Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mayıs '22

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
12
 

"Vicdan Oyuncakları"

KAYINVALİDEM GÜZİN HANIM'IN “ANI” SINA: Gece ile gündüzün birbirine kilitlendiği, mesai sözcüğünün anılmadığı, zamanın gazeteciye işlemediği çalışma tempomu görüp, yıllık izine çıkmayı beceren personelle konuşmayan yöneticiden de haberi olunca “Ben artık çöp kovasına gazete sermeyeceğim.” demişti. Yazımı kendisine sunar, tüm zamanların gazetecilerinin de emekçi alınlarından, sevgilerimle öperim. Yaşasın onlar! / L.Ü

“Gerçek vicdan, en rahat yastıktır.” C. Brentana

BİR akşam bir yerlerde yangın çıkmış, yaşlı gece sorumlusu, telsizden polis ile itfaiyeyi dinliyordu. Öyle bir coşkuya kapılmıştı ki, kısacık boyu ile tek ayağıyla sandalyede durup, diğerini küfürlerle masaya attı. Sonunda masanın üzerindeydi. Tepinerek bağırmaya başladı: -“ Sakın söndürmeyin! Hemen geliyoruz…” Meslek heyecanına bir bakar mısınız? (Otobüste kalp krizi geçirerek yaşama veda ettiğinde ceplerinde kuşlara vereceği yemler, çantasında da kediler için kırpıntı et paketi buldular.) * YENİ yayın yönetmeni gazeteyi gezmekteydi. Tuvaletlere yakın cammekân, ufacık bölümlerden birisine geldiler. Koltuk masa, üzerinde kolonya ve yanında rastlantı sonucu konulmuş bozuk paralar vardı. (Yönetmen, ‘İş yerinde paralı tuvalet? Kel alaka!’ diye düşündü.) Şakacı yüzlü yazı işleri sorumlusu koca daktiloyu da görmezden gelip “Efendim, burası da tuvaletçinin yeri!” dedi. Kıkırdamalar kayıtlara “karın ağrısı” olarak geçti. O arada olan bitenden habersiz esmer, “briyantin”li saçlı, tuhaf pabuçlu, garip kravatlı ve aksanlı konuşan bir tip masaya kuruldu. Eller ensede, gürültüyle esnedi ve yeniden yazmaya başladı. O, özellikle doğu röportajları, proje incelemeleri yapan çok ünlü bir gazeteciydi.

“Kötü bir işin en gizli tanığı, vicdanımızdır.” Hz. Ömer

MUHABİRLERDEN birisinin (ki şakacıların kralıydı) masasında kalabalık oluşmuştu. Herkes bir şey diyordu kıkırdayıp. Kendisi ortalarda yoktu. Çekmeceden küçük bir şişe çıkarttılar. İçindeki sıvı kahve fincanına boşaltılıp yerine başka bir şey doldurulduktan sonra bölme kapatıldı. Sonra görevden dönen arkadaş çektiği fotoğrafları basılmak üzere laboratuvara verip, haberini de yazdı. Bu arada asansördeki başka servisten bir ‘yaşlı foto muhabiri’nden de söz etti: ‘Yorgunluktan öyle buruşmuş ki, fotoğraf/banyo laboratuvarının zarfına film makarası yerine (onu andıran) cebindeki çakmağı soktu. Zarfı güzelce kapattı... Aha ahaa ahhaaa!’ Akılları şişede olan herkes güler gibi yapıyordu. Sonra şişeyi poşete sarıp cebine koydu ve ıslık çalarak çıkıp gitti. Akşama çok eğlenecekti. * İRİ YARI,dayı tavırlı, sakallı “Adalı” bir muhabir sırtında yağmurluk, başında yün bere, ayağında çizmeler ve elinde plastik bir kova ile içeri girdi. O gün izinli olduğu belliydi. Naralar atarak -“Yaşamayı denedikten sonra ‘yaşıyorum’ demelisin, arkadaş! Denemezsen bilemezsin. Uğraşlarım zaman kadar tazedir. Şu balıklar gibi!” diye ortalığı karıştırıyordu. Tabureye oturup servisin ortasında bıçakla balık temizlemeye başladı.

“İradene hâkim ol; fakat vicdanına esir ol.” Aristoteles

İKİ ÜÇ dakika geçti ki, bir hanım muhabir öğürerek masasına kusup bayılıverdi. Kaçarken ise sesi geliyordu: “Hayat aşk olmadan da yaşanır. Koca bir ömür verirsin ve bir kez bile aşık olamazsın. Romalılar! Ben ve kötü sözlerim hemen gidiyoruz!” Çiğ balıkla birlikte hafif bir kanyak kokusu sezinleniyor, eski bir gönül hesabının kozasının da delindiği hissediliyordu. Ve o ‘dayı’ ve “aşık” muhabire Kızılderili ismi konuldu: ‘Kusturan Balık!’ERTESİ gün istihbarat servisinin kapısı sağlam bir tekmeyle açıldı. Bir haykırış kulakları parçaladı: –“Aşşağılık herifler! Hepiniz bittiniz. Dua bile ettirmeyeceğim size!” Şişesine bir şeyler konulan, sert şakaları “seven” o muhabirdi. Suçlama ve inkarlar uçuştu. Spor servisinden de iki muhabir ortalığı yatıştırmak için geldi. Az önce orada da bir karışıklık yaşanmış; anlatmaya başladılar. * GENÇ bir hanım, topuklarını vurup, çantasını duvarlara çarparak ve haykırarak uzaklaşmıştı. Müdürleri, “32 herif”li serviste çok küfür edildiğinden ilk kez bir hanımı işe almıştı. “Küfür durur” diye kendisi için bir sekreter. Ayrıca amfora biçimli büyük bir çömlek yükselmiş servisin ortasında! İki gün küfürler katlanarak sürünce “jumbo kumbara” da çılgınca dolmaya başlamış.  

“Vicdan azabı, insanın içinde bir cehennemdir.” Lord Byron

ÜÇÜNCÜ sabah, varlığıyla küfürü önlemeye getirilen sekreter, moral iflası yaşamış. –“Aloooo! Dinleyin lan sert çocuklar. Küfür öyle edilmez, böyle edilir hırbolar!” diye bağırıp… “Herif” başı bir, toplam 32 adet sansürsüz / naturel cümleyi art arda kurarak çömleğe yüklü bir para atmış. Ve mantosunu kapıp binayı sonsuza dek terk etmiş. * ŞİŞENİN sırrı mı! İçinde “şaka mürekkebi” varmış meğer. Nereye dökersen dök; iki dakika sonra buharlaşan sahte mürekkep! Ama eşek şakasının zamanı geldiğinde, eşek arıları da durmamış tabii. Şişeye hakiki mürekkep doldurmuşlar. Neden? Çünkü “sert şakacı” arkadaş, kendi ağzıyla yakalanmış. Akşam eşiyle kayınvalidesine yemeğe gidince titiz kadıncağıza böyle bir şaka yapmayı planladığını söylemiş. Eğlenecekmiş de! Ancak kayınvalide sert bir kalp spazmı geçirmiş. Bizimki de hala saatine bakıp iki dakikanın geçmesini bekleyerek gülümsüyormuş. Gerçek anlaşılınca bir an yaşamadığını sanmış muhabir arkadaş. Neyse o hafta tüm servislerde para toplanarak kadıncağızın kaybı fazlasıyla karşılandı. * ÇAYLAK muhabir var sahi bir de; torpilli. İstihbarat şefi öyle usanmış ki sımarıklık ve salaklığından; günün birinde ‘Gel oğlum’ demiş:

“Hiçbir suçlu, kendi öz mahkemesinde beraat edemez.” Juvenalis

SANA çok ciddi bir görev vereceğim. Yanına uyku tulumu mu alırsın, battaniye mi? Ama çok sıkı giyin. “Ahırkapı Feneri”nin oralara, sabaha karşı cemre düşecek. Hah işte senden onun fotoğrafını istiyorum...’ Sonuç bilinmiyor (!) * BİZİM çalıştığımız bir dönem, mesleğin her yönden ivme süreciydi. De; ancak doğru yaşanabilirdi. O kadar yavaş, acemice hareket ediliyordu ki, yan yatmış apartmanı andıran kocca baskı makinesi, ‘Mohaç Meydan Savaşı’nın baskıya girmesini zarar ederek beklemek zorunda kalmıştı. (Kahkahalarınızı işitiyorum.) Bu, zamanın saygı dışı kullanıldığını kanıtlar. Kademedeki umursamazlık, iyi niyetli çalışanlarca ciddiye alınmadığından, bu dramatik süreci, böyle  sıra dışı oyalanmalar, matrak doğal olaylarla maskelediler. Yönetim istismarları sonunda, bazı özel yaşamlarda yıkımlar baş gösterdi. Dağılan yuvalar, tüyler ürpertici olaylarda yitirilen eşler bile gözlendi. Köprü görevi yapan bir grup “ara” yönetici, klasik tanımla ‘Kraldan çok kralcı’ olarak zirveye şirin görünmek istediler. Ve biz ruh sağlığımızın daha fazla hasar almaması için yine de neşeyle, bu “anılar”daki gibi dramatik bile olsa, eğlenecek bir şeyler buluyorduk.

SINIR tanımayan özverisi kötüye kullanılınca kontrolden çıkan, “yapısında masum” bu kıvrak mesleğin istem dışı darbeleri canımızı acıtıyordu. Kendimize başlık atarcasına isim bile takmıştık: “VİCDAN OYUNCAKLARI” Evet, o oyuncaklar bizdik ama onlarla oynayanların “vicdan”ı hangi düzeyde tepki verip, "vicdan" kavramına hangi somut ölçülerde yaklaşıyordu… İşte işin bu yönü hiç şaka kaldırmazdı...

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 80
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 39
Kayıt tarihi
: 09.12.08
 
 

1951 / İstanbul. Öğretmen bir ailenin tek çocuğu. Sade bir düzen içinde soluk alıp veren o "eski ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster