Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ağustos '21

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
Okunma Sayısı
152
 

“VAY, YİNE Mİ KEDER?”

Ama Artık Yeter!

Gün geçmiyor ki yeni bir felaket haberi almayalım.

İklim değişikliğinin etkimesindeki bu felaketler  salt ülkemize özgü değil elbette, dünya genelinde  yaşanmakta. Ancak ülkemizde olağandan büyük hasara yol açtığı da bir gerçek.

Geçmişten günümüze çevresel sorunlar, yeryüzünde büyük yıkımlara yol açmış; insanlıkla birlikte  tüm canlıları tehdit eder hale gelmiştir. Bu yıkımların başta gelen en büyük sorumlusu kuşkusuz içinde yaşadığı dünyayı pervasızca sömüren ve doğayı kendisine sunulan bir kaynak olarak gören insandır. İnsan ve doğa arasındaki ayrılmaz bütünlük zamanla unutulmuş; insan, doğa üzerinde kurduğu otorite ile doğal olana müdahale etmeyi kendine hak görmüş ve bundan kaçınmamıştır.

Çevre kirliliğinin, türlerin yok oluşunun, doğal felaketlerdeki artışın doğaya verdiğimiz zararın ve bozulan ekolojik dengenin bir sonucu olduğu herkesçe bilinmekte, ancak yine her şey aynı sorumsuzluk ve bilinçsizlikle sürdürülmektedir.

Halkımızca karşı karşıya kaldığımız önce günlerce süren orman yangınları şimdi de Batı Karadeniz’i vuran sel felaketi…

Öncelikle yaşanan felaketlerde yaşamını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine baş sağlığı; felaketlerden zarar gören, etkilenen tüm afetzedelerimize de geçmiş olsun dileklerimizi iletelim.  

Artık alışılagelen, Karadeniz Bölgesi’nin rutini haline dönüşen sel, taşkın ve heyelanlara geçmiş olsun deyip geçmek de çok samimi gelmiyor ama… Geçmeyeceğini bile bile sonuçta…

Diyoruz işte, acıyı aynı derecede olamasa da en azından üzüntüyü paylaşma adına...

*****

Yağış rejimlerinin dünya genelinde yaşanan iklim değişikliğinden büyük ölçüde etkilendiği muhakkak. Ancak bilim, yaşanmakta olan bu iklim değişikliğinin etkilerini de öngörebilmektedir. Kent yönetimlerinde planlama ve denetleme düzeneği etkin kullanıldığında bu tip yağışların olası olumsuz sonuçları kontrol edilebilirdir. En kötü olasılık göz önünde bulundurularak alınacak kalıcı önlemlerle olağan doğa olaylarını  afet haline dönüştürmemek olanaklıdır. Yağış rejimleri gayet doğalken, can ve mal kaybıyla sonuçlanan ve afet olarak adlandırılan durumlar bir  o kadar yapaydır, işin gerçeği.

Doğa tahribatları, hes’ler, geçmişten günümüze gelen yanlış çevre ve su politikaları, plansız çarpık kentleşme, artan nüfusa rağmen aynı kalan ve yetersizleşen altyapı ve nitekim güzelim doğanın rant odaklı ucube kentlere dönüşümü…

Şiddetli yağışlar gerek kır gerekse kent yaşam alanlarında aynı oranda düşebilmekte, ancak her iki yaşam alanına etkisi aynı olmamaktadır. Yaşam alanı ne kadar doğalsa yağışların sonuçları da o denli olağan yaşanıyor. Doğal yaşam alanı yoğun yağışı  kaldırabiliyorken yetersiz altyapı ve çarpık kentleşmenin olduğu kentsel alanlarda bu yağışlar büyük sorunlara yol açabiliyor.  

Şiddetli bir yağışın afete dönüşmesine yol açan  birçok yönetimsel hata sıralanabilir:

  • Gerek ormanlık alanların gerekse su havzalarının yapılaşmaya açılarak  toprak örtüsünün yok edilmesi,
  • Kentlerdeki  kazı-dolgu çalışmalarının doğal eğim koşullarının değişmesine sebebiyet vermesi,
  • Betonlaşma ve diğer sert zemin oranının artması ile doğal bitki örtüsünün tahrip edilerek   toprağın suyu hızla emme olanağının ortadan kaldırılması,
  • Dere ıslahı yapılırken dere yataklarının betonlaştırılması, yerleşime açılması,
  • Altyapının özensiz, yağmur suyu kanallarının yetersiz olması,
  • Birleşik kanalizasyon sistemi (sıhhi atıklar ve yüzey/yağmur sularının birlikte taşınması),
  • Yağmur suyu ve atık su kanalizasyon bakımlarının düzenli yapılmaması,
  • Yağış oranlarının bütünsel ve yüzyıllık değil, çok daha yakın zaman verileri dikkate alınarak kısa vadeli hesaplanması  
  • Deniz dolgusu üzerine inşa edilen Karadeniz Sahil Yolu’nun oluşturduğusetin derelerin Karadeniz’e ulaşmasına engel olması,
  • HES’ler  …

 

Her şeyi yönetimsel hatalara bağlayıp birey olarak taşımamız gereken sorumluluğu görmezden gelmek insani vicdanla bağdaştırılamaz elbette. Yöneticilerin de en nihayetinde birer insan olduğu gerçeğinden de hareketle, öncelikle insanımızın doğaya karşıbakış açısı değişmeli,  insan merkezli görüşten uzaklaşılmalıdır. Bilinçlere işlenmelidir ki doğa insana hizmet etmek için yoktur  ve insan doğa üzerinde istediği baskıyı kurmakta serbest değildir. Doğa asla  cansız ve eylemsiz değildir. Dolayısıyla insan doğaya rağmen değil de doğayla bir bütün olarak konumlanmalıdır.  Ne bitkiler ilaç, kozmetik ve giyim sektörlerinde kendilerinden faydalandığımız kültürel, ticari, sosyal, biyolojik ve dinsel olarak insanın emrine verilmiş metalardır ne de hayvanlar  etinden, sütünden, yumurtasından ve/veya derisinden faydalandığımız; ulaşım veya binek aracı olarak kullandığımız  tahakküm araçlarımız…

 

Özeleştiriyle yaklaşmalı ve  insan öncelikle  doğaya karşı kendi baskıcı ve sömürücü davranışlarını gözden geçirmelidir.  Çevresel yıkımı doğanın gözüyle ele almalı, ekolojik bilinç kazanmalı, doğaya bütüncül yaklaşmalı ve doğadaki tüm varlıkların içsel bir değere sahip olduğunun ayırdına varmalıdır.

 

Bilmelidir ki bizim doğaya biçtiğimiz değerden bağımsız olarak, doğa tek başına bir değere sahiptir!

Doğanın insana gereksinimi yoktur. Ancak ekosistemin bir parçası olan insan için doğaya verilecek en küçük zarar insanlığa yıkımsal sonuçlar doğuracaktır.

 

Bizler Anadolu insanıyız ve şunu da unutmamalıyız ki halk kültürümüzde doğa, âşığın dertleştiği bir dosttu. Yüce dağlar, rüzgârlar, coşkun akan nehirler âşığın şiirlerinde kişileştirilmekte ve canlı bir varlık olarak görülmekteydi.

 

Edebiyata gönül vermiş bir dil eğitimcisi ve toplum bilimci olarak salık vermek isterim ki doğayı anlayan, onun parçası olduğunu kabul eden bir toplum için doğanın içinden biri olan âşıklara, doğanın sesini duyabileceğimiz halk şiirlerine ara ara kulak verilmeli.

 

Doğadaki her unsurun bir işlevi olduğunun farkındalığı ile oluşturulacak bütüncül bilinç ve bakış açısının, gelecek nesillere yeşil bir dünya bırakmanın önkoşulu olduğu bilinmeli.

 

Yaşanan felaketten zarar gören bölge halkına bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletirken yetkililere de bir kez daha sesimizi duyurmak isterim.

 

Kentsel yönetimler rant için değil halk için olmalıdır. Afetleri yaratan doğa değil, doğaya müdahaledir. Her yönetici, mutlak suretle halkına karşı sorumludur. Suçu doğaya atarak sorumluluktan kaçılmamalıdır. Ne su taşkınları, seller Karadeniz halkının ne de doğal afetler insanımızın kaderi haline getirilmelidir.

 

Unutmamalıdır ki;

doğa ile uyumlu yaşamaktan başka çare yok,

doğa katliamı sürdükçe afetsiz gün yok,

doğa ağlarken insana gülmek yok,

tek dünyamız var, başka dünya yok.

 

Sağlıkla, sevgiyle kalınız.

 

Not: Yazdığı sözlerle duygularımıza tercüman olduğu gibi, yazı başlığıma da bir şarkı sözünü uygun bulduğum  kıymetlimiz Sezen Aksu’ya sonsuz minnet ve saygıyla…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bir cekette bir düğme yanlış düğmelense ne olur? Bizde çok yanlış düğmeler başka yerlerde, bu herkese göre değişiyor ama yıkım bizim kaderimiz değil gerçeğimiz.

ilhan Aydın 
 21.09.2021 20:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 34
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 273
Kayıt tarihi
: 25.01.17
 
 

Türkçe Öğretmeni, Okul yöneticisi, Sosyolog, Blogger. Eğitim, siyaset, sosyoloji ve güncele ilişk..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster