Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
4150
 

"Paradigma", "Nicelik" ve "Nitelik"

"Paradigma", "Nicelik" ve "Nitelik"
 

Bu akşam “paradigma”  “nicelik” ve nitelik” kafamıza takıldı ve bu konuda biraz kelâm etmeye ya da ahkâm kesmeye karar verdik.  İlk olarak, burada yazılanların ve varılan sentezin; yazarın kendi fikirleri olduğunu ve “bence” söylemler içerdiğini ile kendi yaşam paradigması içinde vardığı sonuçlar olduğunu da baştan ve peşinen belirtelim…
 
Paradigmanın ele alınabilmesi için ortada “bilimsel” mahiyette bir araştırmanın söz konusu olması gerekliliği vardır. Bilimsellik bir işin içinde ise o zaman da ortada matematik veriler olması gerekir. İnsan yaşamının da matematik verilerden oluştuğunu unutmadan, her bilim sahasının, aynı zamanda kendi alanında araştırmalarla imajlar ürettiğini ve neyin ve nereye kadar, hangi yöntemle araştırılması gerekliliğini ortaya koyduğunu, bunları değerlendirerek kuralları belirlediğini, ilişkilendirdiğini ifade etmeliyiz.
 
Paradigma hakkında şöyle bir araştırma yapmaya görün. Ne kadar da çokmuş diyebilirsiniz. Evet, felsefi kavramların çokluğu kadar çoktur ve bunlardan dillerle “pelesenk” olmuşlarına da özellikle burada yer vermek istemedik. Paradigmaların; çağımızın beklentisi ile doğru orantılı olarak, dışlayıcı, ayrıştırıcı, cepheleştirici olmaması ve toplumun tüm katmanlarını ”kapsayıcı” olması ise temel dileğimizdir.
 
Paradigma; “En kısa yoldan, bir cümle ile nedir?” diye soruyorsanız; “değerler dizisi” de diyebiliriz ya da “felsefi bilgidir” de diyebiliriz.
 
Paradigma, bir değerler dizisi ise o zaman değerlerimize haydi sahip çıkalım. Çünkü bunu kabullenmesek de son günlerde buna çok ihtiyacımız var. Paradigma, bir felsefi bilgi ise o zaman da insanlık tarihinin en güzel felsefi söylemlerine, aşk, sevgi, sevda, mutluluk, umut, sevecenlik, insancıllık ve diğer tüm erdemsel içerikli felsefi kavramlara sahip çıkalım. Fakat bunları yaparken kolaycılığa da gitmeyelim.  
 
Düşünelim!
 
Bu yazıda “düşünme” yetisinin önemine de değinmek istiyoruz. Bu yetiyi kullanarak belleğimize alacağımız her veriyi ise özenle seçelim. Bilgisayarlar bazen fazla bilgiden çökerler! Bunu anımsayalım ki biz de çökmeyelim!
 
Fırsat buldukça kitap okuyalım… Ekrandakileri okumak başka bir şeydir, elinde bir kitabı tutmak başka bir şeydir. Bu bir duygudur, bir sevgidir, o nesne ile duygusal bir bağdır. Adeta o kâğıt tomarı ile insan arasında kurulan bir sevgi köprüsüdür. Kitap okumak bireyin “düşünme” yetisine yapacağı en büyük antrenmandır.
 
Bu yazımızda “nicel anlam” (sayılabilen, ölçülebilen, örneğin= büyük zeytin, iri kilim, ufak kaşık) yüklenmemiş ifadelere de “negatif açı”dan vurgu yapacağız. Elbette ki işin nicel yanı insan yaşamı ile iç içedir ve doğru orantılıdır. Yazımızdaki tümcelere “pozitivist” bir açıdan bakmak ve “nitel anlam” yüklemek (örneğin; çok güzel gün, güzel davranış, mutlu insan) dileğindeyiz.
 
Epistemolojik” (bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe)anlayışa göre; bireyler deneyimlerini dış dünyada kazanırlar. Ancak “anlam” bireyden bağımsız olarak değil ancak birey tarafından Dünya’ya verilmektedir. Düşünme; bireyin en büyük yetisi olmakla birlikte, her bireyin düşünme yetisini tam olarak kullanmadığı da bilinen en büyük sorundur/gerçektir. Bunun getirdiği en büyük tehlike de bireyin sahip olduğu en önemli yeti olan “düşünme” yetisini birilerine teslim etmesi ya da kısaca “usunu tutsak” ettirmesidir.
 
Bu bağlamda; “Düşünmenin en tembel şekli dışarıdan pompalanmış yanlış ya da kötü bilgilerin gerçek olarak algılanarak belleğe atılması ve sahiplenilmesidir.” şeklinde bir söylem abartılı olmayacaktır. Düşünmenin, tarihsel süreçte en kolay tutsak edilmesi en çok din ile sağlanmıştır. Dini kendi amaçları doğrultusunda kullanarak maddi ve yönetsel çıkar sağlayıcılarının, bireyin usunu tutsak etme adına Dünya Tarihi’nde en çok yaptıkları eylem budur. Tarihsel süreçte ve kitapsız dinlerde bu çok daha kolay olmuş, bireyler “putlara” taptırılmıştır. Tabi bunun bir de ideolojik açısı vardır ki din adına değil de farklı ideolojiler adına düşünmenin tutsaklığı çok sık rastlanan bir durumdurve çok da tehlikelidir.
 
Son yılların en büyük tehlikesi bu bağlamda; internete “puta tapar” gibi bağlananların artışı ve bunun bir tezahürü olarak artan psikolojik sorunlardır. Bireyler “düşünme” işini neredeyse bilgisayarlara bırakmış ve adeta “robot”laşmışlardır.
 
Düşünmenin, eyleme geçtiği yani sözle ya da yazı ile ortaya çıktığı, ürün halini aldığı “düşünce”nin, toplumlarda yürürlükte olan yasa, tüzük ve yönetmelikler ile insanların birbirine duyması gereken saygı çerçevesinde ve “etik” kurallar da göz önüne alınmak şartıyla ortaya çıkması her koşulda mümkün olmamaktadır.
 
Bu uzun tümceyi bir de şu şekilde ifade edelim:
 
Düşünce kimi zaman “cesur”dur, kimi zaman “ürkek”tir, kimi zaman da “korkak”tır. Burada düşünce özgürlüğü de dâhil olmak üzere çok geniş bir senteze varmak gerekliliği vardır. Zira düşünmenin ürün olarak ortaya konma şekli olan düşünce; nerede, ne kadar özgür olmalıdır? Bu soruyu da düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, bastırılması şeklinde düşünmeyip, düşünme özgürlüğü adı altında ve yasalardan çok “etik” açıdan; hatalı, kötü hatta “ayıp” olan söylemleri kast ettik. Çünkü bu tür bir söylem oluşmuşsa, doğal olarak bu da bir düşünmenin eylemidir. Düşünmenin tutsak edilmemesi kadar, düşünmenin eylemsel şekli olan düşüncenin de başka bireylere zarar vermemesi, kırmaması gereklidir.
 
Paradigma” için  “değerler dizisi” de diyebiliriz, “felsefi bilgidir” de diyebiliriz.” söylemimizin üzerinden şöyle yürümeye başlayalım: Felsefi bilgiler ve kavramlar, “İnsanlık “Tarihi”nin yol taşlarıdır. İdeolojik olanlarını bu konumuzun dışına atarsak, bu kavramlardaki temel ortak nokta “erdem”dir. Erdemlerden yola çıkarak, düşünmenin saflığını da vurgulamak kaydıyla ve de düşünmeden ortaya çıkacak düşüncenin de başta “ahlâksal” noktalarda bir başka bireye zarar vermeyeceği hususunda gereken yere vardığımızda; artık sıra pozitif açıdan nitel kavramlar yaratmaya gelmiştir.
 
Burada nitel anlam yüklemede, “pozitivist” bakış açısının gerekliliğini de vurgulamak istiyoruz. Zira nitel anlam yüklemede “çok kötü bir gün” ve benzeri sonsuz negatif tanımlamalar da yapılabilir. Yaşam ne kadar pozitif bir olgu ise o zaman da bize düşen yaratacağımız ya da çok zaman yaratmak zorunda kalınan nitel anlamları pozitif yaratmamız, pozitife çevirmeye çalışmamız ve bu pozitivizmi yaşamımıza “egemen” kılmamızdır.
 
Burada ne yazık ki internetin ve sosyal paylaşım sitelerinin neredeyse insan yaşamına “egemen” olduğu Dünya’mızda bir yaraya da parmak basmak gereği vardır.
 
Nicelik”, yani arkadaş listelerini kabartmak peşinde olan, insan koleksiyoncularına, koleksiyonlarındaki “arkadaş”larının “nitelik”lerine de dikkat etmeleri hususunu önemle anımsatmak istiyoruz. Zira bilgisayar virüsü kadar tehlikeli olabilecek; “paradigmal zihinsel enfeksiyon” kapma riski buralarda çok yüksektir. Tarihsel süreçte usun farklı yöntemlerle tutsak olma serüvenine -iş icabı monitör karşısında gün boyu olmak zorunda olanları bu söylemin dışında tutarak- monitör karşısında, amaçsız bir şekilde “bakakalan” ya da “dona kalan”ların çokluğu moral bozucu bir şekilde katılmıştır.
 
Paradigma”nız çerçevesinde, etrafınızdaki “nicelik”lerin en yüksek “nitelik”lerle “mücehhez”  (dolu -ya da- donanmış) olması dileğiyle…
 
 
Bu yazı yukarıdan aşağıya bencedir…
 
Ya sizce?
 
Birkaç sözünüz varsa bekleriz…
 
 
Bojidar Çipof
6 Haziran 2011 02.00 Yeşilköy
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 336
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 599
Kayıt tarihi
: 29.01.10
 
 

Araştırmacı yazar BOJİDAR ÇİPOF: 1953 yılında İstanbul'da doğdu. Ailesi; Ege Makedonyasından İsta..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster