Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Haziran '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
330
 

13. Eon Kutsal Soy Bölüm III: Cenaze günü

13. Eon Kutsal Soy Bölüm III: Cenaze günü
 

Gün hepsini yormuştu... Kısa sürecek gece onları daha da yoracak olan sonraki güne hazırlayacak tek şeydi ve olabildiğince dinlenmelilerdi. Alper yerde hazırlanan yataklardan cam tarafındakine yatmıştı fakat uzunca bir süre uyuyamamıştı, oda zaten çok sıcaktı ve camı bir nebze de olsun serinlemek için açmasına birinci katta oldukları bahanesiyle izin verilmiyordu. Ayrıca yatakta ter içinde dönmesinin yanında bir de eniştesi Kamil'in horlamasını dinlemek zorunda kalıyordu. Saat ikiyi biraz geçerken düşünceler içinde ağır ağır uykuya daldı...

Sabaha karşı herkesten önce, güneş, ışığından henüz sadece küçük bir demet sunarken kalktı, bahçedeki tuvalete gitmek için dış odadan sessizce geçti. Dışarı çıktığında bahçede birinin durduğunu gördü ve irkildi. Adam oldukça uzun boylu, muhtemelen iki metreye yakın, kirli sakallı ve zayıfçaydı. Alper'e bakıp ''Günaydın... Başın sağ olsun Alper!'' dedi. Alper durakladı, adamın kim olduğunu düşünüyordu fakat bulamıyordu; adını bildiğine göre kendisini tanıyan biriydi. Cenaze için gelen akrabalardan biri olabilir miydi? Fakat eve bu erken saatte, herkes uyurken ve bahçe kapısı kilitliyken nasıl girmişti? Ayrıca akşam herkes evde toplanmışken kendisini görmemişti. Belki de kendisinin hatırlamadığı uzak bir akrabaydı, gece geç saatte o uyurken gelmişti ve aileden biri onu içeri almıştı, Alper de bunu uyku sırasında duymamıştı. Kafasından bu düşünceler geçen Alper sonunda neredeyse kendisinin bile duyamadığı bir sesle ''Sağ olun'' diye cevap verdi. Adamı tanımadığını belli etmek istemiyordu zira tanıyamadığı belli ki onu tanıyan ve hatırlayan bir akrabası veya bir yakınıydı. Kim olduğunu hatırlayamadığını söylemesi ayıp olur gibi bir düşünce geçiyordu aklından ve olduğu yerde dikilip kalmış hala şaşkınlığını atmaya çalışıyordu. Adam ise bunu anlamış gibiydi.

-Beni tanımadın galiba. Dedi Alper'e yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle. Alper hafifçe onaylar gibi başını salladı.

-Normal tabi tanımaman. Aradan çok uzun yıllar geçti, küçücük çocuktun beni son gördüğünde.

Adam yavaşça ona doğru yürüdü. Alper ise adamın onu çok küçükken gördüyse hemen nasıl tanıdığını düşünüyordu. Bu arada adam Alper'in gözlerinin içine donuk bir ifadeyle baktı:

-Atalarının gözlerini almışsın. Bozulmayan soyun gözleri...

Alper dediğinin ne anlama geldiğini anlayamamıştı ve merakla adamın yüzüne bakıyordu. Adam hala hafifçe gülümsüyordu fakat gözleri sanki alevler saçıyor gibiydi. Alper yerinden kıpırdayamıyordu, konuşamıyordu bile. Bozulmamış soy ile neyi kastediyordu? Zaten adamı tanıyamamıştı bile ve bir de bu garip sözler kafasını iyice karıştırdı. Gözlerini kaçırmaya çalıştı fakat sanki adam onu bir şekilde gözlerinin içine bakmaya zorlarmış gibi başka bir yere bakamıyordu. Kıpırdayamıyor, konuşamıyor hiçbir şey yapamıyordu. Öylece durup adamın gözlerinin içine ne kadar baktığını bile idrak edemiyordu, sanki yıllar geçiyor o ise öylece duruyor gibi geliyordu, tek yapabildiği sadece düşünmek gibiydi fakat onu da tam olarak yapamıyordu, kafasının içinde binlerce, milyonlarca şey dönüyor fakat o ne olduğunu bile anlamıyordu, kendi düşüncelerinin hızına kendisi yetişemiyordu, binlerce düşünce, binlerce görüntü, binlerce ses...

Birden vücuduna tekrar hükmedebildiğini hissettiğinde hala yatağında olduğunu anladı. Gördüğü sadece rüyaydı fakat korku içinde uyanmasına yetmişti. Kalbi göğsünden dışarı çıkabilmek için göğüs kafesini tekmelermiş gibi atıyor, nefes alıp verişinin sesi Kamil'in horlamasını bile bastırıyormuş gibi geliyordu. Daha önce birçok garip rüya görmüştü fakat böylesine etkilendiğini hatırlamıyordu, etkilendiği o gözler miydi veya gördükleri ve duydukları mıydı karar veremiyordu. Sanki binlerce, milyonlarca insanın seslerini aynı anda duymuştu, bağırışlar, ağlayışlar, haykırışlar hatta yalvarışlar hatırlıyordu, gördüğü görüntüleri hatırlayamıyordu, tek hatırladığı görüntü o alev alev yanan gözlerdi. Yatağında derin nefes almaya devam ediyordu, uyanmasına rağmen hala gözlerini açmamıştı, açarsa yine o gözleri karşısında görmekten korkuyor gibiydi. Bir süre hızlı ve derin nefes alıp vererek yatağında gözleri sıkıca kapalı öylece kaldı. Kalp atışları her nefesinde biraz yavaşlıyor, içindeki korkudan çok dehşet hissi yavaş yavaş çekiliyordu ki birden yatağının yanında, bel hizasında hissettiği bir hareketle kalbi yeniden göğsünü deli gibi tekmelemeye başladı. Sanki yanında oturan biri vardı da yanından kalkmış gibiydi. Artık gözlerini iyice sıkıyor, açmak istemiyor, içinden bunun da bir rüya olması için dua ediyordu. Kulağında o anlam veremediği sesler yine yankılanmaya başladı, sanki yanında o adam oturuyordu da birden kaktı gibi geliyordu ve gözünü açmaya cesaret edemiyordu. Bir yandan bu düşüncelerle kendini korkutuyor bir yandan da sakinleştirmeye uğraşıyordu. ''Akşam anlatılan hikâyelerden etkilenmiş olmalıyım!'' diyordu sakinleştirmeye çalışan tarafı, ''Peki bu kim? Kim bu yanımdan kalkan?'' diye haykırıyordu panik içinde diğer tarafı, cevap uzun süre gelmedi ''Peki bu kim? Kim?'' diye tekrarlıyordu, bir cevap gelmesi için dua ediyordu içinden. Dakikalarca bu soruyu sorup cevap bekledi ve sonunda aklına gelen cevabı bu kadar geç bulabildiğine inanamamıştı. Kuzeni hemen yanındaki yataktaydı ve aralarındaki mesafe çok azdı, belki uyurken kolunu veya bacağını onun yatağına uzatmıştı ve sonra da onun geri çekişini hissetmişti. Kerim pek dengeli yatan biri değildi ve yatağında çok kıpırdanırdı, Alper de bunu biliyordu.

Zamanla yeniden sakinleşmeye başladı. Sakinleştikçe de karnına çektiği bacaklarını yavaş yavaş uzatıyor ve hala sıkıca kapalı olan gözlerini açmak için cesaretini toplamaya çalışıyordu. Bu arada uykusunda öksüren annesinin sesi onu bir şekilde daha da rahatlatmıştı. Artık rüyanın etkisini üzerinden atıyordu fakat bu sefer de sıcağın etkisiyle bunalmaya başlıyordu. Gece olmasına rağmen sıcak dayanılmazdı ve annesinin kızmasını da göze alarak hemen önünde yattığı camı açmak için yerinden doğruldu, fakat bu sırada camın karşısındaki duvarda asılı duran saate baktığında saatin henüz iki buçuğu yeni geçtiğini gördü ve sabaha daha çok olduğunu anlayınca morali biraz daha bozuldu, sadece yarım saat kadar uyumuştu, oysaki gördüğü rüya bile ona saatler sürmüş gibi gelmişti. Sessizce zaten hemen yanında yattığı camı uzanıp açtı ve tekrar yatağına uzandı. Gözlerini dikmiş tavana bakarak düşüncelere daldı. Çok sevdiği babaannesi baktığı tavanın hemen üzerinde cansız yatıyordu ve buna inanası gelmiyordu. Sanki sadece babaannesinde kalmak için gelmiş de sabah kalkıp onun çok daha önce kalkarak hazırladığı kahvaltı sofrasına oturacakmış gibi hissediyordu fakat yukarıda cansız yatıyordu işte ve bir daha yüzünü bile göremeyecekti onun. Garip bir duyguydu hissettiği; bir yandan babaannesini, onunla yaşadıklarını, kendisine nasıl baktığını hatırlıyor ve gülümsüyor fakat bir yandan da ölümün verdiği ağırlık omuzlarına biniyor, acı çekiyordu. Bu düşünceler ve hisler içinde yarım saate yakın tavanı seyretti ve sonra ağır ağır tekrar uykuya daldı...

Üç saatten biraz fazla uyumuştu Aysel uyandırdığında. Saat altı buçuğa geliyordu ve herkes çoktan kalkmış sadece Kerim ve Alper'in kalkması bekleniyordu. Ev kısa süre içinde tekrar dolmaya başlayacaktı ve kimse gelmeden kalkmaları ve yataklarının toplanması gerekiyordu. Birkaç uyarıdan sonra ikisi de yataklarından biraz da mızmızlanarak çıktılar. Bahçedeki muslukta ellerini ve yüzlerini yıkayıp dış odaya geçerek aceleyle bir şeyler yerken kahvaltılarını çoktan etmiş olan Aysel ve Semiha da Kerim ve Alper'in yataklarını topluyorlardı. Semiha'nın gözleri hala ağlamaktan kıpkırmızıydı ve yine ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi. Bu arada kapı çaldı, bahçede sigara içen Kamil kapıyı açarken onlar da hemen dağınıklığı ortadan kaldırdılar. Gelenler Mehmet, kuzeni Lamia ve eşi Yakup’tu. Alçak sesle Kamil ile selamlaşarak içeri girdiler. ''Kalktılar mı?'' diye sordu Mehmet, Kamil de ''Kalktılar, içerideler.'' diye cevap verdi. Mehmet ve Yakup bahçede kaldılar, Lamia ise içeri girdi. Bu sırada Kerim ve Alper de aceleyle bir şeyler atıştırmıştı, Semiha da Lamia'ya Mehmet ve Yakup'u da sofraya çağırıp kahvaltı etmelerini söyledi fakat Lamia gelmeden önce yedikleri cevabını verince Merve sofrayı kaldırmaya koyuldu. Kerim ve Alper ise tekrar diğer odaya geçip giyinmeye başladılar. Aysel ise bahçeye çıkarak Mehmet'e yapılması gerekenleri halledip halletmediğini sordu. Mehmet imam ile gelirken görüştüklerini ve cenazenin mahalle camiinden ikindi vakti kalkacağını söyledi, gün iyice ağarınca da çarşıya giderek gerekli malzemeleri tedarik edecekti. Bu arada tekrar kapı çaldı, Makbule hanımın vefatının üzüntüsüyle belli ki fazla uyuyamayan ve erkenden kalkan akrabalar yavaş yavaş gelmeye başlıyorlardı. Makbule hanımı tanıyan çevre komşular da yine elleri dolu geliyorlar ve böylece kalabalıkla beraber sıkıntı da artıyordu, ağlayanlar, ağıtlar yakanlar kendilerini harap etmekle kalmıyor diğerlerinin üzüntüsünü de katlıyorlar, onların içlerindeki sıkıntıyı daha da arttırıyorlardı.

Saat ona gelirken ev ve bahçe akraba ve komşularla iyice dolmuştu hatta kalabalıktan sıkılanlar dışarıda, sokakta bekliyorlardı. Mehmet kalan işleri de halletmek için evden Kamil ile ayrılırken ağlayıp sızlananlardan biraz olsun uzaklaşabilmek için Alper ve Kerim de onlarla gitmekte ısrar etmişlerdi fakat zaten aceleleri olduğundan bir de onların ayak bağı olmalarını istemiyorlardı. Böylece evde kalan Alper ve Kerim kalabalığın nispeten daha az olduğu bir köşe aramaya başladılar, bu sırada Aysel ve Merve yine etraftakilerin istekleri ve yapılması gereken ufak tefek işler için koşuşturuyor, Semiha ise bahçedeki divanın üzerine oturmuş bir yandan yaşlı Vesile Hanım'a sarılmış salya sümük ağlıyor bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırarak ağıtlar yakıyordu. Üzüntü ve gözyaşları içinde vakit ağır ağır geçmiş öğlen ezanının okunması ve müezzinin merhum Makbule Hanım'ın cenazesinin ikindi namazını müteakiben camilerinden kalkacağını anons etmişti. Bu anons ile, biraz sakinleşenler yeniden bağırıp çağırmaya başlarken ezanla beraber yeni bir telaş da alıyordu ev sahiplerini. Başını yaşlıların çektiği namaz kılmak isteyen erkekler camiye giderken namazını evde kılacak olan kadınlar için yer ayarlamak zorunda kalan Aysel alt katta iç taraftaki odanın boşaltılmasını misafirlerden rica etti, odanın bir köşesine geçmiş sohbet eden Kerim ve Alper'i de apar topar odadan çıkarırken havlu alıp bahçedeki çeşmede abdest alanlara tutmalarını emretti. Yukarıdan getirdiği üç seccadeyi de yere serip odanın içinde adeta küçük bir mescit hazırlayıverdi. Bu sırada Alper ve Kerim havlu bulana kadar bazıları çoktan abdestlerini alıp içeri girmişlerdi, bu yüzden Kerim içeri koşup onlara havlu götürürken Alper de bahçedeki çeşmenin başına elindeki havlularla geçti. Her abdest alana bir havlu uzatıyordu ve havluyu alan da içeri geçiyor namazlarını kılmak için odadakilerin namazlarını bitirip çıkmalarını bekliyorlardı. Evdekiler bunlarla uğraşırken Mehmet ve Kamil ellerinde poşetlerle geri dönmüşlerdi fakat poşetlerin içindekiler pek de hoş şeyler değillerdi; kefen, cenaze yıkamak için malzeme ve bunun gibi duyanın içini ürperten şeylerdi ve ne olduklarını açıkçası pek merak eden de yoktu zaten. Bu sırada abdestini alan son kişi olan Selime hanım'a da bir havlu vererek çeşmenin başından ayrıldı ve içeri gidiyordu ki önünden geçerken sürekli girip çıkanlar yüzünden açık duran bahçe kapısından dışarı baktığında kalbi göğsünde kafesteki bir kuş gibi çırpınmaya başladı, öylece kalakalmış dışarı bakıyordu. Dışarıda, sokağın karşı tarafındaki kaldırımda durup sohbet eden komşu ve akraba gibi birkaç adamın arasında biri dikkatini çekmişti; uzun boylu, esmer ve kirli sakallı bir adam çevresindekilerle sohbet ediyordu. Alper adamı bir yerden tanıyordu fakat

nereden tanıdığını çıkaramıyordu, gece rüyasında gördüğü adamdı bu fakat Alper gece kötü bir rüya görüp korku içinde uyandığını hatırlıyor, rüyayı hatırlayamıyordu. Öylece bakıp adamın kim olduğunu, onu nereden tanıdığını ve neden onu görünce böyle nedensiz bir dehşete kapıldığını anlamaya çalışırken adam bir an için başını çevirdi ve Alper adamla göz göze geldi, o sırada birden oradan kaçmak istedi, olabildiğince uzağa gitmek istiyormuş gibi hissediyordu, orada olmamalıydı ve kafasını çevirip hızla eve doğru ilerledi. İçeri girdiğinde namaz kuyruğu hala devam ediyordu. Aysel ise Mehmet'in getirdiklerini koyacak, kolay bulunacakları bir yer arıyordu çünkü cenazeyi yıkamak için imam hemen öğle namazından sonra gelecekti fakat çok ortalık bir yer de olmamalıydı yoksa o hengâmede kaybolmaları kaçınılmazdı. Alper telaş içindeki bu insanların arasından geçerek odanın bir köşesine kendini attı ve yanına hemen namaz sırasındakilerin yanında sessizce duran Kerim de geldi. Kerim, Alper'in yüzündeki ifadeye anlam verememişti ve ''Hayırdır kuzen benzin atmış'' diye lafa girdi. Alper ise durumu anlatmak istemiyordu çünkü henüz kendisi bile anlamıyordu bu yüzden sadece yorulduğunu söyleyerek geçiştirdi. Kerim de Alper'in yanına oturdu ve alçak sesle öylesine bir sohbete başladılar...

Sohbetleri beklenen cenaze arabası ve imamın birkaç dakika arayla gelmelerine kadar sürdü ve sonra tekrar ağır bir sessizlik çöktü. Birkaç kişinin fısıldamalarından başka bir ses yoktu ve o fısıltıların bazıları Makbule Hanım'ın cansız bedenini aşağı, bahçeye indirmek üzere yukarı çıkıyordu, bu sırada iki kişi de cenaze aracında tabut ile birlikte gelen eski, tahtadan alçak bir masayı indirip bahçeye getiriyorlardı. Cenaze bahçede yıkanıp kefene sarılarak hazırlanacak ve daha sonra cenaze namazı için camiye götürülecekti. İmam aşağıda beklerken hemen herkes bahçeye, merdivenlere ve bahçe kapısına dolmuştu. Alper, Kerim ve sonunda ayak işlerinden kurtulup yanlarına gelen Merve ise hala içeride duruyor dışarı çıkıp kalabalığa dahil olmak istemiyorlardı. Üçü de namazlarını kılanların boşaltmış olduğu iç odaya geçerek camın karşısındaki kanepeye oturmuşlardı fakat camdan dışarı bakmamak için çaba harcıyor gibilerdi. Merdivenlerden gelen aralıklı ayak sesleri ile Makbule hanımın bir çarşaf içine sarmalanan bedeninin aşağı ağır ağır indirildiğini anlıyorlardı. Bu sırada da bahçede sessiz dualar ediliyordu fakat cenazenin merdivenlerden inip bahçeye gelmesiyle sessizliği yaran bir ağıt koptu; Semiha gelen naaşı görür görmez kendini daha fazla tutamamış ve yine bağırarak ağıtlar yakmaya ve ağlamaya başlamıştı. Bunu duyan Alper ve Kerim kendilerine tuhaf gelen ağıtlara dayanamayıp içeride ellerinden geldiğince sessiz gülüşmeye başladılar, Merve ise buna kızıp ''gülmeyin be'' diyerek hemen yanında oturan Kerim'e dirseğiyle dürttü ve ikisi de sustular fakat birkaç saniye geçmişti ki dayanamayıp tekrar gülüşmeye başladılar. Uzunca süren gülüşmelerini bahçedeki imamın El-Fatiha diye bağırması kesti ve üçü de ellerini sessizce açarak içlerinden Fatiha okuyup bitirdikten sonra sessizce oturdular. Dinledikleri ağıtlar ve dualar arasından yarım saatten fazla bir süre geçmişti ki bahçede yeniden uğultular başladı. Makbule Hanım'ın bedeni hazırlanmış, kefene sarılmış ve son yolculuğuna çıkmak üzere son vasıtası olan tabutuna koyuluyordu. Sonraki durağı mahalle camii ve oradan da mezarlıktı. Üzerinde yaldızlı altın sarısı işlemeleri olan yeşil bir örtü örtülmüş tahtadan eski tabut baş tarafında Makbule Hanım'ın beyaz kenarları gül işlemeli sürekli kullandığı başörtüsüyle ailenin erkeklerinin elinde bahçeden dışarı çıkıyordu şimdi. Kadınlar da arkasından dua ediyor, kimi ağlıyor, kimi de hala bağırarak ağıtlar yakan Semiha'yı sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu arada Lamia içeri gelerek Kerim ve Alper'e ''Hadi çocuklar cenaze gidiyor camiye. Siz de çıkın da namaza yetişin'' dedi ve onlar da hemen kalktılar ve aceleyle henüz almadıkları için koşup abdest almaya başladılar. Daha önceden hazırlanmadıkları için söylenen Aysel'e de bir yandan camiye kadar arkalarından yetişiriz diye laf yetiştiriyorlardı. Hazırlanıp sokağa çıktıklarındaysa diğerleri omuzlarında Makbule Hanım'ın tabutu çoktan caminin yolunu tutmuşlardı ve onlara yetişmek için iki kuzen koşmaya başladılar. Neyse ki grup çok uzaklaşamamıştı ve yüz metre kadar ilerideki köşeyi dönüp biraz daha koşunca yetiştiler ve nefes nefese başını imamın çektiği gruba katıldılar. Hemen sessiz ve ağır adımlarla grubun arkasında ilerlemeye koyuldukları sırada diğerleri arasında tabutu taşımak için sanki bir yarış vardı; dört kolu tutan dört kişi sürekli değişiyor öndeki kollardan birini başkası tutmaya gelirse öndekini bırakan arkadaki kola geçiyor, arkadaki kolu bırakan da tabutun arkasında yola devam ediyordu ve bu sirkülasyon camiye varana kadar devam etti. Son olarak tabutu tutan dörtlü de sessizce ilerleyip musalla taşına bıraktılar ve cami bahçesinde çok az bir süre kalan ikindi ezanını sessiz bir bekleyiş başladı. Konuşanlar da fısıldayarak veya çok alçak sesle konuşuyordu... Kerim ve Alper de bir köşeye geçmiş sohbet ediyorlardı ki Alper kafasını tabutun o tarafa çevirdiğinde içini yine anlamsız bir endişe kapladı. Musalla taşının hemen yan tarafında dikilen beş kişinin arasında yine o uzun boylu adam duruyordu ve endişesini belli etmeden Kerim'e adamı işaret ederek:

-Kuzen şu adam kim biliyor musun? Diye sordu.

-Hangisi?

-Şu Murat ağabeylerin oradaki uzun boylu olan...

-Valla tanıyamadım, uzak bir akraba falandır babana falan sorsana o tanır.

Alper zaten üzgün olan ve bir köşede imamla konuşan Mehmet'i rahatsız etmek istemedi ve ''neyse ya boşver'' diyerek kuzeniyle sohbete devam etti ve birkaç dakika sonra da minarenin hoparlöründen gelen allahüekber sesiyle hemen herkes sessizce camiye girip saf tutmaya başladı, henüz almamış olanlar ise önce abdest almak için cami şadırvanına gittiler. Alper ve Kerim de babalarının yanlarında saf tuttular ve ezan bitiminden bir süre sonra imam da hepsinin önünde saf tuttu ve önce ikindi namazını kılıp sonra dışarı cenaze namazını kılmaya çıktıklar. Bahçede bazen sessiz, bazense hep bir ağızdan söylenen ''helal olsun'' sözleriyle gürültülü fakat karanlık bir seremoni başladı. Doğal olarak sorulan merhumu nasıl bilirdiniz sorusuna, iyi bilirdik, hakkınızı helal eder misiniz sorusunaysa, helal olsun diye cevap veriyordu herkes hep bir ağızdan ve imamın komutlarıyla garip duygular içinde merhuma olan son vazifelerini yerine getiriyorlardı. Alper çoğu gibi, sürekli namazını kılan bir genç değildi, son kıldığı namaz geçen seneki ramazan ayında kıldığı teravih namazıydı ve bu namazı kılarken de aklından namaz dışında birçok şey geçiyordu. Hatta bir ara aklından son okuduğu transfer haberleri bile geçmiş kafasında bir süre yorum bile yapmıştı fakat sonra karşısında duran tabut tekrar gözüne takılınca hemen savuşturdu aklındakileri. Fakat bir ara etrafa bakınırken gördüğü şey ona hayli garip ve bir o kadar da komik gelmişti. Musalla taşının biraz gerisinde, irice, siyah bir köpek yalanarak namaz kılanlara bakıyordu ve kimse de namazını bırakarak köpeği dışarı çıkaramıyordu. Büyüklerinden duyduğu ''kedi, köpeğin olduğu yerde kılınan namaz kabul olmaz, melek girmez oraya'' gibi sözler geliyordu aklına ve ''acaba bu namaz kabul olur mu? Namazsız gömülmesin kadıncağız'' diye düşünmeden edemiyordu, hatta aklına yıllar önceki bir bayram namazı öncesi cami imamının konuşmasında klasik safları sıklaştırma isteğine bahane olarak söylediği ''Hazret-i Muhammed Aleyhisselam da camilerde safların sık tutulmasını isterdi, çünkü safların arasındaki boşluklarda şeytanı kara bir köpek şeklinde gezerken gördüğünü söylerdi'' sözleri gelmiş, acaba bu şeytan mı diye içinden alay ederek kendini tutamayıp hafifçe gülmüştü bile. Fakat biraz sonra yine etrafına bakınırken köpeğin de gitmiş olduğunu gördü ve o düşünceleri de kafasından atmaya çalıştı.

Namaz ve dualar biterken Alper'in içini ağır ağır bir sıkıntı kaplamaya başladı; nasıl ve neden olduğunu bilemiyordu, büyük bir üzüntü vardı yüreğinde fakat bunun doğal olduğunu düşünüyordu çünkü artık babaannesinin tabutu musalla taşından alınıyor onu mezarlığa götürecek olan cenaze arabasına yüklenmeye hazırlanılıyordu. Anlayamadığı farklı bir sıkıntıydı, sanki bu cenazeden çok daha kötü bir şey var gibiydi. Kafasında binlerce düşünce dönüyor gibi geliyordu fakat hiçbirini ne biliyor, ne anlıyordu. Sanki bir düşünce aklına geliyor ve o daha ne olduğunu idrak edemeden hızla kaçıp gidiyordu ve Alper onların hızına yetişemiyordu. Namaz sırasında biraz kapanan havanın ağırlığı da çökmüş olabilir diye düşünüyordu, çünkü tamamen açık ve güneşin yaktığı hava birden sanki yağmurun gelişini haber verdiği bir Nisan günü gibi kapanmış fakat yağmur öncesi o hafif serinlik ve havadaki yağmuru haber veren koku yoktu. Sıcak etkisini biraz bile azaltmamıştı ve herkes de bundan şikayetçiydi. Aslında yağacak birkaç damla yağmurun getireceği serinlik çok iyi olabilirdi fakat temmuzun ortasında yağmur yağması pek de olur bir şey değildi ve yine Mehmet ve Kamil'in başını çektiği dört kişi o sıcakta, ter içinde tabutu cenaze aracına yüklediler. Mehmet ön tarafa şoförün yanına geçti, Yakup da imam ile arkaya tabutun yanına, mezarlık oldukça uzaktaydı ve yürüyerek gitmek zor olacağından diğerleri camiye arabaları ile gelenlerin araçlarına binerek mezarlığa doğru yola çıktılar...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 23
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 857
Kayıt tarihi
: 17.03.09
 
 

Yaklaşık 3 yıldır teknoloji sektöründe çalışmaktayım. Basketbol, bilişim teknolojileri, teoloji, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster