Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ağustos '14

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
10594
 

"Ruh Bilimi" olarak geçen ancak "Ruh" u incelemeyen Psikoloji

"Ruh Bilimi" olarak geçen ancak "Ruh" u incelemeyen Psikoloji
 

“Uzayın Göreceli fethine karşın insan ruhu, Aristoteles’in zamanındaki kadar bakir ve keşfedilmeye hazır.” Prof. Dr. İsmail Ersevim

"Psikoloji" kelimesi Yunanca "ruh" anlamına gelen "Psike" ve bilim anlamında kullanılan "Logos" kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kavramdır ve "Ruh Bilimi" anlamına gelmektedir.

Üniversite’de birinci sınıfta “Psikoloji’ye Giriş” dersinde, dersle alakasız bir haldeyken hocamız -bu halimi yakalamış olmalı ki- birden bire bana bir soru iletti. “Söyle bakalım Ruh Bilimi anlamına gelen Psikoloji niçin Ruhu inceler ?”. Birden bire sorulan bu soruyla sınıftaki tüm gözler bana çevrilmişti... 

Daha önce hiç düşünmediğim bu soru karşısında durumu kurtarmak amaçlı hemen; “insanın bir ruhu olduğunu bu ruhun da bilim tarafından incelenmesi gerektiği” şeklinde mesnetsiz bir cevap vermiştim, ancak verdiğim cevaptan pek tatmin olmamıştım, hocamın da tatmin olmadığı da açık bir şekilde gözleniyordu.

Sorunun cevabını öğrenince de epeyce şaşırdım. Hocamız, Psikolojinin sözlük anlamının her ne kadar “Ruh Bilimi” olarak geçse de bir bilim olarak asla “Ruh” u incelemeyeceğini, “Ruh” denen olgunun metafizik bir kavram olduğunu dolayısıyla psikolojinin inceleme alanından çok felsefenin tartışması gereken bir konu olduğunu açıkladı.

Bu olay aklımda öyle yer etmiş ki, psikolojiyle yakından ilgilenmeme rağmen insanın bir ruhu olup olmadığı konusunda halen kafam karışır. Eğer insanın bir ruhu varsa; algılarımız, düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız ruhumuzun neresine denk geliyor olabilir ya da tüm yaşadıklarımız adına beyin denilen yaklaşık 1,5 kg. ağırlığında bir organımız sayesinde gerçekleşiyorsa, beynimiz mi ruhumuzu oluşturuyor yoksa ruhumuz mu beynimizi yönetiyor?

Aslına bu soruların cevaplarının çoktan bulunduğunu ve her şeyin çok net olduğunu düşünebilirsiniz ancak benim kişisel araştırmalarım neticesinde gördüğüm şudur ki; konu insan psikoloji ya da ruhun incelenmesi olunca birçok şey birbirine girmiş durumda. Psikoloji ile ilgili herkes tarafından kabul gören nesnel bilgilere çok az rastladım. Ömrünü psikoloji alanında araştırmalara adamış bilim adamları ya da kuramcılar bile birbirinin tam zıddı görüşler öne sürebiliyor. Tıpkı körlerin bir filin tek bir parçasına dokunarak filin nasıl bir şey olduğu hakkında hüküm vermeye çalışmaları gibi...

Aynı şekilde, konu insan ruhu ya da psikoloji olunca, geçmişte doğru olarak kabul edilen bir bilimsel bilgi, bugünkü bilimsel bilgiler ışığında yanlışlanabiliyor. Dolayısıyla bugün bilimsel olarak kabul edilen bilgilerin gelecekte değişmeyeceğinin garantisini kimse veremez.

Günümüz biliminin çalışma alanı sistematik bir şekilde gözlenebilen, deneysel yöntemlerle ispatlanabilen, kendi içinde belli bir tutarlılığı olan ve bunlara dayanarak belli neden sonuç ilişkisiyle tanımlanabilen nesnel olgularla ilgilenir. Bu koşulları karşılamayan diğer tüm olgular doğal olarak bilimin çalışma alanına girmez ve bilim ona şüpheyle bakar.  Böyle de olması gerekir aksi takdirde öznelliğin devreye girmesiyle işler çığırından çıkarak tam bir kaos durumu ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında, psikoloji bilimi için en geçerliliği olan ruhsal parça insanın beyni olarak kabul görmektedir, zira bilimin inceleme alanına uygun somut verileri bünyesinde barındıran yegâne parçadır.

Artık günümüz teknolojisiyle geliştirilen nörobilim sayesinde, beyin içi birçok faaliyet rahatlıkla gözlenmekte ve bu konuda geçerliliği ve güvenilirliği yüksek bilimsel tezler ortaya atılmaktadır. Dolayısıyla bu alandaki çalışmalara kimsenin itirazı olamamakta...

Ancak üzerinde tartışılan konulardan biri de şudur: Beyinde gözlemlenebilinen bu veriler insanın psikolojik faaliyetlerinin acaba bir nedeni midir yoksa sonucu mudur? Örneğin depresyon nedeniyle duygu düşünce ve davranışlarında değişiklikler gözlenen bir kişi, beynindeki anormal faaliyetler , eksi ya da fazla salgılanan hormonlar nedeniyle mi bu hale gelmiştir yoksa, soyut olan ruhsal yapısındaki bir takım değişikler mi beyindeki bu değişime sebep olmuştur? Ya da her iki durum da birbirini mi etkilemekte midir?

Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar misali bu soruya çok farklı cevaplar verilmektedir. Kişisel fikrim şudur; bu sorunun cevabını günümüz imkânlarıyla vermek güç, zira bilim her ne kadar beynin faaliyetlerini incelese de, insan beyni hakkında en az şey bilinen organımızdır, hatta dünyadaki en karmaşık şey olma özelliğini koruyor desem bile sanırım abartmış olmam. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, bu alanda önümüzü görmek ve adımlarımızı sağlam atmak için bilimsel yöntemlere her zaman ihtiyaç duyacağız, aksi takdirde körlerin fili tanımlamasından öteye geçemeyiz.

Psikoloji, ruh bilimi ya da diğer bir kullanımı ile davranış bilimi alanında fazlasıyla kavram karmaşasına rastlamak mümkün. Bunun bir diğer nedeni beyin fonksiyonları dışında kalan psikoloji konularının bir matematik ya da fizik gibi neden ve sonuçları sabit,   ölçülebilir bir alandan ziyade sosyal bir bilim olmasıdır Hal böyle olunca ister istemez nedenler ve sonuçlar çeşitlenerek karmaşık bir hal alıyor ve incelenen konular nesnellikten çok öznelliğe doğru kaymaya başlıyor.

Bu durumun en güzel örneği her insan da var olduğu kabul gören “bilinçdışı” kavramıdır. Birçoğumuz Sigmund Freud’u tanırız, kendisi Psikoloji biliminin kurucuları arasında geçer ancak çok az kişi Freud’un kuramındaki birçok bilginin üniversitelerde bilimsel bir bilgi olarak kabul görmediğinden haberdardır. Kendisinin kuramına, insanı algılayış şekline ve kullandığı yöntemlere kimi derslerde yer verilir ancak birçoğu bilimsel olarak kabul edilmez. Çünkü Freud’un ilgilendiği ve kuramını üzerine inşa ettiği alan insanın bilinçdışı dır. Bilinçdışının ise bilimsel bir geçerliliği ya da nesnel analizi çok mümkün olamamaktadır.

Aynı şekilde, psikoloji alanındaki birçok uzmanın kabul ettiği, Freud tarafından ortaya atılan savunma mekanizmalarının varlığı bile çok yakın bir tarihe kadar üniversitelerde yeni kabul görmüştür. Birçok kuramcı tarafından tartışmasız kabul edilen “bilinçdışı”nın (Freud’un tanımıyla bilinçaltının) gerçekten var olup olmadığı bilimsel camiada hala şüpheyle yaklaşılan bir konudur.

Bu şekilde davranılmasının en önemli nedeni daha önce belirttiğim gibi işin içine öznelliğin devreye girmesidir. Bir diğer deyişle, bahsi geçen kavramların her insanda farklılaşmasıyla beraber bilimsel bir incelemeye mahal vermemekte ve varlığına şüpheyle bakılan bir fenomene dönüşmektedir.

Sonuç olarak, psikoloji yaklaşık yüz yıllık bir tarihi olan bir bilim dalı ve keşfedilenlerin yanında henüz keşfedilmeyenleri göz önünde bulundursak psikolojinin hala emekleme evresinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak şu bir gerçek ki; son dönemdeki psikoloji ve insan beyni ile ilgili çalışmalar her geçen gün fazlalaşmakta, genetik, biyoloji hatta kuantum fiziği gibi diğer bilimlerin de katkılarıyla bu alanda devrimsel nitelikte sıçramalar yaşanmaktadır. Bundan dolayı önümüzdeki yüzyıl içerisinde psikoloji biliminin insana dair keşfedilmemiş birçok konuda çağa damga vuracağı ve hatta bu keşiflerin şimdiye kadar öğrendiğimiz birçok bilginin kökten değişimine sebep olacağı öngörülmektedir.

 

Filiz Alev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir psikologla psikoloji üzerine tartışamam, bu benim haddimi aşar. Ancak izninizle bir konuyu tartışmaya açabilirim: ruh ve insan ilişkisi. Ruhçuluk (spiritüalizm) ile ilgilenen bir kişi olarak insanın bir ruhu olmadığını söyleyebilirim. Aslında bu yanlış bir tanımdır çünkü bir şeye sahip olmak demek kendi dışınızda bir nesneyi ya da varlığı edinmiş olmanız demektir. Oysa insanın kendisi ruhsal bir varlıktır ve deyim yerindeyse bizler bedenimizi bir araç olarak kullanır, bu şekilde kendimiz dışındaki varlıklarla iletişime geçerek görgü ve bilgimizi artırır, yani olgunlaşırız (tekamül ederiz.) Bilim benimsemediği ve kabul etmediği alternatif bilimler de var: alternatif tıp gibi. Ruhsal devinimlerin organizmamızda değişiklikler yapabildiği gibi aynı şekilde fizyolojik dengesizlikler de psikolojimizde bozukluklara yol açabiliyor ki siz zaten buna güzel bir şekilde özet olarak değinmişsiniz. Çok keyifli ve doyurucu bu tür yazıların çoğalması dileklerimle, selamlar, saygılar.

Güz Özlemi 
 23.08.2014 10:26
Cevap :
Sayın Güz Özlemi, bahsettiğiniz ruh kavramı ile ilgili konuları okuduğum birkaç ezoterik içerikli yazı da hatırlıyorum, beynimiz de sadece bir recevier görevi görmekte olduğundan bahsediliyordu... Keşifler çok hızlı ilerliyor, insan olarak biz de bu ilerleyişten ruhsal tekamül namına nasibimizi alıyoruz. bakalım bize zaman ne gösterecek...Saygılarımla.  23.08.2014 22:08
 

Kutlarım. Emekli bir Felsefe öğretmeni olarak bu çalışmayı aydınlatıcı ve başarılı buldum.

Ömer Faruk Hüsmüllü 
 22.08.2014 22:48
Cevap :
Değerli Hocam, teşekkür ederim güzel yorumunuz için. saygılarımla...  23.08.2014 22:02
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 5894
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster