Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Temmuz '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
490
 

13. Eon Kutsal Soy Bölüm XIII: Onüçüncü Eon

13. Eon Kutsal Soy Bölüm XIII: Onüçüncü Eon
 

Araçtaki klimaya rağmen sıcak dayanılmazdı. Bağdat'a varmak üzerelerken sıcağın da etkisiyle hepsi aracın içinde bir tarafa mayışmışlardı. Gaziantep'ten beri bir günden fazladır verdikleri küçük yemek ve ihtiyaç molaları dışında dinlenmemişlerdi, ne kadar çabuk buluşma noktasına varırlar ise o kadar iyiydi. Yoldaki kavislerden birinden geçerken yerinde zıplayan Alper neredeyse dalmak üzere olduğu uykudan yine uyanmıştı. Göz torbalarının ne kadar şişmiş olduğunu tahmin bile edemiyordu fakat gözlerini açık tutmakta zorlanmasına rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Zaten uzun yolculukları hiçbir zaman sevmemişti, küçükken rahatsızlığı nedeniyle sürekli İstanbul'a gidip gelirlerdi ve yol boyunca tren veya otobüs, ne ile gidiyor olurlarsa olsunlar uyuyamazdı. Genellikle de fazladan bir gün kaybetmek istemedikleri için gündüz varıp direk hastaneye gidebilmek için genellikle gece yolculuğu yaparlardı ve o günü uykulu ve yorgun geçirirdi. O zamanlardaki hali şimdikine göre ne kadar da iyiydi diye geçiriyordu içinden. Yorgun gözlerini ovalarken Eah ''iyi misin?'' diye sordu. ''İyi mi görünüyorum? Yorgunum, her bakımdan. Fakat dinlenemiyorum ve ne içine düştüğüm bu saçmalığın ne kadar süreceğini ne de buna ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum.''

-Zor günler geçirdin, anlıyorum.

-Hayır anlamıyorsun! Dünya mahvolmuş durumda, insanlar acı çekiyor! Felaketler, savaşlar, ölümler, salgınlar ve aptal Amerikalılar kendilerinden daha aptal filmlerindekine benzer saçma bir senaryo uydurmuş, benim tanrı soyundan geldiğimi söyleyip tanrının evi dedikleri bilmediğim bir yere, bilmediğim bir sebepten götürüyor. Ailemden hiçbir şekilde haberim yok, ne de ailemin benden! Bütün bunları hazmetmeye çalışmak ne demek biliyor musun? Bütün bunları anlamak ne demek biliyor musun? Ben bile henüz anlayamıyorum, sen nasıl anlayacaksın?

Alper o kadar yüksek sesle bağırıyordu ki bir süredir kestiren Nikolai yerinden fırlayıp bir tehlike olduğunu sanarak silahına davranmıştı. Ön taraftakiler de şaşkınlıkla camdan arkaya bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Eah önce bir sorun olmadığını işaret ederek Nikolai'a silahını kaldırttı;

-Ailemden çok uzun süre uzak kaldım pek de yakın olmadığımız için bunu dert etmedim fakat çok yakın olduğum efendimi en az ailem kadar severdim. Bana güvenerek verdiği görevi yerine getiremedikten sonra kısa süre öncesine kadar başıma gelenlerden ne onun haberi olduğunu sanıyordum ne de benim ondan bir haberim vardı. Dört eon geçti aradan, sizin zamanınız ile dört bin beş yüz yıldan fazla! Senin kadar olmasa da sevdiklerinden uzak olup akıbetinden haberdar olamamanın ne demek olduğunu bilirim!

Nikolai da yarı uyanık bunları dinlerken aklına kendisinin de hatırlamak istemediği bir hikaye geliyordu;

-Yıllar önce birlikte çalıştığım biri vardı...

-Lydia mı? diye sordu Eah, belli ki hikayeyi o da biliyordu;

-Evet, Lydia. Beraber çalışırken yakınlaşmıştık, belki sevdiğim tek insandı. Çalıştığımız işin ve gizliliğin yükü ağır gelmişti, kaldıramaz hale geldiğinde ise ayrılmak istedi fakat bu mümkün değildi. Bu yükün ağırlığından zamanla işinde de hata yapmaya başladı. Bir gün gelip yatağından alıp götürmüşler, nedeni aşikar olsa da sonucu hakkında ne benim ne de başkasının haberi olmadı...

''Oh ne romantik, ortak nokta da buldunuz baş göz edelim sizi.'' Alper o kadar gerilmişti ki artık bütün öfkesini biraz da saçma ve ağır sözlerle kusuyordu.

Bu sırada araç ağır ağır durdu. Bağdat'ın kuzeyindeki bir amerikan üssüne varmışlardı. Girişte yine şoförün yanındaki adam inerek nizamiye ile görüşüp tekrar araca bindi ve içeri girdiler. Alper hala gergindi ve bunun üzerine de kalbi hızla atmaya başlamıştı. Eah'ın sözlerinden sonra aklına takılan bir nokta vardı fakat şimdilik sözünü etmeden olacakları beklemeye karar verdi. Araç direk komuta binasının önüne giderek durdu ve hepsi aceleyle inip içeri girdiler. Alper ise minibüsten iner inmez göğe baktı, Vezüv'ün külleri buraya kadar ulaşmamıştı ve bulutsuz mavi gökyüzünde güneş alabildiğince parlıyordu, hatta belki biraz fazla parlıyordu. Yine de kavuran güneşin altında orada kalmak istiyordu, kendisini bir süredir görmemiş ve hayli özlemişti. ''Haydi Alper'' diyen Nikolai'a mümkünse biraz dışarıda kalmak istediğini söyledi, hatta ısrar etti. Nikolai yol boyunca ne kadar gergin ve yorgun olduğunu biliyordu, belki biraz temiz hava keyfini yerine getirebilir diye düşündü ve onlara katılmadan önce biraz dışarıda vakit geçirmesine izin verebilirdi. ''On dakika'' dedi içeri girerken ''sonra hemen içeri geliyorsun!'' sonra onları karşılayan iki askere ona göz kulak olmalarını söyledi. Sessizce binanın önündeki alanda biraz yürüyerek uzun yolculuk sonrası ayaklarını açmaya çalıştıktan sonra alanın kenarındaki bir banka oturdu. Temiz havayı ciğerlerine çekiyor ve her verdiği nefes ile yüreğinde biriken gerginliği parça parça atıyordu içinden. Etraftaki hurma ağaçları gözüne alıştığı çamlardan, meşelerden, akasyalardan çok farklı da gelse yeşilin üzerine düşen güneş ışığının güzelliği aynıydı tek eğreti duran ise etrafta ellerinde silahlarla dolaşan askerlerdi. Elleri ceplerinde oturmuş etrafı seyrederken bir de kendi kendine ıslık çalıyordu. O an halinden ne kadar memnun da olsa çaldığı hiç de neşeli bir şey değildi. ''Hüzünlü bir melodi'' dedi bir ses, bunu duyunca ıslık çalmayı kesip etrafa bakındı. Sağına baktığında Eah'ın ona doğru geldiğini gördü;

-Pek değil, ben daha çok içi görüsel derdim.

-Adı nedir?

-Adagio, sanırım İtalyanca ağır veya yavaş demek.

Eah yana kayan Alper'in yanına oturdu;

-Sanırım bir keresinde dinlemiştim. Klasik müzik dediğiniz türden fakat senin yaşındakilerin pek dinlediği bir müzik olmadığını sanıyordum.

-Değildir, genelde metal, rap hatta ne kadar da saçma olsa pop gibi şeyler dinleriz. Ben rap dinleyenlerdenim...

-Agresif bir müzik türü...

-Evet, etkisini minibüste gördün ya...

Alper gülümseyerek Eah'ın yüzüne baktı, o da gülümsüyordu. Tekrar etrafa bakınarak devam etti;

-Orta okuldayken bir müzik öğretmenim vardı, Figen hoca. Bir gün elinde bir teyp ile derse geldi, çantasından bir CD çıkardı ve teybe taktı. Kutusunun kapağında dört mevsime ait dört manzara resmi vardı ve üzerinde Antonio Vivaldi yazıyordu. ''Şimdi'' dedi ''size klasik batı müziğinin en önemli eserlerinden birini dinleteceğim. Adı dört mevsim.'' nedense ismi çok hoşuma gitmişti, belki ilkokulda yaptığımız saçma dört mevsim panolarından kalma bir sempatiydi. ''Her bölümü dinlediğinizde hangi mevsimi tarif ettiğini bilmeye çalışın.'' dedi ve çalmaya başladı. Çok iyi hatırlıyorum ki ilk çalan ilk bahardı, çaldıkça tahmin ediyordum ve de doğru tahmin ediyordum. Doğru tahmin ettikçe de sanki o müziği daha da çok seviyordum, o güne kadar isteyerek klasik müzik dinlememiş olsam da çocuk aklımla bu müzikten anladığım düşüncesi beni dinlemeye teşvik etti. Büyüdükçe de bilinçli olarak sevmeye başladım.

Eah bu küçük hikayenin ne kadar güzel olduğunu düşündü. Alper'e kendi anlattığı hikayeler geliyordu aklına; Alper'in hikayesinin yanında anlattıkları hiç de hoş hikayeler değildi, hatta hiçbir hikayenin yanında hoş duracak şeyler gibi görünmüyorlardı; savaşlar, kıyım, ölüm, felaketler ne kadar iç karartıcı şeylerdi. Oysa yanındaki gencin anlattığı ne kadar naif ve güzel bir hikaye gibi gelmişti. O bunları düşünürken Alper de gökyüzüne bakıp ''şu güneş ne kadar güzel bir şey değil mi'' dedi ''her gün doğuyor ve batıyor. Eğer romantik ve şair ruhlu tiplerden değilsen fark etmiyorsun bile fakat bir gün gelip ışığını artık göremeyince herkes anlıyor ne kadar değerli olduğunu. Ne kadar insan yapısı ışıklar kullanırsan kullan tutmuyor yerini.''

Eah sessizce Alper'i dinliyordu ve sonra ''belki de haklısın'' dedi göğe bakarak ''fakat iyi yanından bak, kısa süre sonra insanlık bir eon boyunca karanlık diye bir şey görmeyecek. Işık çağı başlasın da...'' Eah'ın bu cümlesinden sonra Alper'in aklına minibüste de gelen soruyu sorma isteği tekrar düştü ve şansı varken sordu;

-Eah, revirde yatarken garip bir rüya daha görmüştüm. Gökte on iki yıldız bir halka oluşturuyorlardı ve göğün derinliklerinden gelen bir yaratığın önünde on biri yere düştü ve soldu. Biri, birinci yıldız yaratığın önünde eğildi ve yaratık onun artık birinci değil on üçüncü ve son yıldız olduğunu ilan etti. Bir de kadın vardı, annem. Hamileydi ve doğum yapmaya çalışıyordu, yaratık ise başında durmuş ona küfürler ediyor, çocuğu ona vermesini söyleyip tehdit ediyordu. Nedense sen her eon deyişinde bu aklıma geliyor. Bu ne demek Eah?

Eah bir süre Alper'in sözleri üzerine düşündü. Sonra ''annen'' dedi bir fikir gelmiş gibi aklına ''eğer bir çocuk doğurmaya çalışıyor ise bu sen olmalısın değil mi?''

-Sanırım. Eğer bir kardeşim yok veya olmayacaksa ki hiç sanmıyorum.

-O zaman bu yaratık, seni isteyen yaratık! Neden seni ele geçirip ortadan kaldırmak isteyen Enlil olmasın? Anlattığın vahiyler kitabından bir bölümü andırıyor, ayetler aynen şöyle diyor;

Va.12: 1-6 Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı. Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu. Ardından gökte başka bir belirti göründü: Yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli büyük bir ejderhaydı bu. Yedi başında yedi taç vardı. Kuyruğuyla gökteki yıldızların üçte birini sürükleyip yeryüzüne attı. Sonra doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu; kadın doğurur doğurmaz Ejderha çocuğu yutacaktı. Kadın bir oğul, bütün ulusları demir çomakla güdecek bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk hemen alınıp Tanrı'ya, Tanrı'nın tahtına götürüldü. Kadınsa çöle kaçtı. Orada bin iki yüz altmış gün beslenmesi için Tanrı tarafından hazırlanmış bir yeri vardı.

-Aslında İncil'de ejderha diye anlatılan yaratığın sizin gezegeniniz olduğunu iddia eden yazarlar duymuştum, pek de mantıksız gelmiyor. Fakat bu hikaye benim gördüğüm rüya ile tamamen aynı değil. Mesela yıldızlar, benim gördüklerimin üçte biri değil on iki yıldızın tamamı yere düşüp soldu ve yaratık kuyruğu ile yere atılmadı. Bunu nasıl açıklayabilirsin?

-Kolay, çünkü sen bu olayı farklı bir açıdan gördün. Senin gördüğün yıldızlar kadının, annenin etrafındaki on iki yıldızdı. Burada anlatılan ''yıldızlar'' ise Nibiru'nun çekim etkisi ile yeryüzüne düşecek olan gök taşları.

Alper felaketler duymaya ve görmeye alışmış gibiydi ki yeryüzüne gök taşları düşecek demesi sanki onu hiç etkilememişti fakat asıl onu etkileyen Eah'ın, anlattıklarını nasıl bu kadar çabuk ve yıllarca düşünse aklına gelmeyeceğini sandığı yorumlar yapabilmesiydi.

-O zaman siz de doğan çocuğu alarak tanrıya götürenler mi oluyorsunuz?

-Galiba öyle oluyoruz.

-Peki bu yıldız? On üçüncü yıldız? O ne anlama geliyor?

-Aslında bu yıldız sana olacakların zamanını gösteren bir ipucu;

-İpucu mu? Nasıl?

-Aslında bunun cevabı farklı bir İncil'de saklı. Yine Yahuda İncili'nde; orada on üçüncü eonda göğün muhteşem soylarının dünyaya dönüp kendi çocuklarını katledeceklerini söyler. İşte o on iki yıldızın her biri bir eonu yani on iki güneş Zodyak çağlarından birini simgeliyor. Bunlardan on ikinci ve sonuncusunda olduğumuzu biliyorsun bir sonraki ise sonraki döngünün birinci eonu olmasına rağmen dönemin algısında bunların birinci eonda olacağının söylenmesi geçmişe bir atıf olacağı düşünüldüğünden on üçüncü olarak anlatılmış. Yani bu çağa girilirken göğün bu soylarının, Enlil'in geri dönerek insanı katledeceği söylenmek istenmiş. Senin de rüyanda gördüğün bunun farklı bir tasviri olmalı! Fakat bildiğimiz kadarıyla Enlil artık insanı tamamen yok etmek değil, eskisi gibi buyruğuna almak istiyor bu yüzden hepsini değil ona direneni acımadan katledecektir.

-Peki neden bunu hemen yapmak yerine on üçüncü eonu bekliyor?

-O gün geldiğinde insanların düşeceği dehşeti ve kargaşayı düşünsene! Böyle bir durumda, insanlığın en zayıf anında onları vurmak daha kolay olacak ve buyruk altına almak da.

-Bu kadar şeyi nasıl bilebiliyorsun Eah? Nasıl anlayabiliyorsun?

-Seni aramaya başlamadan ve efendim ile tekrar bağlantı kuramadan önce ben tanrıların katından uzak düştükten sonra olanlar hakkında en azından bir izlenim elde edebilmek için dini kaynakları sürekli inceledik. 70lerde bulunan aykırı Yahuda İncili de dahil, Kuran'dan, Mezmurlar'a kadar olabildiğince kaynağı inceledik.

-Sen olmasan bu rüyaların bana ne demek istediğini asla anlayamazdım, fakat iyi ki varsın desem mi bilemiyorum. Gerçi belli de bir şey anlamadan ve bilmeden o karanlığın içinde ölenlerden biri olmayı tercih ederdim, kim bilir.

-Fakat bu senin kaderin, senin kanında var. Sen Enki'nin yerdeki suretisin ve insanlara liderlik edecek olansın.

Eah'ın bu son sözleri yine rüyasındaki adamın sözlerini andırdı Alper'e; kaderin bağlı, seninki bana ve onlarınki de sana! Galiba rüyasındaki bir şeyin anlamını da kendisi bulmuştu fakat övünecek vakti olamayacaktı. Biraz ilerideki yoldan komuta binasına doğru giden zırhlı bir limuzin ve çevresinde tekerlekli bir etten duvarı fark etti, hemen o sırada da bir asker yanlarına geliyordu. Asker artık brifing salonuna gitmelerinin istendiğini haber verdi ve Alper hiç istemese de kalkıp binaya doğru ilerlemeye başladılar. Bu sırada bina önünde duran araçtan inen bir adamsa etrafında bu sefer yürüyen bir etten duvarla içeri giriyordu. Brifing salonuna girdiklerinde içeride Nikolai, Fay, bir yüzbaşı, bir albay ve hemen önlerinden içeri giren ve korumaları hala kapı önüne yığılmış bekleyen adam vardı. Hepsinden önce dikkatini bir iki yıl önce bir rock yıldızı gibi sevilen bu adam çekmişti. Uzun boylu siyahi adam da salonun ortasındaki yuvarlak masadan kalkarak Alper'in yanına geldi ve sıkmak için elini uzatıp ''Mr. Şerifoğlu, it's a pleasure to meet you at last'' dedi. Alper elini uzattı fakat bir şey söylemeyerek sadece hafifçe gülümsedi. Zira Amerika Birleşik Devletleri başkanına ne demesi gerekir bilemiyordu. Adam elini sıktıktan sonra tekrar masaya otururken Nikolai da onlara oturmalarını işaret etti ve Eah ile Alper de masaya oturdular, ardından da yine İngilizce bir sohbet başladı. Onlar konuşurken Eah da Alper'e söylenenleri tercüme ediyordu. Yaşlı ve saçlarının büyük bölümü dökülmüş, üssün komutanı Albay Crawler ''en azından bu gece kalıp dinlenmek istemediğinize emin misiniz sayın başkan?'' diyordu. Başkan ise kalamayacaklarını, ne kadar hızlı hareket ederlerse o kadar iyi olacağını söyleyerek yüzbaşına paketin hazır olup olmadığını sordu. Alper ne tür bir paketten bahsettiklerini bilmiyordu fakat her ne ise Aksa düşmeden önce tünellerden çıkararak Kudüs'e yapılan saldırıdan kurtulmayı başardıklarını anlatarak çoktan yola çıkmak için de araca yüklendiği cevabını verdi yüzbaşı.

Alper dayanamayarak Eah'ın çevirisi yardımıyla bahsettikleri paketin ne olduğunu sordu. Bunun cevabı doğrudan başkandan geldi;

-It's the chest, Mr. Şerifoğlu. The testament chest, you might have heard of it. The chest that disappeared after the great temple of jews was demolished. It was at last found in the tunnels under Aqsa. But unlike its name it is not just a regular chest but some kind of energy source. We are not sure what will be the use of it but what we know is that we will take it with us to Tuva.

Alper duyduğu son kelime ile yine bir şeyler zihninde canlanmaya başladı; arkasını dönüp büyük kapıdan içeri girdiğinde kapının bir binaya değil, bir dağın üzerindeki geniş alana açıldığını gördü. Önünde uzun bir yol uzanıyordu, yolun iki yanında ise zeminin önce hafif, metreler sonra da dik bir eğimle aşağı indiğini zor da olsa görebiliyordu daha ilerisini ise karanlıkta görmesi imkansız gibiydi. Adam yolda epeyce önünde yürüyor, o yürüdükçe Alper'in önünde yol aydınlanıyordu ve o da ilerleyebiliyordu. Uzun yolda ilerlerken arkasına baktığında büyük kapının artık orada olmadığını gördü, veya belki o da derin karanlığa gömülmüştü. Dağın üzerinden kıvrılarak giden yolda ardından gelen sesleri dinleyerek uzun süre ilerledikten sonra az ileride bir meydanı dolduran insanlar gördü. Ortada büyük bir ateş yanıyordu ve ateşin başında birini veya bir şeyleri bekler gibilerdi. Yine etraftaki yamaçlardan daha fazla insan yukarı çıkarak onlara ekleniyordu. Elli metreden yüksek bir tepeciğin önündeydiler ve tepe ile aralarında dokuz heykel yükseliyordu. Ortada hepsinden daha yüksek ve yaklaşık on metre boylarında yaşlı bir adam, sağında ondan biraz kısa bir kadın ve bir adam solunda ise yine biraz kısa, biri yaşlı biri ise genç iki adam heykeli. Hepsi de tahtlarında oturuyordu. Bu beş heykelin ikişer tarafında ise birer kartal ve aslan heykeli vardı. Alper mabede benzeyen bu alana adamın ardı sıra girdi. Adamın önünden çekilip yol verenlerin hiçbiri yüzünü çevirip adana bakamıyor adamın ve aralarından geçen Alper'in önünde eğiliyorlardı. Adam heykellere doğru ilerlerken arkadaki tepeciğin gözleri kör eden bir ışıkla parladığını gördü ve gözlerini kapattığında yine olduğu yerde, brifing salonunda buldu kendini. Salondaki herkes yine şaşkın gözlerle ona bakıyordu ve Albay Crawler hayretle ''what the heck was that?'' dedi kendi kendine fakat bunun üzerine dönüp ona bakan başkanı görünce ''I...I'm sorry Mr.President'' diyerek sustu. Başkan ise ''Colonel'' dedi ciddi bir ses tonuyla ''I was just about to ask the same.''

Alper yine bir an için gözden kaybolmuş ve geri dönmüştü, ''artık sıkmaya başladı'' diyordu kendi kendine. Çevredekilerin şaşkın bakışları çok rahatsız edici geliyordu. Eah olanların üzerine durumu diğerlerine de açıkladı. ''So our friend can see things, now did you see anything we should know?'' diye sordu Fay, Alper'in tıslamaya benzettiği ses tonuyla. Alper ise Eah çevirdikten sonra biraz tereddüt ile ''aslında var'' diye cevap verdi ve bu kez Nikolai'ın tercümesiyle onu dinlemeye başladılar; ''Bana sadece Tanrı'nın evine gittiğimizi söylediniz. Kastettiğiniz bu ev nerede?'' Bu soruyu Fay ''Egypt'' diye cevapladı ve onu her görüp sesini işittiğindeki gibi yüzünü buruşturan Alper ''Bence gitmemiz gereken yer Mısır değil!'' dedi yüzüne bile bakmadan. Crawler şüpheci bir tonla ''And can you tell us where you think we should go Mr. Şerifoğlu?'' diye sorduğunda ise başını eğip düşünmeye başladı; ''Bilmiyorum, yani tam olarak. Yer tanıdık geliyor fakat neresi olduğunu bilmiyorum.'' Bu sözleri odadakileri ne hoşnut ne de ikna edecek türdendi. Başkan her ne kadar az önce gözünün önünde bir sihirbaz gibi kayboluşuna şaşırmış olsa da sözlerine pek itibar etmediğini açık eder şekilde ''Mr. Şerifoğlu, we've been working on and for this present day for over 25 years and we are sure Tuva is in Egypt, so you need to give us more to make us believe you. What makes you think we shall not go to Egypt but some else place which you don't even know where actually it is?'' Alper bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemiyordu. Aslında başkan haklıydı, eğer planlarını onun gördüğü bir hayal üzerine değiştirirler ve haksız çıkar ise bütün emelleri boşa gidecekti. ''Tek inandığım istikametimizin Mısır olmadığı, bu garip hayallerin ve rüyaların gerçekten bir anlamı var ise benim düşüncem bu.'' diyordu fakat gördüğü yerin neresi olduğunu hala hatırlayamadığından alternatif bir istikamet çizemiyordu ve bu da sözlerinin güvenilirliğini yok denecek kadar azaltıyordu. Kendisine tam anlamıyla tek inanan ve sözlerine itibar eden Eah'ın ise onu desteklemesi çoğunluğun fikrini değiştirebilecek gibi görünmüyordu.

Sadece bir saat kadar süren bir toplantıdan sonra yola çıkmadan önce akşama kadar yemek yeyip birkaç saat dinlenme fırsatı bulmuşlardı. Bu süreyi Alper yine çoğunlukla dışarıda, güneşin altında geçirdi. Hatta üsteki sahada amerikan askerleriyle basketbol maçı bile yapmışlardı. Maçın ardından ise yorgun değil tam tersine dinlenmiş hissediyordu kendini. Basketbolu çok severdi ve oynarken ne kadar eğleniyor ise her oyundan sonra da kendini daha iyi hissederdi. Basketbol onun için bir spor ve eğlencenin dışında bir terapi gibiydi adeta, sıkıldığında, kızdığında, üzüldüğünde biraz oynasın çok daha iyi hissederdi. Takımının sadece iki sayı farkla kaybettiği maçtan sonra ise akşamın yaklaşmasıyla biraz serinleyen havayı da fırsat bilerek sahanın karşısındaki küçük ağaçlık alanda bir ağacın altına oturdu ve maçtan sonra askerlerden aldığı bir şişe suyu nefes bile almadan içmeye koyuldu. Onu oynarken dışarıdan izleyen Eah ise yanına gelmekte geç kalmamıştı ve açılacak sohbetin konusu belliydi; Alper hala gitmesi gereken yerin Mısır'da olmadığı konusunda ısrarlıydı fakat neresi olduğunu da hala çıkaramıyordu. Eah'ın da telkinleriyle gördüğü yerin neresi olduğunu anlamaya çalışıyordu ''tek hatırladığım bir tepecik ve birkaç heykel, tahtlarda oturan insanların heykelleri'' diyordu. Eah gördüklerinden ipucu olabilecek detaylara odaklanmasını istiyordu Alper'den. Kendini ne kadar da zorlasa daha fazlasını hatırlayamıyordu Alper. O hatırlayamayınca anlattıkları üzerine farklı bir fikir de onları çağırmaya gelirken kulak misafiri olan Nikolai'dan geldi; ''Bahsettiğin tahtta oturan heykeller, bu tür heykellerden Mısır'da da var. Örneğin ilk aklıma gelen Abu Simbel.'' Abu Simbel'deki Nikolai'ın bahsettiği heykelleri şahsen görmemiş olmasına rağmen biliyordu Alper, gördüğü heykeller belki onlar olabilirdi fakat yine de bu tepesinde olduğu dağı ve heykellerin ardındaki küçük tepeciği açıklamaya yetecek şeyler değildi. Nikolai artık yola çıkmaları gerektiğini belirttikten sonra yerinden kalkarken Eah ''belki de o tepe aslında bir piramittir'' dedi ''ve bu da yine Mısır demektir. 'Alper hala emin değildi fakat Eah ve Nikolai'ın fikirleri de yanlış gibi gelmiyordu. Komuta binasına dönerken ''görülerine güven Alper! Görünüşe göre de onlar hala rotamızın Mısır olduğunu gösteriyor.'' diyen Eah'ı cevap vermeden başıyla onayladı sadece. Haklı olabilirler diye düşünmesine rağmen hala aklının bir kenarında şüphe pusuda bekliyordu. Binanın önünde yine iki minibüs duruyordu ve birine Sandık yüklenmişti ve onu korumak için dört asker o araca binince yeterli yer olmadığından Fay de Alper, Eah ve Nikolai ile aynı araçta gidecekti ve Alper bundan pek memnun değildi. Başkan ise yine bir koruma ekibiyle onlardan daha sonra yola çıkıp ayrı gidecekti ve yanlarından ayrılıp geri binaya girerken Fay'a dönüp yüzünde muzır bir gülümsemeyle ''take good care of our young friend Agent Fay.'' demesi ve zaten sevmediği Fay'in de soğuk bir ifadeyle onaylaması Alper'in gözünden kaçmadı.

Araca onlar da bindikten sonra hava ağır ağır kararırken tekrar yola çıktılar. Güneyde, Kudüs'te olanlardan sonra bütün Arap dünyası ve İsrail birbirine girmiş savaş hazırlığı yapıyorlardı, yerle bir olan şehir için iki taraf da birbirini suçluyordu ve artık karadan gitmek daha tehlikeli görünüyordu, bu yüzden de Bağdat askeri hava alanından uçakla Suriye hava sahası ve Akdeniz üzerinden Mısır'a gideceklerdi. Minibüs üsten ayrılırken Alper hala durumdan rahatsız düşünüyordu. Sonra ''tuhaf'' dedi kendi kendine ve bunu duyan Nikolai ''nedir tuhaf olan?'' diye sordu. Alper yeri seyreden gözlerini ona çevirip ''bu yolculuk'' dedi ''sandığı ele geçirmeyelim diye Kudüs tereddüt etmeden vuruluyor ve eğer beni de yok etmek istiyorlar ise şimdiye kadar en azından denemiş olmaları gerekmez miydi? Yüzlerce kilometre yolu hiçbir sorunla karşılaşmadan geldik, bölgedeki çatışmalardan bile etkilenmedik. Şimdi ise hava yoluyla Mısır'a gideceğiz, hem de Enlil ve muhtemel UFO ordusu yukarıda tetikteyken. Bu durum size de tuhaf gelmiyor mu?'' Biraz düşününce Alper'in bu sözlerine hak vermemek pek de mümkün değildi, bölgede yer yer çok şiddetli çatışmalar, pusu ve kaçırma olayları olurken onlar en ufak bir sorunla karşılaşmamışlardı ve Nikolai kendilerini şanslı saymıştı. ''Fakat tek yol bu gibi görünüyor'' dedi yine de ''sonuçta bu sadece kutsal metinlerden elde edilen bir ipucu değil birinci elden aldığımız direktifler de var!'' Alper'in bu ''direktiflerden'' ilk kez haberi oluyordu;

-Nasıl direktifler?

-1982 yılında bu göreve ilk başladığım zamanlarda Ohio State Üniversitesi'nin NASA tarafından da desteklenen bir proje olan SETI'den önemli bir sonuç elde ettik.

-WOW sinyali mi?

-Hayır, WOW 1977'de yakalanan bir sinyaldi fakat bu ondan daha büyük şeydi. Almaya başladığımız sinyaller aracılığı ile dünya dışı varlıklar ile direkt olarak iletişime geçmeyi başardık. Fakat zorlukla bağlantı kurulabiliyordu ve uzun uğraşlarla kurulan bağlantılar sonrası sinyalleri çözdüğümüzde ise bize kesin olarak bilmediğimiz bir kaynaktan sürekli yaklaşan bir sondan bahsedildiğini gördük. Gerçekten verdiği heyecan kadar da dehşet verici bir şeydi. Bir hesap gününden bahsedilirken kutsal soyun son varisinin arayışında olduklarını söylüyorlar ve yardımımızı istiyorlardı.

-Yani ayrılıkçılar ile, Enki ile bağlantı kurabildiniz mi?

-Öyle olduğunu sanıyoruz, kesin bir şey söylemek mümkün değil fakat kutsal soydan ve senden bahsedip, seni aramaları. Bu ihtimali kuvvetlendiriyor, böylece seni aramaya başladık ve bulduğumuzda da kutsal metinlerde de geçen tanrı'nın evine, Tuva'ya götürmemiz gerekiyordu.

-Peki bu sonuca nasıl vardınız?

-Bağlantılarda hep bir dağdan bahsediliyordu, kadimlerin dağından. Hesap gününden önce senin Tuva'da tanrı ile buluşmandan, biz de Tuva'nın Mısır'da olduğunu düşünüyoruz.

-Fakat Tuva'dan bahsedilirken Musa'nın Mısır'dan kaçtıktan sonra Tanrı ile karşılaştığı anlatılmaz mı? Yani Tuva Mısır'ın dışında olmalı.

-Evet fakat o dönemde Mısır'ın içinde bulunduğu kargaşayı da düşünmek gerek. Orta doğudaki büyük kuraklık Mısır'ı da etkilemişti ve otorite gittikçe zayıflıyordu. Firavun bu yüzden kutsal metinlerin deyişiyle iyice azmıştı ve en ufak baş kaldırıda bile Mısır'ın iyiliği için can almaktan çekinmiyordu fakat tek sorun bu değildi. Kuraklığın etkisiyle başlayan savaşlar ve göçler nedeniyle kuzey doğu Mısır'ın bir bölümü Hiksos adındaki barbar bir kavme kaybedilmişti, güneyde ise Kush uygarlığının saldırıları toprak kaybına neden olmuştu. İşte bu kargaşa sayesinde Musa'nın çok uzağa değil ya güneydeki Kush işgali altındaki bölgeye ya da kuzey doğudaki Hiksos bölgesine kaçtığı bu yüzden de Tuva'nın ve tanrı ile görüşeceğin hesap yeri Araf'ın Mısır'da olduğu sonucuna vardık.

Alper çoktan bıktığı görülerden birini daha Nikolai'ın Araf kelimesi üzerine yaşamaya başladı; gözlerini tekrar açtığında tepenin kör edici ışığı çok zayıflamıştı ve gittikçe daha da zayıflıyordu. Önündeki adam kalabalığın içinde ortadan kaybolurken meydandakiler de dağılıyordu. Heykellerin karşısındaki sunakta duran bir buçuk-iki metre arası uzunlukta ve bir metreden biraz fazla en ve yükseklikte saf altından bir sandık duruyordu, üzerinde iki adet sanki bir akü veya bataryanın kutupları gibi çıkıntılar ve üzerine işlenmiş melek figürleri bulunuyordu. Evsaftakiler dağılırken yine o ses kafasında yankılanıyor ''varis evine girmezse kader bağı kopacak'' diyordu. Evsaftakiler dağılırken yine çığlıklar ve haykırışlar duyuyor dağılanların büyük bölümü oldukları yere yığılıp oluyorlardı. Birden küçük bir sarsıntı oldu ve sandık sunakla beraber yere gömüldü. Karanlık dağılarak hava aydınlanmaya başladı ve sarsıntı ile heykellerde gürültüyle yıkıldılar, heykellerin başları meydanın dört bir yanına dağıldı. Dönüp etrafa baktığında ise göğü saran metal diskler ve yerin her tarafında cesetler ile aralarında dolaşan insanlar gördü.

Birden minibüsün içinde yerinden fırlayıp ''Nemrut'' diye haykırdı. Diğerleri ne demek istediğini anlamamış ona bakıyorlardı ve tekrar ''Nemrut'' dedi ''gitmeniz gereken yer Nemrut, Mısır değil!''

''Emin misin?'' Eah umutla soruyordu bu soruyu, sonunda hatırlayabildiğini düşünüyordu Alper'in ve o da ''Evet eminim!'' diye cevapladı. Nikolai bu kanıya nasıl vardığını sorduğunda ise ''heykeller'' dedi ''heykeller Nemrut'ta Antiochus'un mezarı olduğu sanılan tapınaktaki heykellerdi. Tepe sandığım ise heykellerin önünde durduğu tümülüs. Oraya gitmeliyiz!'' Eah hala nefes nefese olan Alper'e önce biraz sakinleşmesini telkin ederek tekrar emin olup olmadığını sordu ''unutma, her şey buna bağlı!'' diyordu. Alper ise ne gördüğüne emin şekilde ''görülerime güvenmemi söyleyen sen değil miydin?'' diye cevap verdi Eah'a ve bunun üzerine Nikolai aracın ön tarafındakilere üsse geri dönmelerini söylemek için aradaki cama hamle yaparken gördüğü namluyla tekrar yerine oturdu. Fay silahını çekmiş ve yanında oturan Alper'in başına dayamıştı. ''What's going on Colin?'' dedi Nikolai. Fay daha cevap vermeden Alper ''Enlil'' dedi homurdanarak. ''Smart kid!'' dedi Fay yine o tıslayan sesiyle. Nikolai hala neler olduğunu anlamıyor gibiydi;

-What the hell is going on Colin?

-The kid is going to Egypt and will be handed to Enlil.

-What the frack are you talking about?

-Come on Nik you know what I am talking about. Did you really believe the american government would leave the fate and leadership of humanity to some 17 year old stupid kid and a runaway rebel alien claiming to be his greatest grandfather who can't even dare to take the boy himself? He's weak, so you can believe one kid will lead humanity against Enlil's authority and power? We shall choose our allies wisely and that is the strong one not the weak! That's how we will have a word in the new world order.

-With someone who tried to slaughter and nuke all humankind?

-The past is the past my man. You should think about now and tomorrow.

Alper başından beri bu adamda yanlış bir şeyler olduğunu biliyordu ve görünüyordu ki haklıydı. Fakat aslında ne burada olmayı istiyordu ne de bir taraf seçmeyi ki zaten kendisine sorulmuyordu bile. Başından beri tek istediği bütün bunların hiç olmamış olması ve ailesinin yanında olmaktı, eğer bir kıyamette ölünecek ise bile onlar ile hiçbir şey bilmeden ölmeyi tercih ederdi fakat belli ki başından beri olduğu gibi şimdi de karar onun adına veriliyordu. Nikolai ve Fay hala tartışırlarken Alper kafasının içinde yankılanan Eah'ın sesini duydu. Sanki sadece onunla konuşuyor gibiydi ''korkma'' diyordu fakat o zaten bir korku hissetmiyordu ''ben söylediğimde hemen eğil!'' Alper çok hafifçe başıyla onayladı

-The one you are talking about being allies with is someone that enslaved human then wanted to wipe them off the earth Colin and now wants to get mankind under his control again! Is it what you want? Mankind being enslaved again? How do you know he won't have a change of heart again and be the end of humankind?

-Humankind isn't the same as thousands of years ago Nik, we've grown both in number and technology. So we aren't going to be destroyed that easily and they know that. About the slavery, didn't governments try to enslave regular citizens and turn them into sheeps by so called integrating them to the ''system''? Having an extraterrestrial ally along the process would just be an extra hand. Be smart Nik, this way it will be better for us; important people by their side, to survive the disasters and catastrophes too by the help of our new allies. So orders are orders, Egypt it is!

-Sad, really sad! Seems they have enslaved you already!

Nikolai'ın bu son sözüne Colin çok sinirlenmiş gibiydi ''you fucking russian bastard, you shouldn't have been included in the first place'' diye etrafa tükürük saçarak bağırırken dalgın bir anında Eah ''şimdi'' dedi ve Alper eğilirken üzerine atıldı. Bu sırada ateş alan silahın sesiyle araç yavaşlamaya başladı. Eah ve Fay boğuşurlarken Nikolai silahını çekip Fay'e doğrulttu. Fay boğuşmayı bırakıp ellerini kaldırdı ve Nikolai ''iyi misin'' diye doğrulan Eah'a sordu. Eah ''iyiyim'' diye cevaplarken ''ben değilim'' dedi acı içinde bir ses. Kafalarını çevirdiklerinde Alper'in sol omzundan akan kanı gördüler. Boğuşma sırasında ateş alan silahtan çıkan kurşun omzunu sıyırıp geçmişti. Nikolai, Fay'i bağlayıp etkisiz hale getirdikten sonra Eah'ın eline bir bez parçası tutuşturup yaraya bastırmasını, önemli bir şeyi olmadığını söyledi ve araçtan inip ne olduğunu merak eden öndekilere ''change of plans, stay in the car'' diyerek onlarla beraber duran önlerindeki araca yöneldi. Bu sırada aracın arkasındaki askerlerden biri aşağı inerek hala elinde silahla onlara doğru gelen Nikolai'a neler olduğunu sordu. Rotalarını değiştirmeleri gerektiğini duyduğunda ise bunu yapamayacaklarını, aldıkları emre karşı gelemeyeceklerini söyledi. ''Your order is to protect the chest sergeant! And it's coming with us, then so are you!'' diye bağırıyordu Nikolai askere ve araçtaki diğer üçü de açık kapıdan tetikte onları izliyordu.

''Sir I'm afraid I can't let that!'' diyen askerin alnına silahı dayarken asker de tüfeğini ona doğrulttu. Bunu gören diğer askerler de araçtan indiler. Nikolai ve asker gözlerini kırpmadan birbirine bakıyor, diğerinin en ufak hareketinde tetiği çekmek üzere hazır bekliyorlardı. Nikolai oldukça sakin bir şekilde ''come on sergeant, either you'll put that weapon down and do as I say or one of us will pull the trigger'' derken arkasından birinin adını seslendiğini duydu. Dönüp baktığında Fay'in sol omzu sargılı Alper'i sol koluyla boğazından kavramış sağ elindeki silahı da alnına dayıyordu. Eah yarasını sarmaya çalışırken bağlarından kurtulup bir tekmeyle onu aracın dışına savurmuş ve Alper'i kapıp silahı alnına dayamıştı. Nikolai ellerini yavaşça kaldırırken Fay '' the gun Nik'' diye bağırdı ''or I'll send this little son of a bitch to hell near his family!''

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 419
Kayıt tarihi
: 17.03.09
 
 

Yaklaşık 3 yıldır teknoloji sektöründe çalışmaktayım. Basketbol, bilişim teknolojileri, teoloji, mi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster