN 
 28.09.2006 22:54
 

Doğuştan içimizde saldırganlık yok ki! saldırganlığı,barışı,nefreti,sevgiyi dışımızdaki dünyadan kazanıyoruz.. tersi ise tamamen mefafizik üst yapının bize doğru diye sunduğu dogmatik şeyler.K.Marx bunu bilimsel bir tespitle "bilincimizi oluşturan şeyler sınıfsal konumumuzu belirler" ortaya koyuyor.Katkı adına yazdım bu yorumu saygılar

Yücel EVRENN 
 28.09.2006 12:06
Cevap :
Merhaba Yücel Bey, maalesef itirazınıza katılamayacağım! Dışımızdaki dünyayı bu hale getiren kim? Tarih, bir zamanlar benim de taraftarı olduğum sevgili Marx'ın teorisinin de ne yazık ki bazı konularda "dogma" olarak kaldığını gösterdi. Tabii bu görüşüme de katılmayabilirsiniz ama katkınız için çok teşekkürler. Ne demişler: "Bin çiçek açsın bin fikir yarışsın". Çok selamlar...  28.09.2006 17:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3543
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster