Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Nisan '20

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
38
 

17 Nisan Köy Enstitüleri

Köy Enstitüleri Serüvenine Nasıl Bakmalı?

Her 17 Nisan tarihi geldiğinde ülkemizde Köy Enstitülerine ilişkin anmalar, faaliyetler, etkinlikler yapılır. Bu etkinlikleri düzenleyenler genelde enstitü geleneğinden gelenlerdir. Enstitüye yönelik anmalarda genelde kapatılmasaydı ülkenin geleceğinin çok farklı olacağı, bugün yaşanan pek çok sorunun kaynağının enstitülerin kapatılması olduğu dile getirilir. Bu da gösteriyor ki geçmişe özlem ne sadece Osmanlıcı denebilecek zihniyettekilerle, ne asrısaadet özlemcisi dindarlarla sınırlı değil. Herkes kendi çapında geçmişe bir nedenle özlem duyuyor. Geçmişe özlem duygusu bizim gibi duygusal hareket etmenin doğal olduğu toplumlarda çok yaygın.

17 Nisan vesilesiyle enstitü sistemine yönelik bir değerlendirme yapılacaksa bunu duygusal bir saikla değil de rasyonel bir anlayışla ve ders alma anlayışıyla değerlendirme yapmak çok daha yararlı olacaktır. Enstitü sistemi yaklaşık olarak 1937 ile 1954 tarihleri arasında işleyen bir süreç. Bu sürecin doğru anlaşılabilmesi için bu süreci tümüyle tek bir dönem olarak ele almamak gerekiyor. Enstitü sisteminin planlanması, Enstitü sisteminin kurulması ve işleyişi, Enstitü sistemine atfedilen görevlerin yerine getirilmesi, Enstitü mezunlarının alana çıkışı, kendilerinden beklenen sorumluluklar, Mezunların çalışma ortamlarında karşılaştığı sorunlar, Yasal düzenlemelerin içeriği, bu düzenlemelerin getirdiği yükümlülükler, Enstitü sistemi ile bürokrasi arasında yaşanan sorunlar gibi farklı boyutlar dikkate alınarak değerlendirmeler yapılması gerekiyor.

Köy enstitüleri sistemini kuran irade ile mevcut sistemin ana omurgasını değiştiren irade aynı siyasal merkezdi. CHP köy enstitüsü sistemini kurarken İsmet İnönü devletin başında idi. Hasan Ali Yücel’i bakan yapan da bakanlıktan alınması kararında da hem Cumhurbaşkanı ve hem de CHP parti yönetiminde etkin olan isim İsmet İnönü idi.

Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç bu sistemin baş mimarları ve işleticileriydi. İnönü de her zaman bu sistemin destekçisi olmuştu. Bu destek Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un sistemin dışına atıldığı tarih olan 1946 yılına kadar sürdü. İnönü bu kişileri sistemin başından atarken/uzaklaştırırken de yine güç sahibi idi.

Geçmişe göre değişen, ülkede tek parti döneminin bitmesi ve çok partili hayata geçilmesi idi. Çok partili hayata geçişle birlikte köy enstitüsü sistemine verilen katı destekten vazgeçildi.

Sistemin kuruluş mantığının dayandığı felsefe Cumhuriyete bağlı nesiller/toplum kesimleri yaratmaya dayanıyordu. Bunun için de nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ulaşma hedefleniyordu. Büyük nüfus çoğunluğuna ulaşarak yeni Cumhuriyet rejiminin anlayışına uygun insan kaynağı yaratılırken tarım ve teknik bilgi ve becerisinin de köylere kadar ulaştırılması sayesinde toplumsal kalkınma hedefleniyordu.

Bu hedef dönemin yöneticileri tarafından başta çok da yadırganmadı. Üstelik enstitü sistemi devlete ve yöneticilere ilk başta bir külfet, sorumluluk da yüklemiyor gibi görünüyordu. Nitekim 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanununun Okul yapımı ve onarımı’nı düzenleyenBEŞİNCİ BÖLÜM 23.maddesinde; “Bölge köy okulları binalarının veya bu binalara eklenecek dershane, yatakhane, yemekhane, hamam, çamaşırlık, ahır, depo ve işlik gibi yapıların ve bunlarla ilgili yolların, suyollarının yapılması ve onarılmasıyla bölge köylerinin ortak malları olarak tesis edilecek fidanlık, dutluk, kavaklık, çayırlık gibi kuruluşlar, bölgeye giren köylerde oturan köylülerin birlikte çalışmalarıyla ve gelir kaynaklarına uygun olarak bu köylerin bütçelerine her yıl için bu maksatla konulacak tahsisatla meydana getirilir. ….Vali, kaymakam ve nahiye müdürleri, bu mükellefiyetlerden bedence ve malca yeterlik göz önünde bulundurularak her köye düşen miktarı programa göre tespit ederler ve her sene bütçelerin tanzimi sırasında ilgili köy muhtar ve ihtiyar meclislerine yazı ile bildirirler.” 25.maddesinde ise “Köy halkından olan veya en az altı aydan beri köyde yerleşmiş bulunanlardan 18 yaşını bitiren ve 50 yaşını geçmiyen her vatandaş, köy ve bölge okulları binalarının kurulmasına, bu binalara su temin edilmesine, okul yollariyle bahçelerinin yapılmasına ve bunların onarılmasına münhasır işler tamamlanıncaya kadar yılda en çok yirmi gün çalışmaya mecbur tutulur. Bu işlerde çalışma mükellefiyetine tabi tutulacak köylülerin defteri eğitmen ve öğretmen veya gezici öğretmen ve gezici başöğretmenlerin de iştirakiyle ihtiyar meclisleri tarafından tanzim olunur.” denilmektedir. Köye öğretmen yetiştirecek köy enstitüleri de ilk kuruluş sürecinde görevlendirilen müdürlerin ve öğretmenlerle usta öğreticilerin rehberliğinde öğrenciler tarafından yapılmıştır.

Devletin/yönetimin yapması gereken eğitim yatırımları ve harcamalara ihtiyaç duyulmaksızın büyük oranda öğretmen/öğrenci ve köylülerin çabasıyla yapılacak, her tür eğitim ihtiyacı iş eğitimi, üretici eğitim ilkeleri ile bizzat işin içinde yer alacak kişiler tarafından karşılanacaktı. Devletten para istenmeden okullar yapılacak, öğretmenler yetiştirilecek, öğrenciler kendi kendine gelişip çağdaşlaşacak ve bu süreçte kasadan büyük miktarda kaynak da çıkmayacaktı. Sistemin kurucuları da idealist bir anlayışla gece gündüz çalışacaklardı. Buna kimse itiraz etmeyecekti. Buna rağmen sistemin kuruluş temelini oluşturan ilk yasal düzenlemeler 1940’lı yıllarda yapılırken sisteme yönelik itirazlar da dile getirilmişti. Yasal düzenlemeler CHP tek parti olmasına ve meclisteki tüm milletvekilleri aynı parti içinde olmasına rağmen milletvekillerinin tümü oylamalara katılmayarak tepkilerini göstermişlerdi. Bu konuda Köy Enstitüleri Vakfı tarafından çıkarılmış olan Köy Enstitüleri ile İlgili Yasalar 1-2 kitaplarında ayrıntılı açıklamaların olduğu görülecektir. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün döneme ilişkin hatıralarında da daha yasa çıkarken Meclis'te eleştirilerin olduğunu, tasarı daha ilk ortaya çıktığında "Bu yapılamaz," diyenlerin olduğunu beyan ettiği görülür. Buna rağmen dile getirilen itirazlar tek parti gücünün sarhoşluğu içinde görmezden gelinmişti.

Tek parti döneminde köy enstitüsü sistemine verilen destekle yapılanlara bakılınca uygulamada hoşnutsuz kesimlerin her geçen gün zamanla arttığı görülür. Aslında köy enstitüsü sistemi kuruluş aşamasında hoşnutsuz grupların sayısı fazla değildi.

Yapılan yasal düzenlemelerin başlangıcında toplumun, hele de yükümlülük altına giren köylülerin farkına varıp da itiraz edebilmesi 1940’lar Türkiye’sinde ve tek parti iktidarının en güçlü ve yoğun olduğu bir döneminde ve 2.dünya savaşının en yoğun zamanında hiç de mümkün değildi.

Sistemi kuranlar işe başladıktan sonra yavaş yavaş işin mahiyeti, işin ucu görünmeye başlayınca sorunlar yaşanmaya, itirazlar artmaya başladı. Zira kanuna göre 18-50 yaş arasındaki kadın ve erkek her vatandaş yılda yirmi gün okullarla ilgili işlerde çalışma yükümlülüğü altına girmiş durumda idi. Zaten kendi ihtiyaçlarını dahi karşılamakta güçlük çeken köylü vatandaşa ceza yaptırımı tehdidi ile ilave yükümlülükler getiriliyordu. O dönemlerde yaşanan bu durum dönemin iktidar partisi CHP’ye karşı bugünlere kadar devam eden bir ön yargının oluşmasına da neden oldu denilse yanlış olmayacaktır. Enstitü sistemine yönelik değişime gidilen ilk hususlar da öğretmen maaşları yanında çalışma yükümlülüğünün sadece erkeklere yönelik olarak sınırlanması olmuştur.

Gönülsüz bir işin sonucu ortaya çıkan zorlama/takibat ve cezalandırmalar her geçen gün şikâyetlerin de şiddetini artırmaya başladı. Nitekim döneme yönelik hatıra, haber ve değerlendirmelerde bizzat cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye iletilen şikâyetlerde enstitülere yönelik halktan gelen yakınmaların dile getirildiği, bu çerçevede köye, görev yerine giden öğretmenler için okul ve diğer binaların yapılması zorunluluğu, kız-erkek karma eğitim yapılması, solculuk/komünistlik suçlamalarının bunlardan bir kaçı olduğu görülmektedir.

Bu şikâyetlere karşı İsmet İnönü’nün camisini yapan köylünün okulunu da yapması gerektiğini dile getirdiği yine Erdal İnönü’nün hatıralarında dile getirilmektedir. Cumhurbaşkanı İnönü tarafından kullanılan bu argümanların daha önce Tonguç’un kitaplarında geçtiği dikkate alınırsa eleştirilere karşı söylemlerin arkasında Tonguç’un olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

İnşaat yapım işleri yanında köy okuluna ayrılması gereken okul yeri ile okul uygulama bahçesi yerinin belirlenmesi de yine bir başka soruna neden oldu. Okul inşaatları gereği gibi yapılamadığı/tam yapılamadığı gibi uygulama bahçesi belirlenmesi işi de ya savsaklandı ya da hiç uygun olmayan niteliklerde ve yerlerde belirlendi. Enstitüyü bitirip de köye/görev yerine giden öğretmenler hiç de kolay olmayan şartlarla karşılaşmak durumunda kaldılar. Bu konularda döneme ilişkin veriler açıkça paylaşılmadığı için kesin bir bilgi vermek mümkün görünmüyor. Bu konuda enstitü sisteminin duayen isimlerinden sayılan Mahmut Makal’ın 1949 yılında Öğretmen dergisi tarafından açılan bir ankete verdiği cevaplar manidar. Makal 12 soruluk anketteki bir soruyu cevaplarken“…..Köy öğretmenlerine bağlanan ümitlerin gerçekleşebilmesi için haydi siz öğretmensiniz deyip köylere salıvermek yetmez. Öğretmenin ve okulun daima devletin desteğine ihtiyacı çoktur. İki yıllık öğretmen olarak okulu bir türlü yapamadık. Tek eşyamız yok. Okulsuz, eşyasız, evsiz iki yıldır hayatın görülmedik, mihnet ve acılarıyla sürünüp pençeleşerek köyüme seksen çocuğa okuma yazma öğretmekten başka bir şeycik yapamadım. Bundan dolayı dinmez bir acı içindeyim. Müfettişi, gezicisi, Milli eğitim müdür ve memuru….herkes keyfinde, bana yıpranmak düşüyor!....”diyor.

            Köylü vatandaş da okula/öğretmene/eğitime yönelik getirilen yükümlülükler karşısında hoşnutsuzlukla beraber psikolojik duvarlar inşa ederek adeta düşmanca bir bakışa/tutuma müsait bir hale gelmişti.

Mezun olup köyüne/görev yerine giden öğretmenler yasal mevzuatın kendilerine yüklediği ağır yükle köyde tek başlarına kaldılar. 25 Haziran 1942 tarihli resmi gazetede yayınlanan Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilât Kanunu 71 maddeli bir kanun. Bu kanunun en uzun maddesi Köy eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve Salahiyetlerini düzenleyen 10.maddesi. Bu maddeye göre öğretmenlere Okul ve kurslarla ilgili işler ve Köy halkını yetiştirmekle ilgili işler olmak üzere iki ana başlıkta sayılan pek çok görev yükleniyor. Her bir alana yönelik altışar madde halinde sayılan bu görevlere bakıldığında öğretmenin adeta Süpermen olması bekleniyor. Bunu da yine adeta karın tokluğuna yapması isteniyor. Zira kanuna göre bu öğretmenlere maaşlarının tümü tam olarak ödenmiyor. Maaşının bir kısmını nakit olarak alan öğretmen kalan kısmı okul bahçesini ve işliği işleterek, hayvanlarının bakımını yaptıktan sonra elde edeceği ürünlerini satarak karşılaması yani tekrar çalışarak elde etmesi isteniyor. Öğrencinin eğitimi yanında vatandaşın/halkın eğitimi, uygulama bahçesinin çevreye örnek hale getirilmesi, hayvanların bakımı, iş evinin işlevsel hale getirilmesi gibi bir koltukta 4-5 karpuz taşıma sorumluluğu karşısında haklı olarak yoruldular, yıldılar. Yirmi yıl zorunlu hizmet, normal öğretmenin aldığı maaşın üçte birini alıp kalanını ekstra çalışarak/çabalayarak kazanma durumunda kalınması karşısında ayrımcılığa tabi tutulmuş psikolojisine girmemek için nasıl bir idealizme sahip olmak gerekir bilinmez. Nitekim kısa süre sonra öğretmenler ellerindeki hayvanların alınması, kendilerine diğer öğretmenlere verilen özlük hakları ve maaş haklarının verilmesi taleplerinin yoğunlaştığı görülmüştür. Enstitülerin kurulduğu kesimlerde yer alan köylere giden öğretmenlerden uygun şartlara sahip olanlardan maddi yönden zenginleşenler eğitimi ve diğer işleri ihmal etme durumunda kalırken uygun şartlara sahip olmayanlar ise uygulama bahçesini ve işliği daha işlevsel hale getirme gayretine gireyim derken yine benzer şekilde ve haklı olarak eğitim ve öğretim görevlerini ihmal etmek zorunda kalıyorlardı. Bu öğretmenler belki okulda bir arada bulunduğu arkadaşları ile psikolojik/sosyolojik de olsa bir dayanışma imkanı varken köyde/görev yerinde bu dayanışmayı yapacak birilerini istediği zamanda bulamadı. Yalnızlaşan öğretmenlerin büyük çoğunluğu doğal olarak bu durumdan kaçmanın/ kurtulmanın çarelerini aramak zorunda kaldı. Bunlar da memnuniyetsizler grubunun tarafında yer aldılar.

Enstitülerin sayısı arttıkça ihtiyaç duyulan niteliklere sahip eğitici, öğretici personel/çalışan bulmak zorlaşmaya başladı. Sistemdeki okul sayısı ve işi yürütecek kişi sayısı daha az olduğu bir aşamada sisteme ve alana hâkim olmak, yönlendirmek daha kolay iken zamanla sayı çoğalınca alan genişledi, çalışan kişilerin nitelik ve nicelikleri farklılaşmaya başladı. İsmail Hakkı Tonguç’un enstitü müdürlerine yönelik yazdığı mektuplar ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın köy enstitülerine yönelik çıkardığı genelgeler sürecin işleyişinde yaşanan sorunların anlaşılmasında ışık tutucu nitelikteki belgeler olarak incelenmesi/analiz edilip değerlendirilmesi gerekir. Bizim Köy romanının yazarı Mahmut Makal enstitü sistemini kuranların işe acele ve karışık bir şekilde başladıklarını, bu acele hareketleri başka şekillerde tefsir eden kötü düşüncelerin, memleket efkarında yerleşmesiyle mezunların köylere ilk adımlarını atarken “şımarık, dinsiz”gibi kelimelerle karşılandıklarını ve hücuma uğradıklarını söyler. Enstitü hareketindeki bu başlangıç başta birlikte yola çıkanlar arasında görüş farklılıklarına ve dolayısıyla çatışmalara yol açtı. Sistemin kurucusu ve baş yetkilisi olan İsmail Hakkı Tonguç ile Kızılçullu Köy Enstitüsü müdürlüğü yapan Emin Soysal, Gazi Eğitim Enstitüsünde de görev yapmış olan dönemin eğitimcileri İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Halil Fikret Kanad gibi kişiler arasında yaşanan çatışmalar, eleştiriler, değerlendirmeler bunun bir örneği olarak sayılabilir.

Enstitü sistemi kurulurken Milli Eğitim Bakanlığı başat bir role sahipti. Enstitü müdürleri Milli Eğitim Bakanı/İlköğretim Genel Müdürü ve dolaylı olarak İnönü’nün desteği sayesinde devlet bürokrasisi içinde yer alan vali ve kaymakamları dahi adeta aşarak doğrudan merkeze ulaşabiliyorlardı. Bu durum enstitü yönetimine ve öğrencilerine karşı devlet bürokrasisi içinde hoşnutsuzlukların oluşmasına neden oluyordu. Bir dönem her yıl okul inşaatlarının ne kadar tamamladığına dair radyodan dahi beyanatlar verilerek valiler ve kaymakamlar değerlendirilirken enstitü müdürlerinin de kanaat ve görüşleri alınıyordu. Doğal olarak enstitü müdürlerinin bu bağımsız tavrı devlet bürokrasisinde çatışmalara da neden olmuştur.

Dönemin siyasal, sosyal tartışma sürecinde ortaya çıkan milliyetçi/Turancı söylemlerle sistemi kuran ve işletenlerde var olan toplumcu, sosyalist tartışmalar da yine dikkatle değerlendirilmelidir. 1944 Turancı söylemlere sahip olanlara karşın enstitülerde yerleştirilmeye çalışılan sosyalist/sol söylemler çatışmayı daha da alevlendirdi. Enstitüden çıkan kuşağın çoğu sonraki dönemlerde ülkedeki sol hareketlerin içinde yer aldığı görülüyor.(Mahmut Makal, Fakir Baykurt vd) Bu da aslında enstitülerin hedeflediği insan tipinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Enstitü sistemi işlevini tam olarak yerine getirebilmek için yeni ünitelerle gün geçtikçe büyüyordu. Yeni insanın modeli köy enstitülerinde üretilmek isteniyordu. Bu insan tipi enstitüden öğretmen olarak mezun olacak kişiler aracılığıyla yetiştirilerek sonuçta istenen toplum meydana getirilmek hedefleniyordu. Cumhuriyetin ilan edildiği dönemlerden farklı olarak zamanla dünyada siyasal söylemde faşist/sosyalist, sağ/sol gibi gruplaşmalar doğdu. Türkiye’de de CHP içinde bu çerçevede gruplaşmaların olması doğaldı. Zira ülkedeki tüm siyasal görüşler bu tek partinin içinde kendini ifade etme mecburiyetinde kalıyordu. Enstitü hareketinin yaygınlaşması ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı yani devletin, sol anlayışın eline geçtiği algısı mücadeleyi şiddetlendirmiş olabilir. Gençlik arasında yayılmaya çalışılan kültür sol tandanslı olunca milliyetçi kesim bundan tedirgin olmuş olabilir. Geleceği kaybetmeme adına enstitüleri kapatma/dönüştürme girişimi doğdu denebilir. Köy enstitülerinde dolaşan yayın, dergi, kitap ve diğer ürünlerinde görülen toplumsal eleştiri içeren yazılar muhalif tarafta rahatsızlık veriyordu. Bu tür yazıları yazanlar yarın öğretmen olursa çocukları da etkiler diye düşünülmesi doğal. Enstitülerin dönüştürülmesi ve zamanla kapatılması sonrası enstitülü olma, grup bilinci oluşturmada bir kimliğe dönüştü. Bu da toplumdaki devamlılığı sağlayan bir harca, bir ütopyaya dönüştürüldü. Bu gün 17 Nisanlarda bu kimliği yaşatmaya çalışanlar da bu grubun devamıdır.     

            Enstitü sisteminin yaygınlaşması kurtuluş savaşında de yer alan ve sonraki süreçte CHP içinde de yerini koruyarak güçlü bir nüfuz elde etmiş olan eşraf, ağa ve zengin takımının da rahatsız olmasına neden olmuştur. Emin Sazak gibi toprak zengini kişiler enstitü sisteminin gelecekte kendileri için tehlike oluşturacağını görmüş gibi görünüyor. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Haziran 1945’de çıkıyor. Çiftçinin topraklandırılması köy enstitüsü sistemiyle de doğrudan ilgilidir. Bundan etkilenen toprak zengini gruplar, kişiler Yücel-Tonguç ve enstitü hareketini hedefe koyuyor.

Enstitülerin kuruluş sürecine ilişkin yasal alt yapının oluşturulması sonrası hızla yaygınlaşmaya başlayan okullardaki öğrenciler aldıkları eğitimin süresi ilerledikçe nitelik ve nicelik olarak da toplumda görünür olmaya başlamıştı.  Enstitülü öğrenciler giyimleriyle de toplumda farklı bir grup görüntüsü veriyordu. Sistem zamanla devamlılığını daha da kökleştirme adına daha ileri düzeyde ihtiyaç duyacağı insan gücünü yetiştirme amacıyla Yüksek Köy enstitüsünü de kurmaya başladı. Yüksek köy enstitülü öğrenciler sistemin yeni üyeleri olarak eğitim örgütü içinde daha üst düzeylerde de görünmeye başladılar. Sadece köylü toplumunda değil Yüksek Köy Enstitüsü aracılığıyla Ankara’da dönemin kentli grupları/seçkin grupları arasında da görünmeye başlanan enstitülerden alınan sonuçlar parti, hükümet ve meclisin bir kısmı tarafından mutlulukla karşılanıyordu. İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü hatıralarında; …..Köy Enstitüleri projesi babamın çok önem verdiği, üzerinde durduğu, güvendiği, değer verdiği bir girişimdi. ….Hasan Ali Yücel'i kıskanan çok insan vardı o zaman partide. . . Çünkü kendisi, babamın çok sevdiği bir insandı. Konuşkan, yapmayı seven bir insan . . . İnsan iş yaptıkça kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "Artık bundan kurtulalım," havası doğuyor. Köy enstitülerine yönelik yapılan eleştirilerden …İkinci eleştiri ise "Kız-erkek köy çocuklan bir yerde okuyorlar. Bu, hoş bir şey değildir. Başka tehlikeler ortaya çıkar." Tabii bir de komünistlik suçlaması ... Onun da hiç bir dayanağı yoktu, ama Hasan Ali Yücel'e bu tür suçlamalar yapıldı. "0, sokulan, komünistleri himaye ediyor. Dolayısıyla bu okuldan komünistler yetişiyor," dediler. Bu suçlamalar, çok partili rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı. Muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. Onun için de en kolay suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu.”şeklinde açıklamalarla o günleri anlattığı görülüyor. Enstitülü öğrenciler Tonguç-Yücel taraftarları olarak görülüyordu. Enstitü sisteminden yetişmiş kişilerden olan Pakize Türkoğlu hatıralarında 1945 19 Mayıs gösterilerinde yerel halk oyunları oynayan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerine yönelik gösterilen teveccühten söz eder. Enstitülü öğrencilerin izleyiciler tarafından coşkuyla ve tezahüratla alkışladığını bu sırada Hasanoğlan ile Hasan Ali’nin sık sık isimlerinin haykırıldığını anlatır. Enstitülerin yaygınlaşmasında aktif rol alan MEB Hasan Ali Yücel’in ön plana çıkması parti içi çekişme, kıskançlık vb. duygulara neden olduğunu kabul etmek çok da yanlış olmayacaktır.

Enstitülere muhalefet düşüncesi sistemin yaygınlaşması ile beraber gelişti ve güçlendi. Şehir ve kasabalarda devletin yaptığı işlerin köylerde köylüye yüklenmesi toplumsal muhalefeti büyüttü. Tüm bu muhalif anlayışlar 1945 yılında çok partili hayata geçilmesi sonrası 1946 seçimlerinde CHP tarafından dikkate alınmak zorunda kalındı. Nitekim İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü bu konuda hatıralarında; “…Çok partili rejimde halkın eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. . . Sonunda mecburen "Eh pekâlâ, biraz o doğrultuda bir şey yapalım," diyorsunuz. Her demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. Babamın yaptığı da buydu. Buna "Evet" demekti. Sonra gelen Milli Eğitim Bakanı, Hasan Ali Bey gibi değildi. O daha ılımlı bir yaklaşım gösterdi ve Köy Enstitüleri önce Öğretmen Okulu oldu, yavaş yavaş da etkileri azaldı. Bu yüzden babamı eleştiriyorlar, ama orada bence bir haksızlık yapılıyor. O da şu: Köy Enstitülerinin çok parlak, çok önemli kuruluşlar olması, onlardan boylarını aşan hizmetler bekleme hevesini doğuruyor.” demektedir.

Enstitü sistemi ile getirilmek istenen okul öyle bir şekilde düşünülüyor/planlanıyor ki üç bakanlığın hizmet alanını da karşılama çabasında. Bu da en ucuz şekilde yapılmaya çalışıldı. Bu ise hiç gerçekçi değil. Maliyete katlanmadan verimin artması mümkün değil. Rasyonel değil. Sağlık bakanlığının, tarım bakanlığının işlevini de MEB üstlenmeye çalışırken bu bakanlıklar aynı istek ve çabayı göstermeyince işin tümü MEB’in üzerine, orada da sadece öğretmenin üzerine bırakıldı. Öğretmene gücünün üstünde iş yüklenmesine karşın ihtiyaç duyduğu desteğin verilmemesi sonucunda doğal olarak da sistem çöktü. Aslında köy enstitüsü sisteminin başarısızlığının en temel nedenlerinden birisini yüzyıllardır süren kötü yönetim geleneğinin bir sonucu olarak saymak daha doğru olacaktır. Köy enstitüsü sistemini üç yüz yıl kadar geçmişe uzanan gerileme ve çöküşe çare arama serüvenindeki yüzlerce başarısız denemelerden birisi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Enstitü sistemi ancak tek partiye dayalı katı bir devletçi anlayış hakim olursa ve zorlamaya dayalı olarak işletilebilecek bir sistemdi. Bu nedenle de uzun süre yaşaması ve devam etmesi mümkün de olmadı. İsmet İnönü Yücel ve Tonguç’a acilen enstitülerin sayısını önce 40’a ardından da 60 çıkarmalarını istemesi karşısında bu ikili ekonomik zorluk ve personel sıkıntısını dile getirip bunun mümkün olmadığını dile getirmelerine karşı onlara büyük bir fırsatı kaçırıyorsunuz, savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalısınız, savaştan sonra bunların hiçbirini yaptırmayacaklar, pişman olacaksınız diyor. Bu da gösteriyor ki enstitü sisteminin emir komuta zinciri ve baskı/zorbalık olmaksızın hayata geçmesi ve uzun süre yaşayabilmesi sistemin kurucuları tarafından da bilinen bir şey idi. Buna rağmen vatandaş, halk kendisine yararlı olan şeyi bilmez, güdülmeleri gerekir anlayışı ile hareket edilerek toplum mühendisliği yapılmaya çalışıldı. Bu da yöneten yönetilen ilişkilerinde geçmişten beri var olan olumsuz geleneğin devamından başka bir şey değildi.

Enstitülere yüklenen aşırı anlam ve beklentiye karşı yine İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün hatıralarında geçen şu değerlendirmesine bakmak da yararlı olacaktır. Erdal İnönü hatıralarında; "Köy Enstitüleri kapanmasaydı, bugün çektiğimiz sıkıntılar olmazdı," diye bir izlenim var. Bu da gerçekçi değil. Bugün çektiklerimiz, geçmişten gelen birtakım yanlış alışkanlıkların devam etmesiyle ortaya çıkan sıkıntılar... Bunları tek başına Köy Enstitüsü mezunları ortadan kaldıramazdı. Ama devam etseydi kuşkusuz daha iyi bir eğitim görecekti öğrencilerimiz . . . Bunun da faydası olurdu, ama unutmamalı ki, bizim haksız gördüğümüz eleştirileri yapan pek çok insan, çok iyi eğitim görmüş insanlar.”diyor. Bunu da dikkate almak gerekiyor. Mahmut Makal da enstitü sisteminin kuruluş ve işleyişine yönelik sorulan soruya cevap verirken; “…Köy Ensitüleri bence ne eski ve ne de şimdiki durumuyla beklenen gayeye tam manasıyla uygun değillerdir. Eskiden öğrenciler iş sahalarında fazla meşgul edilip, elleri biraz becerikli fakat kafaları boş çıkıyorlardı. Köye gidince de bir arazi meselesi önüne çıkıyordu. Bu yüzden köylünün gözünde düşman görünen bir öğretmen şaşırıp kalıyordu. …Hasıla hala sıfırdır. Köylere bunca öğretmen gönderilmiş de olsa bakımsız, kültüre susamış ve hiçbir yardım eli uzanmayan öğretmen yoklukla pençeleşmekten elini başına koyamayan, devlet adamı, ve aydın adam namıyla yanına yılda bir defa uğrayan müfettişin de halden anlamaz gözleri önünde kul köle olup yerlere serilen aç, susuz, ruhsuz…öğretmen….

Enstitü süreci bir deneme-yanılma ve öğrenme şeklinde işledi. Bu süreçte yanlışlıklar da güzel ve olumlu işler de yapıldı. Ancak her iki yönlü davranışı yapanlar da aynı kaynaktan doğup büyümüştü. Süreç içinde yapılacak düzeltmelerle sistem iyileştirilebilirdi. Ama yapılmadı. Kaldırıldı. Bu işleyiş bugün de devam ediyor. Bir uygulama başlatılıyor, bir süre sonra kaldırılıyor. Aslında enstitü uygulaması devasa yönetim kültürümüzün, geleneğimizin geçirdiği uzun değişim sürecinin aşamalarından sadece biri. Orada takılıp kalmamak gerekiyor. Bunun yerine sağlam, kalıcı ve toplumun yararına işleyen ve sorunlara çözümler üreten etkin bir yönetim kültürü ve geleneğine ulaşma adına bir an önce uygulanabilir çözümler bulunması gerekiyor. Bu ise ancak kurumsal bir yönetme ve düşünme alışkanlığının oluşturulması ile olabilecek bir şey. Bunun için tarihten ders alıcı bir anlayış ve alışkanlık geliştirmek gerekiyor. Bu alışkanlık bireylerden başlayıp dalgalar halinde toplumun tüm kademelerine ve kurumlara yayılması gerekiyor. Bunun için birey olarak toplum mühendisliği sevdasını bırakıp toplumun yararına ve yarınına yönelik okumaya, düşünmeye, yazmaya, tartışmaya devam.

                                                                                   Ali Hikmet Demir

                                                                              ahdemir35@gmail.com                                         

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 143
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 1172
Kayıt tarihi
: 26.09.08
 
 

Öğretmen olarak başladığım meslek hayatıma yönetim ve denetim konusunda aldığım yeni eğitimler so..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster