Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Temmuz '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
61
 

“Türkçe Konuş”un Öyküsü

 

 

küçümseme damla damla akan suyu

mutlaka bu testi dolacak

inanın dostlarım

inanın yoldaşlarım

her şey güzel olacak!

             H. E.

       Eğitim devrimcisi Tonguç’un, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nden öğrencisi olan Hürrem Arman, Edirne Öğretmen Okulu mezunudur.

       Bu okulun meslek dersleri öğretmeni Hamdi Bey (Kayalar) sıkça şu öğüdü verir öğrencilerine:

       “Düşüneceksiniz, soracaksınız, hep doğruyu arayacaksınız ve muhakkak bulacaksınız. Bu çaba hayatınızın sonuna kadar sürmeli. İnsan olmanın başka yolu yoktur.”

       Ne güzel değil mi?

       Unutulmayan öğretmenler, ders kitaplarını ezberletenler değildir. Ezberleten de ezberlettikleri de kısa sürede unutulur. Hamdi Kayalar gibi öğretmenler ise elli yıl sonra bile saygıyla anılır.

       Hürrem Arman’ın, Edirne Öğretmen Okulu’ndaki sınıf arkadaşlarından biri, sonraları Köy Enstitüleri’nin ünlü müdürlerinden biri olan Şerif Tekben’dir. Nasıl bir öğrenciymiş bakalım:

       “114 Şerif (Tekben) sınıfımızın neşesi ve her yönden kendini kabul ettirmiş; müzikte, sahnede, dergi çıkarmada ve futbolda en başta olan arkadaşımızdı.”

       Hele hele mandolin çalmakta kimse yarışamazmış O’nunla:

       “Öğretmen okuluna gelinceye kadar hayatta çok çile çekmiş, gazete satıcılığından başlayarak matbaa işlerine kadar ekmek parası için türlü işlerde çalışmıştı. Kendisine hiçbir yerden harçlık gelmezdi. Her hafta yapılan müsamerelerin tertipçisi ve baş artisti idi.”

       Yukarıdaki paragraf ne düşündürdü size, bilmem.

       1926’da, “Erkek Öğretmen Okulu”ndan başka bir de “Kız Öğretmen Okulu” vardır Edirne’de.

       Bu iki okulun öğrencileri, özellikle hafta sonlarındaki müsamerelerde birbirlerine gelip giderler. Bu ziyaretlerde kız-erkek arkadaşlığı gelişir: Dolayısıyla Sarayiçi’nde baş başa sohbetler, sinemada el ele tutuşup film seyretmeler, mektuplaşmalar olur. Fakat hiçbir ters olay olmaz. Okul yöneticileri de bu tür arkadaşlıkları bilirler ama engel olmaya kalkmazlar.

       Bu olağan ve güzel durum, kız öğretmen okuluna Selahattin Bey adında bir müdür gelince bozulur. Tatil günleri değiştirilir. Gezilere, mektuplara yasaklar getirilir. Kızlarla erkekler görüşemez, konuşamaz olurlar.

       Öğretmen Hamdi Kayalar, “Böyle yönetim olmaz, böyle eğitim olmaz” diye, çok sert eleştirir bu müdürü.

       Müdür değil, eğitimci değil, tam bir despottur bu Selahattin Bey!

       İster evde olsun, ister okulda, ister bir işyerinde, isterse bir ülkenin başında, sevmemişimdir ben hiçbir despotu.

       Bir eksikliği, dahası birçok eksikliği vardır mutlaka her despotun. Nitekim bir gün, kız öğretmen okulundan gelen skandal bir haberle yer yerinden oynar:

       “Kızları baskı altında tutmakla bir iş yaptığını sanan Müdür Selahattin Bey’in havuz başında kızlarla geç saatlere kadar yârenlik ettiği” ve “üç çocuklu eşini boşayarak bir öğrencisiyle evlendiği” öğrenilir.

       Öğretmen Hamdi Bey, daha net konuşur: “Bu cins despotlukların ve ahlak gösterişlerinin altında daima kapkara bir bencilliğin ve ahlaksızlığın yattığını” bilimsel nedenleriyle uzun uzun açıklar.

        Hürrem Arman, “Piramidin Tabanı” adlı eserinde bu olayı anlattıktan sonra, “Hamdi Bey bugün öğretmen olsaydı, adı komüniste çıkar ve yüzde yüz görevine son verilirdi.” demeyi unutmaz.

       Yazar, okuldayken de okuyan, araştıran bir öğrencidir. Bir gün, Selimiye Kütüphanesi’nde Millet Dergisi koleksiyonları içinde, Friedrich Hoff adlı bir Alman bilgininden yapılan çeviriler dikkatini çeker.

       “Neden bütün dinlerin kaynağı Asya? Neden teknik hep Avrupa’da?” “En büyük doğa gücü yer çekimini yenip uçağı nasıl icat etti insan?” gibi sorulara cevap arayan bu yazıları dikkatle okur, notlar çıkarır. 

       O sırada Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Anatole France’tan çevirdiği “Kızlarımız Oğullarımız ve Demokrasisi” adlı eserini de okur. Fransız yazar, demokrasiyi, “Kanunların uygulanmasında tam eşitlik…” diye tanımlar. Ve:

        “Fransız demokrasisinde açlıktan dolayı ekmek çalan bir fakir ile hiçbir zaman bir şey çalmaya muhtaç olmayan zenginin yüksek Fransız demokrasisinin kanunlarına göre eşit olduklarını” söyleyip Fransız demokrasisini alaya alarak, “Bu nasıl demokrasi? Bu nasıl eşitlik?” diye sorup:

       “En büyük ahlaksızlığın kanun yapma yetkisini elinde bulunduranların yaptıkları kanunlara dayanarak halkı soymaları olduğunu, bunun yanında eşkiyanın daha ahlaklı sayılması gerektiğini” savunur.

       Hürrem Arman, öğretmen okulu 4. Sınıfta iken, “Vatandaş Türkçe Konuş!” savaşı başlar. Özellikle İstanbul ve İzmir’deki azınlıklara karşı bir yıldırma savaşıdır bu.

       Edirne’de Mûseviler pek çoktur, o yıllarda. Tüm ülkede olduğu gibi, Edirne’de de ticaret onların elindedir. Çok geçmeden Edirne’ye de sıçrar bu savaş. Yollara pankartlar asılır. Lise ile erkek öğretmen okulu öncü olur. Yollarda, sokaklarda Mûseviler dövülür.

       Valilik güya önlem alır ama… Laf ola beri gele…

       Mûsevi mağazalarının önüne nöbetçiler dikilir. Buralara alışverişe gelenler geri çevrilir. Mûsevi evleri basılır. Birkaç öğrenci karakola çekilir. Birkaçı mahkemeye… İşte o kadar!

       Öğretmenlerden bazısı teşvik eder öğrencileri. “Vatan için, millet için, bayrak için, din için, iman için yürüyün gençler!” deyince, 16-17 yaşlarındaki delikanlıları nasıl durdurabilirsiniz?

       Evet, “gayri müslim” denen özellikle Rum, Ermeni ve Hristiyanlar gibi Mûsevi yurttaşlar da yüzyıllardan beri askere alınmayıp savaşa gitmedikleri ve ticaret yaptıkları için zenginleşmişler; Müslümanlar ticaret ve sanatı tümüyle onlara kaptırdıkları için yoksul kalmışlardır.

       Bu eşitsizliği ortadan kaldırmak güzel bir düşünce ama yöntem bu mu olmalıydı? Bütün azınlıklar, evlerinde bile Türkçe konuşsalar, ticaret yapamadıkları için yoksul kalmış Müslüman yurttaşlarımızın kazancı ne olabilirdi ki?

       Mûsevileri, Hristiyanları dövmekle, evlerini basmakla ele ne geçerdi?

       Geçmişte bize karşı da çok yanlışlar yapılmış, biz de başkalarına yapmışız.

       Hele hele İstanbul’da, 1955’teki 6 -7 Eylül olayları aklıma geldikçe, utanıyorum vallahi.

       “Vatandaş Türkçe konuş!” çok mâsum bir sloganmış gibi görünüyorsa da, demek ki, yeterince bilmediğimiz üzücü olaylar var onun arkasında da.

       Edirne’de bunlar olurken, İstanbul ve İzmir’de neler oldu; kim bilir!

       İyi düşünülmeden girişilen her iş, haklıyken haksız duruma düşürür insanları da, devletleri de… Yararından vazgeçin, öyle büyük zararları olur ki, telafi edilemez.

       Görülüyor ki, “Vatandaş, Türkçe konuş” da yanlışlarımızdan biri imiş maalesef!

 

                                                                                                    Hüseyin Erkan   

                                                                                  huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 255
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 266
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster