Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Temmuz '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
358
 

13. Eon kutsal soy Bölüm X: Hasım Tanrılar

13. Eon kutsal soy Bölüm X: Hasım Tanrılar
 

Enki ve Enlil


İçeri giren bu uzunca boylu adamı daha önce görmüştü Alper; fakat girer girmez ona donuk bir bakış atıp hemen Albayın yanına geçen sivil giyimli adam tanıdık gelmesine rağmen nereden hatırladığı idi onu asıl hayrete düşüren ve hangi sıfatla hatırladığıydı; Henüz çocukken gördüğü bir rüyadan hatırlıyordu ve o rüya zihnine o kadar işlemişti ki yanlış hatırlıyor olmasının imkanı yoktu. Sekiz veya dokuz yaşlarındaydı, rüyasında evinde oturuyordu fakat rüyasındaki ev gerçekteki evleri değildi, zaten rüyalarının hemen hepsinde kendi evi diye gördükleri farklı evler olurdu. Kendisini olduğu yaşından da büyük görüyordu o rüyasında ve kendi evleri diye gördüğü köhne evin loş odalarında gezerken anne ve babasının yatak odası olarak gördüğü bir odaya giriyordu ki kapının hemen yan tarafındaki yüklüğün önüne yığılıverdi. Sanki dışarıdan bakıyormuş gibi yukarıdan görüyordu yere yığılmış bedenini, önünde uzanan kendisi değil de başkasıymış gibiydi ve birden kendini dört bir yana alabildiğince uzanan boş bir alanda buldu. Etrafta ihram benzeri kıyafetlere bürünmüş birkaç kişi duruyordu ve oldukça tedirgin gibiydiler. Bembeyaz kıyafetlerinden sadece elleri ve başları görünen adamların birinin yanına giderek nerede olduğunu sordu. Adam yüzüne bile bakmadan ''bekliyoruz'' dedi. Sorduğu sorunun cevabını alamamıştı ve soruyu tekrarladı, bu sefer adam cevap vermedi. Soruyu tam üçüncü defa tekrarlayacaktı ki başka bir ses ''Araf'' dedi ''Araftayız ve bekliyoruz.'' Bu ses hemen arkasında duran başka bir adama aitti. Herkes gibi yüzü solgun olan bu adamın da gerginliği açıkça anlaşılabiliyordu. Alper daha çok küçüktü ve arafın ne olduğunu bilmiyordu fakat onun ne olduğundan çok oradakilerin neyi beklediğini merak ediyordu.

-Neyi bekliyorsunuz? Neden buradayız?

-O'nu bekliyoruz.

-O kim?

-O'nu. Adı her kalbe ayrı düşeni. Sendeki adı nedir ben bilemem!

Alper çocuk aklıyla bu ağdalı ve gizemli lafların ne anlama geldiğini anlayamıyordu fakat orada ne aradığını bilmek istiyordu ve tekrar sordu;

-Neden buradayız? Neden buradayım?

İlk konuştuğu adam bu sefer şaşkınlıkla cevap verdi;

-Bilmiyor musun? Öldük! Hepimiz öldük, sen de.

Alper bunu duyunca dehşete kapıldı. Ölmüş olamazdı. Birden odada olduğu yere yığılmasının nedeni ölmesiydi demek, fakat neden öldüğünü bilemiyordu; olduğu yere sebepsiz düşüp ölmesi inanabileceği bir şey değildi. Alper hala şaşkınlık içinde öyle dururken yanına diğerlerinden farklı biri geldi. Onlardan boyca biraz daha uzun olan bu adamın kılığı da farklıydı; üzerinde beyaz bir cübbe vardı ve yüzü diğerlerinin solgun yüzlerine nazaran gayet canlıydı. Yüzünde garip bir parlaklık olan bu adam onlar gibi tedirgin de görünmüyordu. Sanki yürürken adım atmıyor, süzülüyordu. Onlara doğru gelirken Alper'in içini de tarif edilmez bir huzur kaplamaya başladı, o yaklaştıkça bu huzur gittikçe artıyordu ki öldüğü haberinin dehşetini bile unutmuştu neredeyse. Etraftakiler de o gelirken bir araya toplandılar; on kişiden fazla değildiler ve Alper ne kadar az kişinin ölmüş olduğunu düşündü bir an. Parlak yüzlü adam yanlarına geldi ve hepsine şöyle bir baktı, Alper'i fark ettikten sonra da eliyle yaklaşmasını işaret etti. Alper itiraz etmeden bunu yaptı ve adam diğerlerine orada beklemelerini söyledi. Onlar beklerken parlak yüzlü adam da Alper'i yanına alarak uzaklaştı;

-Ben gerçekten öldüm mü?

-Evet!

-Fakat neden? Nasıl? Ölmeme sebep olacak bir şey bile yoktu?

-Her ölümün sebebi yoktur fakat her ölümün nedeni de yoktur!

-Peki benimkinin?

-Senin nedenin çok akıl tarafından idrak edilemez fakat korkma, her ölüm bir son değildir.

Belli ki bu gizemli konuşmalar buradaki herkesin adetiydi. Alper diğerlerinin de beklediği adamın bu olduğunu düşünüyor fakat neden sadece kendisini yanına aldığını da merak ediyordu;

-Sen kimsin? Herkes neden seni bekliyordu?

-Onlar beni beklemiyor fakat beklediklerini de çoğu asla göremeyecek.

-Nedenmiş o?

-Çünkü onların bekledikleri herkesi yanına almaz ve şu an sadece seni bekliyor!

-Peki o kim?

-O bizim efendimiz, ben O'nun hizmetkarıyım. O'nun hizmetkarlarını sen melek olarak bilirsin.

-Yani O...?

-Evet! Şimdi bana emredileni yapıp görmen gerekeni göstermeliyim.

Alper bir melekle konuştuğuna inanamıyordu ve daha da inanılmazı; Tanrı onu bekliyordu. Neyi görmesi gerektiğini ne kadar merak etse de asıl merak ettiği ve onu heyecanlandıran, onu bekleyendi. Bir süre sonra melek durdu ve onunla beraber Alper de durdu. Ne kadar gittiklerini kestiremiyordu çünkü tamamen boş ve uçsuz bucaksız bu alanın her yeri aynı gibiydi fakat arkasına baktığında epey uzaklaşmış olduklarını anladı çünkü diğerleri artık görülemiyordu. Belli ki onun göreceğini diğerleri görmemeliydi. Meleğin isteği ile önlerinde yan yana iki kapı ortaya çıktı. Melek önce soldaki kapıdan içeri bakmasını söyledi ve kapı açıldı. Alper kapının önüne gidip içeri baktı; sonsuz bir karanlıkla kaplıydı içerisi, dört duvar bir oda değildi baktığı yer; sanki bir sonsuzluğa uzanıyordu. Çok uzaklardaymış gibi gelen binlerce, belki milyonlarca küçük noktalar yayılmıştı karanlığın içine; mum alevine benzer ışıklardı bunlar, bazen birkaçı sönüyor ve bazen de yenileri yanıyordu. Bazen de içeriden bağıran insan, silah veya bir şeyler kırılıyor gibi sesler, garip uğultular duyuluyordu fakat zifiri karanlıkta görülen tek şey bu ışıklardı. Alper ne kadar bu manzarayı seyrettiğini anlayamazken melek ''cehennem'' dedi. Alper'in baktığı yer cehennemdi fakat o güne kadar bahsini duyduğu cehenneme hiç benzemiyordu. Alevler ve bu alevlerin içinde acılar içinde yanan insanlar olması gerekiyordu onun düşündüğü cehennemde. Melek bu sefer de sağdaki kapıdan bakmasını istedi ve Alper açılan bu kapıdan da baktı; içeride yerlere serilmiş binlerce hatta milyonlarca insan öylece duruyordu, sanki ölü gibiydiler, onların arasında başka insanlar etraflarına dehşetle bakarak dolaşıyordu. Etrafta ise bir bahar havası vardı, ilk baharda gittikleri kırlara benziyordu baktığı alan ve melek ''cennet'' dedi. Cennet de Alper'e öğretilen cennete benzemiyordu; her meyveden veren ağaçlar, huriler, herkesin mutlu mesut olduğu bir rüyalar diyarı değil binlerce cesedin uzandığı, insanların telaş ve şaşkınlık içinde etrafta dolaştığı bir yerdi ve dünyadan da farklı bir yere benzemiyordu.

-Görmen gerekeni gördün. Şimdi efendimizin yanına gitmen gerek!

Alper cennete bakmayı bırakarak melek ile geri dönmeye koyuldu. Her yer aynı olsa da gittikleri yerin başta bekledikleri yer olduğunu hissediyordu. Tanrı'yı görmeye gidiyordu fakat nedense bir şey hissetmiyordu bile. Geldikleri yere geri döndüklerinde daha önce orada bekleyen ölülerin gitmiş olduğunu fark etti; sadece ileride oldukça uzun boylu ve iri yarı bir adam duruyordu. Çevresini saran parlak ışığın içinden silueti zorlukla fark edilebilen adama yaklaşırlarken melek durarak Alper'e bu adamın yanına gitmesini söyledi fakat kendisi orada yanından ayrıldı. Alper ağır adımlarla adama doğru ilerledi.

-O sen misin?

-Evet!

-O zaman bana cevap ver, ben neden öldüm?

-Görmen gerekenin gösterilmesi için!

-Cennet ve cehennemin, fakat benim bildiğimden çok farklılar.

-Pek çok şey insanların tahayyül ettiğinden çok farklıdır.

-Peki şimdi ne olacak? Görmem gerekeni gördüm artık evime dönebilir miyim?

-Sen öldün, artık dönüş yok!

-Fakat sen her şeye gücü yeten değil misin? En azından son bir defa ailemi göremez miyim?

Alper çocukluğundan beri ailesine çok bağlıydı ve öldükten sonra bile isteği son kez ailesini görmekti. Tanrı olduğuna hala inanamadığı adam bu isteğini geri çevirmedi. Alper'e ailesini görme şansını verdi fakat onlar Alper'i görmemeliydiler. Alper itiraz etmeden bunu kabul etti ve eder etmez de kendini tekrar yere düştüğü odada buldu. Hiç vakit kaybetmeden diğer odalara bakındı ve ilk olarak annesini gördü; Aysel mutfakta bulaşık yık?yordu. Mutfak kapısının önünden bir süre ona baktı fakat ne bir şey söyledi, ne de çok istediyse de ona gidip son kez sarılabildi. Annesine görünmemek için fazla durmadan babasını görmeye orada olacağını tahmin ettiği oturma odasına gitti. Mehmet koltuğa oturmuş gazete okuyordu ve koltuğun karşısındaki televizyona da arada göz ucuyla bakıyordu. Alper yine fark edilmemek için çok kısa bir süre kapı kenarından babasını seyretti. Artık geri dönmesi gerektiğini biliyordu; öldüğü odaya sessizce geri döndü ve aynı yere tekrar yığılıp yeniden öldü. Yine o boşluktaydı ve tanrı onu bekliyordu, yanına giderek son sorusunu sordu;

-Döndüm, artık söyleyebilirsin, hangisine gidiyorum? Cennet mi? Cehennem mi?

-Senin yerin...

İşte tam o anda Alper uyanmıştı, mekanını öğrenemediği bu rüyayı hiç unutmamıştı fakat her zaman da bir çocuğun bilinç altının yarattığı çocukça bir şey olarak görmüştü. Şimdi ise rüyasında gördüğü o adam, o melek karşısındaydı. Üzerinde rüyasındakinin aksine sivil bir takım olan adam geldiğinde bu kez rüyasındaki gibi bir huzur kaplamamıştı Alper'in içini. Yıllar önce rüyasında melek olarak gördüğü biri şimdi karşısında onu kaçıran insanlarla beraberdi, yani düşmanı sayılabilirdi. Albay adama dönerek oturmasını söyledi ve Nikolai açıklamaya devam etti;

-Belki de daha önce televizyondan, internetten duymuş olabilirsin, dünyanın elektro manyetik yapısı değişiyor.

-Evet birkaç yerde duymuştum fakat bana bunları anlatmak yerine neden beni buraya getirdiğinizi anlatmamız daha isabetli olmaz mı?

-Peki o zaman. İnançlı bir insan mısın Alper?

-Her ortalama insan kadar, neden?

-Peki kıyamete inanır mısın?

-Bütün bu saçma soruların benimle ne alakası var? Lafı dolandırmayı bırakın Nikolai, sadede gelin!

-Konu bu Alper, kıyamet geliyor!

-Nasıl yani? Şu garip tiplerin televizyonlara çıkıp herkes ölecek, tövbe edin gibi saçmalıklarla insanları korkuttukları ve insanlığın sonu olan kıyamet mi?

-Sayılır, fakat çoğunlukla anlatılan şeylerin hiçbiri aslının aynı değildir. Kıyamet pek çok insanın sandığı gibi her şeyin sonu değil hatta bazıları için yeni bir başlangıçtır.

-Eğer hükümet eliyle misyonerlik yapıp insanları buraya kaçırarak din değiştirmeye zorluyorsanız kalsın, vaaz dinlemeyi pek sevmem de!

Alper içinde bulunduğu riskli duruma rağmen böyle dalga geçecek cesareti nereden bulduğuna şaşırıyordu çünkü hala içindeki hakim duygu korku ve endişeydi. Neyse ki bu sözün üzerine Nikolai gülümseyerek cevap verdi.

-Vaaz verecek bir rahip değilim. Ama kıyametin geldiğini onlardan iyi biliyorum. Buna rağmen söze nereden başlamak gerektiğini de kestirmek zor.

-Olabilir ama bir ucundan başla artık.

Bu sırada Alper o sesi duydu; çok iyi hatırladığı rüyasındaki meleğin sesini ''o geliyor'' diyordu fakat Alper o adama dönüp ''kim?'' diye sorduğunda adamın sadece önündeki dosyalara göz gezdiren albayı seyrettiğini gördü. Konuşan o değildi fakat ses onundu, bunu biliyordu. Nikolai ise şaşkın gözlerle Alper'e baktı, sorduğu soruyla ne kastettiğini anlamamıştı.

-Kim mi?

Alper bu sözleri kimsenin söylemediğini anlamıştı fakat kendi kendine duyduğu garip şeylerin ne demek olduğunu artık öğrenmeliydi;

-Özür dilerim, sadece kafam biraz karıştı da...

-Tamam o zaman, evet ne diyordum? Kıyamet. Kıyamet pek çok kişinin sandığı gibi bütün insanların ölüp sonra da mahşerde toplanıp hesap vereceği bir şey değil.

-Nasıl bir şey o zaman?

-Kıyametin iki önemli bölümü var; birincisi alamet olarak adlandırılan felaketler, ikincisi ise asıl kıyamet; sözde tüm insanların ölüp mahşerde Tanrı'ya hesap vereceği gün. Her ne kadar biz bu inançların bir kısmını referans alsak da bu kaynaklarda bazı bilgilerin abartıldığı, üstü kapalı anlatıldığı hatta değiştirildiği bile gayet belli.

-Kıyamet de bunlardan biri onu anladım, şimdi gerçek kıyametten bahset artık!

-Özellikle 80lerden itibaren ortaya Dünya ve insanlığın geleceği ile ilgili bir teori atıldı. Bu teoriye göre 60lardan beri etkisinde olduğumuz ve bazılarının da 1961de keşfedildiğini iddia ettiği bir kuşağa doğru yaklaşıyorduk...

-Foton kuşağı...

-Evet!

-Fakat onun varlığını birçok bilim adamı kabul etmiyordu, gerçekliğinin henüz ispatlanamadığı ve muhtemelen de uydurma olduğunu söylüyorlardı.

-Bu bütün dünyadaki bilim adamlarının doğasında vardır, biri çıkıp bir şey bulduğunu söylerse bilim adamları hemen ayaklanıp inkara başlarlar.

-O da doğru, atomu parçalayan fakat kıskançlıklarını parçalayamayan kişiler olmaları komik...

-Kesinlikle! Gerçi ben de onlardan biriydim. Yine de soğuk savaşın son zamanlarında çalıştığım tesiste gördüklerim ve öğrendiklerim bunun doğruluğunu onaylar nitelikteydi ve savaşın da son bulmasıyla konu üzerine daha yoğun odaklanma fırsatına sahip olduk. Zaten varlığından şüphe duymadığımız kuşağı da doksanların sonunda kesin olarak bulduk ve bu kuşağın gerçekten bahsedilen etkileri yaratıp yaratmayacağını araştırmaya koyulduk. Sonuçlar dehşet vericiydi. Bildiğin gibi bir çok gök cismi bir diğerinin etrafında döner. Ay kendinden daha büyük olan Dünya'nın etrafında döner ve bir turu 28 günde tamamlar ve Dünya'da...

-Güneş'in etrafında 365 günde bir tur döner bunları biliyorum.

-Peki ya Güneş?

Alper Güneş'in de bir gök cismi etrafında dönüyor olması gerektiğini tahmin ediyordu fakat bu konuda tam bir bilgisi yoktu ve sessizce dinlemeye devam etti;

-Güneş de Samanyolu'nun merkezindeki bir kara deliğin etrafında döner ve bir turunu yaklaşık 225 milyon yılda tamamlar. Fakat bazı teorisyenler Güneş'in Alcyone adında Pleiades üyesi bir yıldızın da etrafında döndüğü tezlerini ortaya atmışlardı ve biz de güneşin yaklaşık 25920 yılda Alcyone etrafında döndüğü sonucuna varmıştık, yani bir Güneş yılı 25920 Dünya yılına eşittir ve bu süre 2160 yıllık 12 çağa ayrılır, bunlara istersen basitçe Güneş ayları da diyebilirsin ve bunlar adlarını her 2160 yılda bir değişerek Güneş'in bahar gün dönümünde üzerine doğduğu Zodyak takım yıldızlarından alırlar ve şu an içinde bulunduğumuz çağ ise bu döngünün on ikinci ve son çağı olan balık, 2012de ise kova çağına gireceğiz.

Alper 2012yi duyunca yüzünde biraz da alaycı bir tebessüm oluştu;

-Yani 2012 ile ilgili onlarca birbirinden garip ve çoğu saçma kıyamet senaryolarının doğru olduğunu mu söylüyorsunuz bana?

-Tamamen değil. Pleiades civarında ilk olarak gözlemlediğimiz toroidal bir foton ışın kuşağından Güneş sisteminin 25920 yıllık turu süresince bu kuşaktan yaklaşık 2000 yıl içinde ve yine yaklaşık olarak 11000 yıl dışında olmak üzere iki kez geçtiğini keşfettik. Fakat böyle bir kuşağın bir yıldız değil sadece bir kara delik çevresinde oluşabileceği sonucuna vardık.

-Yani Alycone dediğiniz aslında yıldız değil bir kara delik miymiş?

-Hayır, tabi ki hayır, bizim kanımız şu ki biz aslında Alcyone değil, fotonları bu şekilde büken Pleiades içinde henüz gözlemleyemediğimiz küçük bir kara delik etrafında dönüyoruz. Bu kuşaktan ilk bahsedenler kuşağa girişin 2000 yılına doğru olacağını iddia ediyorlardı çünkü bu kuşak sürekli genişliyordu fakat bu tahminleri çok abartılıydı ve beklenen olmadı. Böylece bu kıyamet senaryolarının çok fazla ifşa olmasını istemeyen otoriteler bu durumu bir fırsata çevirdiler, bunlara biz de dahildik tabi ki. 2000 ile ilgili kaos senaryolarını hatırlıyorsun değil mi?

-Elbette hatırlıyorum, tarih 1 Ocak 2000 olduğu anda daha ileri tarih kodları bulunmadığı için bilgisayar sistemlerinin sıfırlanıp çalışmayacağı ve bu yüzden de hiçbir yere elektrik, su, gaz gibi kaynakların iletilemeyeceği, bankalar, enerji santralleri, metro ve uçaklar gibi bilgisayarlı ulaşım araçlarının çalışmayacağı söyleniyordu. Fakat hiçbiri olmadı.

-Evet olmadı, olmayacağı da biliniyordu, çünkü zaten bütün bilgisayar sistemleri 2000 sonrası tarih kodlarına sahipti ve böyle bir kaosa mahal verecek bir sorun yoktu. Bütün elektronik cihazların çalışmaması ve bunun ortaya çıkaracağı iletişim, ulaşım, enerji sorunları aslında foton kuşağı öncesi girilecek kör alanın sebep olacağı etkilerdendi fakat yeni milenyun kullanılarak insanların asıl konudan uzaklaşmaları sağlandı. 2012 meselesinin ise er ya da geç ifşa olacağı belliydi fakat bir çok farklı senaryolar üretildiği için inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetti.

-Eh boşa demiyoruz biz nerede çokluk orada bokluk diye.

-Güzel bir deyiş. Fakat durum o kadar da gülünesi değil. Olacaklar milyarların canını alacak. Foton kuşağına yaklaşılmasıyla sismik olayların artacağını tahmin ediyorduk ve öyle de oldu. Yaklaştıkça dengesizleşen manyetik yapısı gezegende daha şiddetli ve sık sarsıntılara ve volkanik aktiviteye sebep oldu. Ayrıca foton kuşağına yaklaştıkça artan gama ışını yağmurunun da iklimin ısınmasına sebep olduğunu biliyoruz, küresel ısınma diye bağıranlar sadece Dünya değil bütün Güneş sisteminin ısındığından haberdar değil tabi ki. Aralık sonlarına doğru bu kuşaktan önce kör bölge dediğimiz ve dünyanın manyetik alanının sıfırlanacağı bölgeye gireceğiz ve bu bölgede kalacağımız üç gün boyunca elektrik diye bir şey olmayacak, dünya tam bir karanlığa bürünecek çünkü herhangi bir depolanmış enerji kaynağı da işe yapamayacak, bataryalar, aküler hiçbiri. Tek ışık kaynağı elektrikle çalışmayanlar olacak, örneğin mumlar. Yüksek enerjili gama ışınlarının ilk dalgasıyla da insanların çok büyük bir bölümü ölecek.

-Peki ya dinlerin anlattığı kıyamet? Tamamen mi yalan?

-Ben öyle olduğunu söylemedim, ilahi kaynaklar kısmen bozulmuş olsa da bizi o zaman olacaklar konusunda uyarmışlardı. Sen Müslüman bir ailenin çocuğusun ve Kuran hakkında az veya çok malumatın vardır.

-Aslında pek de Kuran öğrenmeye heves etmiş biri olmadım hiç...

-İnfitâr suresi şöyle başlar; gökyüzü yarıldığı zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, denizler birbirine katıldığı zaman, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu yapıp gönderdiklerini ve yapmayıp geride bıraktıklarını bir bir anlar.

-Yani?

-Kör bölgeye girilirken gökyüzünde açıkça görülebilecek bir olay meydana gelecek, sanki yıldızlar yere dökülüyormuş gibi bir manzara...

-Yıldızlar döküldüğü zaman...

-Dünyanın manyetik dengesinin bozulmasıyla zaten meydana gelmeye başlayan bir durum olan fırtınalar, depremler ve volkanik aktivite ile suların kabarması, dev dalgalar, seller gibi olaylar ise...

-Denizler birbirine katıldığı zaman...

-Evet, üçüncü olarak da kör bölgeden çıkıp foton kuşağına tam girildiğinde ise galaktik ekvatorla hizaya gelmemiz ile artık gökyüzünde galaktik çekirdek açık olarak görülebilecek. Yani gökyüzünün yarılması. Alametler ile ilgili başka bir ilahi kaynaktan bir örnek ise son zamanlarda gayet popüler; Rootgate'in tahminlerinden haberdarsındır sanırım.

-İsmi duymuştum fakat pek bir bilgim yok maalesef.

-Rootgate bizim sahip olduğumuz bir bilgiyi kendi çalışmalarıyla elde etmeyi başaran biri fakat söyledikleri gerçekleşene kadar pek de itibar görmedi. Hangi volkan olacağını kesin olarak bilmiyorduk fakat o Pompei'den de yola çıkarak şanslı bir tahmin ile Vezüv olacağını bile bildi ve bu alametin kaynağı ise İncil'di. Vahiyler bölümünde şöyle der; Beşinci melek borusunu çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere açılan kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı... Bu da patlayacak bir volkana yani Vezüv'e işaret ediyordu...

Alper duyduklarının kendisinde yarattığı etkinin ne olduğunu bile bilmiyordu. Dinlerken ense kökünden başlayarak bütün kafasının hatta beyninin bile uyuştuğunu hissediyordu. Dünya üzerindekilerin çoğunun can vermesine sadece birkaç ay kalmıştı, o daha düne kadar Vezüv nedeniyle ölen veya ölecek birkaç milyon kişiyle ilgili haberleri izlerken bugün olanların olacaklar karşısında birer hiç olduğunu öğreniyordu fakat bütün bunların içinden üç kelime diğerlerinden çok daha fazla dehşete düşürdü onu; beşinci meleğin borusu! Bakkalın önünde sıradayken fenalaştığında da duymuştu bu üç kelimeyi. Son günlerde çok tuhaf şeyler yaşıyordu, tuhaf rüyalar ve bunlardan fırlamış adamlar, gaipten gelen sesler hiç de normal değildi. Bütün bu gariplikler ve alıkoyulması, olanlar ve anlatılanlar ile kesinlikle bir ilgisi olduğunu gösteriyordu. Kendisiyle olan bu bağlantıyı da öğrenmek için bekleyecek sabrı kalmamıştı artık;

-Tamam ama ben neden buradayım? Bütün bunlarla benim alakam ne?

''Çünkü sen O'nun soyundansın!'' yine meleğin sesini duydu zihninde, bu da artık bardağı taşıran son damla oldu ve ayağa fırlayıp masaya yumruğu vurarak bağırmaya başladı;

-Kimin be? Kimin? O kim? Yeter artık burada ne işim var? Ne...

Odadaki bütün gözler üzerine dönen Alper bağırırken birden yine kötü hissetmeye başladı, kalbi hızla çarpıyor, başı dönüyor ve gözleri kararıyordu. Olduğu yere yığılırken de yerinden fırlayan Nikolai başında bitmişti bile...

Yine bir yataktaydı yalnız bu seferki öncekinden daha rahat gelmişti. Yerinde doğrulmaya çalıştı fakat gözünü açacak kadar bile enerjisi yoktu. Sadece bulunduğu yerde birinin Nikolai olduğunu anladığı, konuşan iki kişinin sesini duyuyordu;

-So what is the problem doctor? Is he going to be okay?

-Yes agent, he'll be okay. He's just tired and in a lot of stress. I gave him some tranquilizer, he'll be sleeping for a while.

-Gotta give the boy some credit, he's been through a lot in the last couple of days. Take good care of him doc, I'll be in the briefing room for the meeting if you...

Onlar konuşurken Alper de sakinleştiriciye daha fazla dayanamayarak derin bir uykuya daldı...

Brifing odasında Nikolai, albay ve melek adamın yanı sıra Alper'in hiç sevmediği at hırsızı sıfatlı adam hararetli bir tartışmaya girmişlerdi. Duvardaki dev ekranda bir orta doğu haritası açılmış Nikolai'da bunun başında duruyordu; ''İsrail'e geçiş için Suriye üzerinden gidilemez, Golan sorunu nedeniyle sınır hala kapalı. İran ise zaten riskli, orada bizi koruyacak askerler bulunmaz ve çok savunmasız oluruz. Yine tehlikeli fakat en uygunu Irak üzerinden gitmek'' diyordu Nikolai. Parmaklarını hafifçe masaya vuran at sıfatlı adamın hava yolunun neden kullanılamayacağı sorusuna ise cevabı albay verdi;

-Sen de gayet iyi biliyorsun ki hava yolu da çok riskli Fay. Zaten gittikçe sıklaşan manyetik fırtınalardan birine yakalanırlarsa düşerler.

-Fakat Irak da güvenli değil, teröristlerin kıpırdayan her şeye saldırmaya başladıklarını biliyorsunuz, bize de saldırmamaları mucize olur!

Nikolai da Fay gibi bu riskin farkındaydı fakat yine de ona tam olarak katılmıyordu ve ekranın başından Fay'e dönerek lafa tekrar girdi;

-Doğru söylüyorsun Colin fakat eğer hava yolunu kullanırsak düşebilecek bir uçaktan kurtulma şansımız çok az. Irak'ta ise hem bizim hem de Türklerin askerleri var ve bir tehlike ile karşılaşırsak bize koruma ve destek sağlarlar. Ayrıca küçük çaplı çatışmalarda da kendimizi koruyabiliriz.

-Peki ya deniz yolu?

-O da çok riskli, Akdeniz ve çevresinde sismik olaylar artarak devam edecek bunu biliyoruz, daha öncekilerin sebep olduğu dev dalgalar pek çok gemiyi alabora edip yolcu ve mürettebatların ölümüne neden oldu, yani denizin de havadan farkı yok.

-Aslında çok güvenli bir yol var.

-O nedir Colin?

-Madem çocuğu uzaylı dostlarımız istiyor, bize biraz da yardımcı olsunlar. Onlara ait bir gemi ile Mısır'a gitmek çok kolay olur. Değil mi Eah?

Fay bu sözleri sarf ederken yüzünde sinsi bir ifade kendini belli ediyordu ve Alper'in melek adamı, konuşulanları sessizce dinleyen Eah, soruya umutsuzca cevap verdi;

-Bu mümkün değil! Çocuk bulundu fakat bunu olabildiğince gizli tutmak gerekiyor ve efendi Ki eğer bundan sonra bir müdahalede bulunursa kardeşinin bir şeyleri fark edip birliklerini daha erken indirmesinden ve bunun da çocuğun hayatını tehlikeye atacağından korkuyor. Bu yüzden de ilk hamleyi yapmaktan olabildiğince kaçınmak kararında, ta ki sandık ve çocuk ona ulaşana kadar. Tabi Enlil birliklerini daha önce indirirse karşılık vermek zorunda kalabilir fakat yine de ayrılıkçıların kuvvetleri hem çocuğu koruyup hem savaşacak kadar yeterli değil...

''Umalım ki bu olmasın'' diye girdi araya albay ''o zaman Irak en uygun seçenek gibi görünüyor, planın detaylarını belirledikten sonra hemen hazırlıklara başlayın. Kaybedecek vakit yok!''

Nikolai ve Colin ''emredersiniz albay'' diyerek yolculuğun detaylarını belirlemek üzere odadan ayrıldılar. Eah ise Alper'i görmek için revire gitti.

Brifing odasında bunlar olurken Alper revirde derin bir uykuya dalmıştı, son zamanlardaki karanlık rüyalarının aksine çok güzel bir rüya görüyordu;

Rüyasında büyük bir evin bahçesinde bir vişne ağacının altında oturuyordu. Yapraklar arasından süzülen Güneş ışınlarının ve serin bahar rüzgarının tadını olabildiğince çıkarıyordu. Ağaca yuvalanmış bir kırlangıç ailesinin şarkıları ve rüzgarda hafif hafif hışırdayan yaprakların sesi bir senfoni gibiydi sanki. Gözünü dikmiş çimlerin arasındaki bir karıncanın yere düşüp kurumuş küçük bir vişne tanesini yuvasına taşımaya çalışmasını seyretmek çok güzel bir filmi veya çekişmeli bir maçı seyretmekten daha zevkli geliyordu. Biraz ilerideki masada ise Mehmet oturmuş çay içerken içeriden Aysel de geç edilen pazar kahvaltısı için hazırladığı sucuklu yumurtaları ve taze ekmekleri masaya getiriyordu. Taze ev yapımı çilek reçelinin kokusu en güzel çiçeklerinkinden daha güzeldi. Masa hazır olduğunda Aysel olabilecek en sevecen ses tonuyla Alper'e seslenerek masaya çağırdı. Gözlerini küçük karıncanın heyecanlı filminden zorlukla ayırarak ayağa kalktı ve masaya doğru bir iki adım atmıştı ki ılık güneşin artık onu yakmaya başladığını fark etti, serin bahar rüzgarı da artık esmiyordu. Önünde o yeşil bahçe ve anne-babasının onu bekledikleri mükellef kahvaltı masası da yoktu. Yüksek bir yerdeydi ve önünde büyük bir vadi uzanıyordu, vadi binlerce insanla doluydu. Olduğu yerde kendi etrafında dönerek çevresine baktı; bir dağın üzerindeydi, arkasında da büyük bir bina bulunuyordu. Bina taşlardan oyulmuş gibiydi ve girişine çok güzel oyma işlemeler yapılmıştı. Kapının üzerinde genç bir adam uzanmış göğe bakıyordu. Baktığı yerde eski mısır inancına ait bir simgeye, güneş diskine benzer bir şekil vardı ve etrafına on iki sembol işlenmişti ve en tepedeki sembolün üzerinde garip, yuvarlak bir şekil bulunuyordu. Adamın sağ elinden çıkıp birbirine dolanarak uzanan iki yılan hemen yanındaki küçük bir deliğe giriyorlardı. Kapının iki yanında ise insanlar yüzlerinde telaş ve dehşet ifadeleriyle ya yakarır gibi ellerini yukarı açmışlar ya da kapının üzerinde yatan bu adama ulaşabilmek için ona uzanmaya çalışıyorlardı. Hepsinin alnında anlamını bilmediği işaretler bulunuyordu. Binanın bahçesinde ise büyük bir ağaç ve ağacın yanında bir su havuzu vardı. O binayı süzerken biri dışarı çıkarak yanına ağır adımlarla yaklaştı, tanıdık bir yüzdü gördüğü. Yıllar önce öldükten sonra nereye gideceğini sorduğu fakat cevabını alamadığı adamdı bu. Yanına gelip durdu ve vadiye bakıp ''senin kaderin çizildi ve bağlandı, seninki bana ve...'' adam elindeki asa ile vadiyi işaret ederek ''...onlarınki de sana'' dedi. Alper tekrar dönüp vadiye baktığında oradaki herkesin yanlarına ulaşmaya çalıştığını gördü, hepsinin alnında bembeyaz ışıklar parlıyordu. Dağa tırmanmaya çalışan binlerce insanın yakarışları arasında gök gürledi ve bir boru sesi duyuldu. Gürleyen göğe baktığında tüylerini diken diken eden bir görüntüyle karşılaştı;

Güneşin yanında uzanmış gebe bir kadın acılar içinde doğurmaya çalışıyordu, bu kadın annesinden başkası değildi. Etrafını saran on iki yıldızdan birinci ve yedincisi diğerlerine göre daha parlaktı. Kadın feryat içinde doğurmaya çalışırken göğü yararak bir yaratık yaklaştı. Yedi başında yedi taç olan bu kızıl yaratık yaklaşınca birinci yıldız ona secde etti ve alnındaki birin yanına üç mührü vuruldu, artık o birinci değil on üçüncü ve son yıldızdı. Diğer yıldızlar ise yere dökülerek söndüler, hemen ardından da güneş soldu ve hava karardı. Yaratık hala kadının doğum yapmasını bekliyordu, çocuk doğar doğmaz onu yutacaktı. Yaratık kadına küfürler ediyor, çocuğu ona vermezse kendisini de öldüreceğini söylüyordu. Alper annesini yaratığın elinden kurtarmalıydı, aşağıdan ona bağırıyor, kadını bırakmasını söylüyor, yerden aldığı taşları yaratığa fırlatıyordu fakat hiçbirinin ona ulaşması mümkün değildi. Yaratık öfkeyle kadını beklerken yıldızsız ve karanlık göğün derinliklerinde bembeyaz ışıklar parladı ve yaratık onlarla çarpışmaya başladı. Artık vadidekilerin feryatları karanlığın içinden daha da yükseliyordu ve yanındaki adam ona dönerek ''yedinci de çaldı'' dedi ''savaş başlayacak! İçeri girmelisin, yağmur yağmak üzere!'' Adam dönerek arkadaki binaya girmek için ağır adımlarla yürümeye başladı, Alper'in de içeri girmesini istiyordu. Alper'in gözü ise hala gökteki çarpışmadaydı, elinden bir şey gelmemesine rağmen yine de annesine yardım etmeli, yaratıktan onu kurtarmalıydı fakat diğer yandan da içeri girmesi gerektiğini biliyordu. Bir süre daha göğü seyrettikten sonra arkasından gelen bir kapının kapanma sesiyle irkildi...

Duyduğu revirin kapanan kapısının sesiydi ve yine rüya görüyor olduğunu anlayınca birden bir rahatlık hissetti fakat artık iyiden iyiye bu rüyaların bir anlamı var diye düşünmeye başlamıştı ve bu rahatlığının uzun sürmeyeceği belliydi. Yerinde doğrulurken yanı başında oturan adamı fark etti, yine o melek adam. Revirin köşesindeki bir yataktaydı ve hemen karşı çaprazındaki bir yatakta da eğitim sırasında hafif yaralanmış bir asker yatıyordu ve kendi yatağının ayak ucunda bir arabada da bir tabldot yemek ve su duruyordu. Doğrularak oturdu ve ''Ne oldu bana? Ne kadar uyudum?'' diye sordu Eah'a dönüp. Eah önce yüzüne baktı ve ''Yaşadıkların seni yormuş olmalı, bayıldın ve neredeyse bir gündür uyuyorsun. Uzun süredir yemedin de aç olmalısın'' diyerek arabayı onun yanına çekti ve tekrar yerine oturdu. Alper de hemen belli ki uzun süre orada durmuş olan yemeğin neredeyse tamamen soğumuş olmasına aldırmadan yemeye başladı fakat dikkatini kendisiyle konuşurken adamın ağzının hareket etmediğiydi, bu adamda farklı bir şeyler vardı ve ne olduğunu merak ediyordu;

-Kimsin sen?

-Adım Thunn-Eah fakat bu soruyu gerçekten cevabını bilmediğin için mi soruyorsun?

-Sayılır, aslında seni daha önce gördüm fakat nerede ve nasıl gördüğümü bilsen deli olduğumu düşünürsün. Kime olursa olsun çılgınca gelir.

-Son zamanlarda yaşananların olacağını biri sana anlatsaydı çılgınca gelmez miydi? Mantığın sınırı ile gerçekliğin sınırı çoğunlukla farklıdır, her çılgınca gibi görünen gerçek dışıdır diyebilir misin?

-Zekice bir görüş, fakat kendin bile inanmakta zorluk çektiğin bir şeye başkalarını inandırmak da kolay olmuyor. Yine de bilmek istiyorsan seni yıllar önce ilk kez bir rüyamda gördüm. Sen sormadan söyleyeyim, o rüyayı hiç unutmadım çünkü gördüğüm en tuhaf rüyalardandı.

-Nasıl bir rüya?

-Rüyamda ölüyordum ve sen bana cennet ve cehennemi gösteren bir melektin.

-Kulağa tuhaf gelebilecek bir rüya, evet. Peki nasıl bir cennet ve cehennemden bahsediyorsun?

-En az rüyanın kendisi kadar tuhaf birer cennet ve cehennem desem? Bize öğretilen cennet ve cehenneme hiç benzemiyordu; cehennem uçsuz bucaksız bir karanlık ve etrafa dağılmış küçük, mum ışığına benzer noktalardan ibaretti, görüntüde sakindi fakat o sakin görüntünün aksine büyük bir kargaşa yaşanıyormuş gibi de gürültülüydü. Cennet ise daha kötüydü, etraf cesetlerle doluydu ve insanlar o cesetlerin arasında panik içinde dolaşıyorlardı...

-Peki bu rüya tuhaf olması dışında bir anlam ifade etmedi mi sana?

-Henüz küçük bir çocuktum, böyle bir şey bana ne ifade edebilirdi ki? Ayrıca rüyalarımın psikanalizinin yapılmasını değil, senin kim olduğunu öğrenmeyi istiyorum!

-Ya rüyan gerçekse ve ben bir meleksem?

-O zaman hala uyuyorum ve öncekinden bile saçma bir rüya görüyorum demektir. Türkiye'deki bir amerikan askeri üssünde bir melek...Alper hafifçe güldü...Kanadını kim yoldu diye sorardım herhalde.

Alper yaşananların da sinirlerini iyice yıpratmış olmasının katkısıyla kendini tutamadı ve uzun süre kahkahalar atarak yatakta bir sağa bir sola devrildi. Fakat gülmesi durunca acaba olabilir mi diye de tereddüt etmeye başladı ve tekrar Eah'a döndü;

-Gerçekten mi?

-Hem evet hem hayır.

-Nasıl yani?

-İnançlarınızın uyarlamalarına göre ''melek'' tanımına uyabilecek biriyim fakat tam olarak bir melek de değilim çünkü sizin ilahi dinleriniz süresince Tanrı'ya hizmet etmedim. Daha doğrusu edemedim.

-Neden edemedin?

-Yerine getirmem gereken son görevimde başarısız oldum ve uzun süre, siz insanlar için çok uzun bir süre efendimden uzak kaldım. Aslında hayatta olmam bile büyük bir şanstı.

-Efendim ile kastettiğin ise... Tanrı mı?

-Evet, daha doğrusu tanrılardan biri.

-Yani birden fazla tanrı var.

-Vardı, ta ki kardeşler arasına husumet girip birlik bozulana kadar. Sonra da inanç bölündü, tanrıların ayrılığı insanların inançlarının da ayrılığına sebep oldu ve birlik olan tanrılar ayrı birer bir oldular.

-Kardeş tanrılar, mitolojik hikayeleri andırıyor.

-Andırması da gerekiyor zaten onlara ilk inananlar onların yaşadıklarını ilk öğrenenlerdi de, anlatılanların çoğu kadimlerin birinci elden veya şahit olunan hikayeleriydi.

-Peki tanrıların arasına husumet neden girdi?

-Sizin yüzünüzden!

-Bizim mi?

-Evet, sizin! Kardeşlerden biri insanı yok etmek isterken diğeri onları kurtarmaya çalıştı. Biri insanlardan o kadar nefret ediyor, diğeri de onları o kadar seviyordu ki bu sevgi ve nefret iki kardeşin birbirine olan bağlılığından daha ağır bastı.

-İki ilahın arasındaki bir husumete sadece insanların sebep olduğuna inanmak güç, hele de kardeşler ise.

Alper böyle diyordu fakat orada duyduklarının hiçbirine inanması kolay değildi çünkü o güne kadar ona öğretilenlere, onun benimsediklerine ters düşüyordu hepsi. Eah'ın anlattıkları onun mantığının sınırlarını zorlasa da sormak, öğrenmek, anlamak arzusu da gittikçe artıyordu ve Eah da onun anlamak istediği kadar anlatmaya hazır gibiydi;

-En başta gelen sebep olsa da tabi ki bu tek sebep değildi. Kin, hırs, iktidar, pişmanlık, idealler gibi pek çok etken de rol oynadı olanlarda...

Eah'ın sözünü yorgunluktan ve muhtemelen sıkıntıdan yatağında kestirmeye karar veren askerin horlaması bölerken Alper de böyle tek tek sorularla her şeyi tam olarak anlamasının kolay olmayacağını düşünerek Eah'dan her şeyi başından itibaren anlatmasını istedi. Eah ''bu çok uzun bir hikaye'' dese de Alper yataktaki kendini göstererek ''benim vaktim var'' dedi ''atış talimine gidecek değilim ya'' ve Eah gülümseyerek insan ve Tanrı'nın binlerce yıllık hikayesini anlatmaya başladı;

-Biz bu gezegene dışarıdan, kendi evimiz olan Nibiru'dan geldik. Buraya ilk yerleşenlerimiz yani Anunna gezegeninize uzaktaki ikinci ev anlamına gelen Eridu adını verdiler. Fakat Eridu'yu sadece yerleşim için kullanmadık, zengin kaynaklara sahip bu gezegenin kaynaklarını da kullandık, en talihsiz işlerimizden biri ise genetik denemelerimizdi. Eridu'daki canlılar üzerinde pek çok genetik çalışmalar yaptık ve farklı melezler ürettik.

-Ammut gibi mi?

-Evet, Ammut onların betimlenmesine örnek sayılabilir. Bu melezlerin en faik olanı ise kadimlerin mirasına haiz olan insan ırkıydı.

-Yani bizi senin efendilerin mi yarattı?

-Tam olarak yaratmak denemez, ilk ziyaretçiler buraya geldiğinde sizin homoerectus adını verdiğiniz ilkel insan türü zaten Eridu üzerindeydi. Efendim Enki'nin başında olduğu bilim adamlarımız onlar üzerinde de aynı çalışmaları yaptılar ve bize daha yakın olan bu çok ilkel ırkın üzerinde yapılan denemelerde kadimlerin genleri kullanıldı, böylece evriminizi hem hızlandırdık hem de ona yön verdik.

-Evrimin kayıp halkası...

Eah başıyla onayladı, bu sırada da doktor subay revire girince Alper yatağında biraz toparlandı. Doktor gelip uyanmış olduğunu görünce zaten yapılan tahlillerinde bir sorunla karşılaşmadığı ve yaşadıklarının yorgunluğu ve stresi yüzünden fenalaşan Alper'i küçük bir kontrolden geçirdi ve Eah'a İngilizce iyi olduğunu söyleyerek oradan ayrıldı. Giderken açık kalan revir kapısının açıldığı koridordan gelen sesler Alper'e çok tanıdık geliyordu saat sabahın üçüydü ve etrafta büyük bir hareketlilik yoktu. Sadece ara sıra gece nöbetine giden ve gelen bir iki asker ya da nöbet tutanları teftişe çıkmış bir subay yürüyordu koridorlarda. Nedense bulunduğu revir ve yankılanan ayak sesleri küçükken çok yattığı hastane koridorlarını hatırlatmıştı Alper'e, hiç sevmezdi hastaneleri; zaten senelerce zamanının büyük bölümünü harcadığı, büyük zorluklar çektiği ve iki defa ölümden döndüğü bir yeri sevmesine imkan yoktu. Onlar geçtikçe yankılanan ayak sesleri içine daha da büyüyen bir sıkıntı düşürüyordu ve bu sıkıntıyı dağıtmak için Eah'ın anlatacaklarını dinlemeye devam etmek istiyordu. Anlattıkları her ne kadar deli saçması şeyler ise de ona en azından şimdilik sadece ilginç bir hikayeymiş gibi geliyordu ve içine çöken sıkıntıyı dağıtacağından emindi;

-Peki insanı yarattıktan sonra ne oldu?

-Eridu kolonilerini Enlil ve On İkiler Konseyi denilen bir meclis yönetirdi ve Enki on ikilerin başı ve üyesiydi, Enlil ise konseye liderlik eder, konseyin kararlarını değerlendirirdi. Efendi Enki insanı yarattıktan sonra kardeşi Enlil'in de isteğiyle On İkiler Konseyi insanın Eridu'daki işlerimizde kullanılması kararını aldılar çünkü bu ilkel canlı ne kadar türünün diğer örneklerine göre çok zeki de olsa hala çok naifti, teknolojimiz ve size göre uzun olan ömrümüz onları o kadar etkiledi ki üstün ırk olan bize tapınmaya başlamışlardı...

-Bu yüzden size tanrı dediler ve buyruğunuza girdiler.

-Aynen öyle. Fakat bu iş gücü kaynağı zamanla büyük sorunlar da yaratmaya başladı. Çok hızlı ürediler ve kontrolleri zorlaşmaya başladı. En önemlisi de bazı kadimlerin insanlarla olmaması gereken düzeyde ilişkilerde bulunmalarıydı, bu Enlil'i deliye döndürmüştü. Mahkemeler kuruldu, bunu yapanlar ağır şekilde cezalandırıldı. Tanrı-insan çocukları ve ilişkiye girilen insanlar katledildi fakat yine de önüne geçilemedi. Ayrıca bilginin insanla paylaşılmaya başlaması da sorunun daha büyümesine neden oldu, insanlar kadimlerin bilgisine vakıf olmamalıydı.

-O nedenmiş?

-Çünkü karşındaki ne kadar az bilirse onu manipule etmek o kadar kolay olur fakat işler zorlaştıkça Enlil çareyi sorunun kaynağını tamamen yok etmekte buldu. Efendi Enki buna karşı çıktı ve konseyin kararına rağmen gizli planlar yaptı, insanları kurtarmaya çalıştı...

-Görünüşe bakılırsa başarılı da olmuş.

-Evet fakat başarısız olanlar da oldu.

Alper bu cümleyi söylerken Eah'ın kötü hissettiğini bir şekilde anlıyordu, daha önce de belirttiği gibi başarısız olanlar ile kendini de kastettiğini biliyordu fakat nasıl başarısız olduğunu sorarak konuyu bölmek istemiyordu;

-Peki iki kardeşin arası bu yüzden mi açıldı? Yani Enlil kardeşinin arkasından çevirdiklerini öğrenince...

-Enlil kardeşinin bir şeyler yapacağını biliyordu ve yaptı da. Enki'nin ilk hamlesini karşı bir hamleyle durdurdu fakat sonradan öğrendim ki efendi Ki vazgeçmemiş ve sonunda başarmış. Bu da iki kardeşin arasını açmakla kalmamış sadece ve kadimleri de ikiye bölmüş.

Alper'in dikkatini çeken, bir noktadan sonra Eah'ın anlattıklarından başta haberdar olmamasıydı. Belli ki bahsettiği ilk hamleden sonra bir şey olmuş, Eah yaşananlardan uzak kalmıştı ki sonradan öğrenebilmişti. Bunun sebebini de merak ettikleri listesine ekleyerek dinlemeye devam etti;

-Konseyden bazıları insan itlafının başarısızlığının faturasını Enlil'e çıkarıp onu alaşağı etmeye çalıştılar, bazıları da Enlil'i destekleyip kanıt olmasa da sabotaj düşüncesini desteklediler fakat bu sırada insanın Eridu'dan temizlenmesi de gündemden kalktı. Uzun süren tartışma ve çekişmelerden sonra da kadimler iki kardeşin liderliğinde ikiye bölündüler.

Alper bu sırada doktorun kendisinin iyi olduğunu söylemesiyle revirden ne zaman ayrılacağını merak etmeye başladı ve nerede kalacağını Eah'a sordu;

-Burada kalacaksın, asker ve personel yatakhanelerinde kalmanın pek uygun olmayacağını düşündük ve maalesef özel misafir yatak odaları da yok o yüzden geceleri burada kalmanı uygun bulduk, baksana çoktan da yerleşmiş haldesin. Hem sanırım o hücreden de iyidir. Zaten çok da kalmayacaksın burada, rahatına bak ve enerjini topla.

Alper bu görüşe katılıyordu, burası o karanlık hücreden kesinlikle daha iyiydi fakat uyumak istemiyordu, zaten uzun süre uyumuştu. ''Uyumak istemiyorum, neden anlatmaya devam etmiyorsun?'' diyerek ısrar eden Alper'e ''Tek dinlenmesi gereken sen değilsin, uyumasan da dinlen ve kafanı topla'' diyerek ayağa kalktı ''kapıda bir asker bekliyor olacak, bir isteğin veya sıkıntın olursa ona seslen, merak etme dilini biliyor.'' Böylece oradan ayrılan Eah'ın ''dilini biliyor'' derken kullandığı hafif alaycı tavır İngilizce bildiğinin farkında olduğu fikrini doğurdu Alper'de, öyle geliyordu ki bu adam onun zihnini okuyordu. Gördükleri ve duyduklarından sonra bu da çok saçma bir düşünce değildi. Eah'ın çıkarken kapıyı kapatmasıyla koridordan gelen sesler kesilmişti ve asker de sanki horultularının şiddetini biraz azaltmış gibi görünüyordu. Bir süre yatağa uzanıp ikinci sınıf bir bilim kurgu senaryodan fırlamış gibi olan Eah'ın anlattıklarını düşündü ve hikayenin devamının asıl olabileceğini kestirmeye çalıştı kafasında kimi ciddi kimi komik senaryolar yazıyordu; acaba Habil ve Kabil gibi bir kardeş diğerini öldürdü de böyle mi tek tanrı olarak ortaya çıktı diye biraz da duydukları gibi ilahi hikayeler uydurmaya çalışırken bir yandan da belki onları bir araya getirme amaçlı bir aile toplantısında salya sümük ağlayarak barışmışlardır diye düşünüp kıkırdıyordu. Bir süre sonra da aklına kaçınılmaz olarak ailesi düştü yine; hastanede yattığı günlerde çoğunlukla başında Makbule Hanım kalırdı geceleri ve Alper ilkokul çağlarında hastanede yatarken geceleri uyuyamadığında onu da uyutmaz, ilkokul ders kitaplarını Makbule Hanım'a okurdu. Aynı şeyi Makbule Hanım olmadığı zamanlarda başında kalan Aysel'e de yapardı fakat uyumayı çok seven Aysel en fazla beş dakika dinleyebilir sonra yavaş yavaş uykuya dalardı. Şimdi ise bir revirde yatıyordu, uyuyamıyordu ve yanında olmasını her şeyden çok isteyeceği babaannesi mezarında sonsuz uykusuna dalmıştı, annesinden ise hiçbir malumatı yoktu. Daha fazla bunları düşünerek yine fenalaşmak da istemiyordu, böylece en kısa zamanda tekrar ailesine dönebilmek umuduyla kendini zorlayarak tekrar uyumaya çalıştı...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 419
Kayıt tarihi
: 17.03.09
 
 

Yaklaşık 3 yıldır teknoloji sektöründe çalışmaktayım. Basketbol, bilişim teknolojileri, teoloji, mi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster