Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Eylül '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
340
 

"Vadiye" yenilen adam

"Vadiye" yenilen adam
 

Hava ağır ağır kararıyordu. İçinde korkuyla karışık bir ağırlık vardı. Sanki birşeyler boğazını sıkıyordu. "Her iki kişiden biri onlardan, dikkat etmek lazım!" diye söyleniyordu etrafındakiler. "Ya diğeri kim?" diye sormak istiyordu. Yalnızdı, üzgündü ve hayatında ilk defa omuzları düşmüştü.

Gazeteyi açtı, haberlere göz gezdirmeye başladı. İki kişiden birinin adamlarıyla doluydu manşetler. Haberler buram buram korku kokuyordu. Mezarlıktan geçerken şarkı söyleyenler gibi korkularını vıcık vıcık dalkavuk cümlelerin arkasına saklıyorlardı. Birinci adamın eşinin şıklığından, güzelliğinden dem vuruyordu biri. Diğeri ise ikinci adamın torun sevgisinden. Ekonomi de ne kadar hızlı büyüyordu. İki kişiden birinin seçtiği adamın ülkesinde yaşamak ne kadar güzeldi. “Ah bir de Tanrı'yla aramıza girmese, bir de insanlara sövmese, bir de işsizliği azaltsa, bir de hergün ülkenin yoksul çocukları birbirini öldürmese, bir de biraz daha az yalan söylese...” diye homurdandı.

Elindeki gazete kaya gibi ağırlaşmıştı. Okudukları kalbini, beynini eziyordu. İki kişiden biri onlardandı artık. Yapacak hiçbir şeyi yoktu. Acaba diğeri ne yapıyordu? Hani onlardan olmayan, birilerinin bardağın dolu tarafı dediği iki kişinin diğeri...

Yorgunluğuna rağmen sayfayı çevirdi. Üçüncü sayfada karşılaştı ötekiyle. Çek-senet tahsilatı yaparken yakalanmıştı ve etrafına tehditler yağdırıyordu. Bir başkası gözüne ilişti; O bir sanatçıydı, üretkendi. Cebinde, kaleminden başka birşeyi olmayan gazeteciyi arkasından vuranlara övgüler yağdıran, "yiğitliklerini" anlatan türküler söyledi diye ifade vermeye çağrılmıştı. Mahkemeyi basar gibi gelişini anlatıyordu haber, gorillerle, mafya babasının ona tahsis ettiği ihtişamlı arabanın içinde. Gazetenin her sayfasından kan damlıyordu.

Soluk almak istedi, hayatta bazen vurdumduymaz olmanın gerektiğini düşündü. Bu kadar renksiz yaşamamalı diye söylendi kendine. Yüzünde komik makyajı, derin göğüs dekoltesi ile ellerini açıp dua eden "kadını" gördü gazetenin rengarenk sayfasında. Orucunu canlı yayında açmak için 1, 5 saat beklemesiyle dalga geçiyordu haber. Gülümseyemedi. Sokakta ki eşcinsellere yapılanlar geldi aklına. Karakolda hortumla dövülen, sokakta linç edilen, saçları kazınan “öteki eşcinsellerin” kabusu haline gelenler, köşklerde oturan, lüks araçlar kullanan, ağırlığınca mücevher takan eşcinsellere “sanat güneşi” yada “abla” demeyi tercih etmişti her zaman.

O meşhur iki kişinin diğeri de kanını donduruyordu. Hep üçüncü tekil şahıs kalmıştı yaşamın kalabalığında. “Ben” ve “sen” dışında kalan ve hep parmakla gösterilen uzaklıkta “o” olmaya mahkum bir hayat sürmenin bıkkınlığıydı yüreğini daraltan.

Temiz hava almak istedi, kalktı pencereyi açtı. Evlerin ışıklarını seyretmeye başladı. O evlerde yaşayanları düşündü; işçileri, üniversite öğrencilerini, yoksulları. Ne çok ışık vardı, sarı, parlak hayat dolu. Oysa yaşam dara düşmüştü ve hiçbirinin gideceği bir yer yoktu. Sanki bekledikleri bir işaretti ve “zincirlerinden başka kaybedecek hiç birşeyleri yoktu.” Tüm cesaretini topladı. Derin bir nefes aldı. “Haydi artık zamanı geldi. Uyanma vaktimiz geldi. Ayağa kalkma zamanı, dur deme zamanı.” diye bağırdı. Boğazı yırtılmıştı sanki. Kulağına homurtular gelmeye başladı. Başını umutla kaldırdı, homurdanan evlerin pencerelerine baktı. Işıklar sönmemişti, kimse evinden çıkmamıştı. Halkı öfkeyle pencerelerini kapatıyordu ve perdelerini çekiyordu yüzüne. Birden omzuna bir el dokundu. Arkasına döndü. O meşhur “her iki kişinin” ikisi de karşısındaydı. Yüzleri öfkeliydi. “Sus artık” dedi sertçe birincisi, diğeri de öfkeyle devam etti; “görmüyor musun hepimiz Kurtlar Vadisi’ni seyrediyoruz.”

“Tutunamayanlara”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Duygularımız ve sıkıntılarımız ne kadar da ortak...  Kendimizi iki kişiden diğeri olarak algılamak, kendi ülkemizde azınlıkmış gibi hissetmek. Şiddet, iki yüzlülük ve sömürü üzerine kurulu çarkların dönüşünü her gün daha da fazla artan bir şaşkınlıkla izlemek... Çok anlamlı bir yazıydı, anlayana tabii... Sevgiler arkadaşım...

Yeşim Özdemir 
 27.09.2007 18:56
Cevap :
Bu ülkede her kuşak çoğunlukla aynı sıkıntıları çekti durdu.Fakat bu dönemde sanki tuz koktu.Seninde bahsettiğin şiddet, iki yüzlülük,sömürü rutinleşti ve daha kötüsü halkın gözünde meşrulaştı.Büyünce mafya olmak isteyen çocuklar,kalleş cinayetleri öven klipler hazırlayan üniversiteliler,sabahları televizyonda deliren anneler,tanrıyla ilişkini düzenlemek isteyen devlet.Sanki henüz başlamamış bir korku filminin jeneriği geçiyor."Kendi yurdunda sürgünsün" diyor etrafımızı kuşatan manşetler,bakışlar,sesler...Katkın için çok teşekkür ederim. Sevgiler kara gün arkadaşım...  28.09.2007 11:37
 

Yazdıklarınızla tutunmuşsunuz aslında.. Yazdıkları ile düşünceleri ile tutunanların olduğunu bilmek bile bir umut sanırım.. Boşvermek, kabullenmek, kader saymak, yılmak, ötekileşmekten daha büyük bir çıkmaz.. Zevk alarak okudum.. Kutlarım..

Serdar Özdemir 
 25.09.2007 22:39
Cevap :
Kabullenmek yada ötekileşmek.Hangisi daha kötü? Kırk katır mı, kırk satır mı sorusuna cevap vermek gibi değil mi? Yorumunuz için teşekkür ederim. Sevgiler...  28.09.2007 13:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 91
Toplam mesaj
: 31
Ort. okunma sayısı
: 1577
Kayıt tarihi
: 18.08.06
 
 

Merhaba, Yazmak kimimiz için kendini ifade etme biçimi, kimimiz için ekmek kapısı, kimimiz içinse öy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster