Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mart '16

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
59
 

“Zahid hor bakma harabat ehline, viraneler içinde defineler var” (pazartesi hikayelerim)

“Zahid hor bakma harabat ehline, viraneler içinde defineler var” (pazartesi hikayelerim)
 

Bazı dersleri akademisyenler vermez


2005 filan olmalı…

O sabah, dükkanımın kepenklerini isteksiz isteksiz kaldırıyorum. İçimde nedenini bildiğim derin bir sıkıntı. Bugün ödenmesi gereken “eşek yükü” bir çek var ve yarısını dahi doğrultmuş değilim. Yine berbat bir gün. Yine başımda yıldırımlar, şimşekler…

( Bu duyguyu biliyorum. Kuran kursunda okuduğum dönemlerde, pazar akşamları yaşardım tıpkısını. “Yarın ders var ve ben pazar günü ailemle biraz daha vakit geçirmek için ezberlemem gereken sayfalara çalışmazdım. Pazartesi hoca ile “başım belada “ sendromu. Öyle nefret ederdim ki o psikolojiden, o duygudan. Şimdi bile yazarken içimde değişik bir vaveylâ kopuyor. Çalışma hayatına başlayana kadar bu pazartesi “modeli” bende belaydı. Okulu bıraktım da kurtuldum doğruyu söylemek gerekirse. Pazartesileri, şimdilerde en sevdiğim gün. Neyse…)

Birazdan ortalık canlanacak. Her dükkanda kepenk sesleri, çay sesleri, kaşık sesleri… Kapıdan kapıya “esnaf geyiği” takılmalar – etmeler.
Bir ben mutsuz!
Bir benim ödenmesi gereken çekim var!
Para lazım, çare?
Çare yok!

Biliyorum, daralmalarım saat saat artacak. Nerden para bulabilirim, nerden borç alır da çekimi ödeyebilirim düşüncesi beynimi kemiriyor. Tembel tembel karıştırıyorum çayımı. Bir saat daha geçti.

Bankadan arayacaklar. Yine ezile büzüle “ ödeyemeyeceğimi “ söyleyeceğim. İnsanın en yalnız kaldığı zamanlar işte bu zamanlar. Yal-nız-sın ! İşlerin uzun süredir kötü gitmesi sebebi ile çoğu kişi zaten senden yüz çevirmiş, derdini dinleyecek kimse kalmamış etrafında. Allahım ne olur bir kapı açsan !

Ben, başımı ellerimin arasına almış, bütün bunları düşünürken, dükkan kapısının yavaşça açıldığını fark ettim. Basamaklardan, elinde baston, titreye titreye yaşlı bir adam indi. Hemen önümde bulunan sandalyeye oturdu. Epeyce yorulduğu belliydi. Hızlı hızlı ve hırıltı bir tonla nefes alıp veriyordu. Yanakları hafif kırmızılaşmıştı. Şapkasını çıkarıp, yandaki boş sandalyenin üstüne koydu. Bastonu düşmesin diye bacaklarının arasına alıp, hafifçe sıkıştırdı. Ben, dikkatle hareketlerini izliyordum. Beş on saniye geçti. Biraz dinlendikten sonra bana döndü;
- Evladım ben buraya bir ütü bırakmıştım tamir oldu mu, dedi.
...
O anda içimden o kadar çok şey geçti ki;
Bu kadar sıkıntı arasında tamire bıraktığın ütüyümü arayacağım amca?
Başka işim yok mu benim?
Bu gün ne kadar bir sıkıntım var, haberin var mı?
Bacaklarıma gülleler bağlanmış, çakılıp kalmışım.
Senin derdin ütü !
Üç-beş gün geç alsan ütüyü, kıyamet mi kopacak?
Çekin mi yazılacak senin amca, bankadan mı arayacaklar?
Ne derdin var?
Alacaklın mı arayacak?
Kime rezil olacaksın?
iki gün geç yaptır ütünü ne olacak?
Çok mu mühim?
Niye beni anlamıyorsunuz ya, bugün başım belâda işte, bugünü mü buldun gelecek?
Biraz anlayış bekliyorum yahu, bu kadar zor mu?
Oturduğum sandalye, idam sehpası gibi zaten.
Bütün sinirlerim tepemde.
Sende gelmiş kıçıkırık ütünü soruyorsun…
Bugün git yarın gel amca, beni rahat bırak!

Ben bütün bunları düşünürken, amcanın cevap bekleyen gözlerle bana baktığını gördüm.

Hafif sinirli ve yüksek tonda “Amca” dedim, ütün hazır değil yarın gel hallederiz.

Amcaya ben “yarın gel” deyince gözlerime derin derin baktı. Bende hırslı hırslı “hâlâ ne bekliyorsun, aldın cevabını “ gibisinden bakmaya başladım, kaşlarım hafif çatık. Bu bakışma süresi, üç-beş saniye sürdü. Sağ eliyle tuttuğu bastonu bırakıp, İşaret parmağını bana doğru kaldırdı. Kocaman, gümüş bir yüzük vardı zayıf parmaklarında. Küçücük gözleri gerildi. Kurumuş dudaklarından hırıltılı bir şekilde şu cümleler döküldü;
(BİSMİLLAH ) YAA EYYÜHELLEZİNE AMENÜ LİME TEGULÜNE MÂLÂ TEF’ÂLÛN…
(Ey iman edenler; Niçin yapmayacağınız şeyleri söyleyip, tutmayacağınız sözler veriyorsunuz?)

- Evladım, benim buraya ikinci kez gelişim. Dört sokak aşağıda oturuyorum. Evim üçüncü katta. Yaşlıyım. Rahatsızım… Sokağa çıkamıyorum. Dört gün önce geldim. Bana yarın gel dediniz. Bugün tekrar geldim…

O anda içimde o kadar çok şey kırıldı ki.Utancımdan kıpkırmızı oldum. Yaşlı adamın yüzüne bakamaz hâle geldim. Herkesin derdi kendine büyüktü. Basit bir ütü meselesi, benim dünyalar kadar büyük “çek ödeme” sorunlarımın önüne geçmişti. Amcanın hiç te öyle yabana atılır bir tarafı yoktu. Gayet ne demek istediğini anlatmış, hakaret etmeden, aşağılamadan, taşları gediğine koymuştu. Kendimi toparlayamadım. Çünkü verecek cevabım yoktu. “Basit bir yaşlı adam” gözümde pir sultan kesildi.
Keşke, o anda orada olmayaydım.
Keşke, banka memuru arasaydı da, ona rezil olsaydım.
Keşke, alacaklıların hepsi aynı anda arasaydı.

Yaşlı amcaya baktım. Demin ki hiddetim, yerini ağır bir mahcubiyete bırakmıştı. Kulaklarımın kızardığını hissettim. Her şey boştu, bomboştu. Amcanın gözünde, dünyadaki bütün “karşılıksız çekler” hikayeydi. Onun paslı ütüsü kadar değerli olamazdı.

Bütün mahcubiyetimi kuşanarak amcadan özür diledim.
- Amca, hakkını helal et, düşünemedim sana verdiğim eziyetin mahiyetini. Ütünü tamir ettirip, çocuklarla yollayacağım, tekrar gelmene gerek yok! Dedim…

Cevap vermedi, sadece başını salladı, sonra kapıya yöneldi. Yerimden kalktım. Kapıya kadar yolcu ettim. Ağır adımlarla evinin yolunu tuttu. Arkasından uzun uzun baktım. Masama geri döndüğümde, bir çok şeyin hakikaten boş olduğunu düşünmeye başladım. Biraz rahatlama olmuştu.

Daha sonraları bu yaşadığım olay o kadar işledi ki içime; dükkana ne zaman yaşlı biri gelse, yeri bende farklı oldu. Müşterilerden birine, herhangi bir şey için bir söz versem, yaşlı adamın okuduğu ayeti hatırladım. Ne derece düzeltebildim kendimi bilemem, fakat içimde o güne dair bir “kırılma noktası” kaldığını biliyorum.
...
Babam hep der;
“ Zahid hor bakma harabat ehline, viraneler içinde defineler var”

O gün, çeki ödedim mi bilmem ama yaşlı amca o gün bana “ağır bir bedel “ ödetti.

Bazı dersleri akademisyenler vermez.
Alacağın ders, belki de yüzüne bakmadığın bir yaşlının mimiklerinde gizlidir.

Beni okudunuz, teşekkürler.
Recai Nurcan
21 Mart 2016 Pazartesi 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 423
Kayıt tarihi
: 19.09.07
 
 

İnsan kendini nasıl anlatır; " İstanbul'da doğdum" diye başlayayım. Anı-deneme türünden, gündelik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster