Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
276
 

1915 mesajı ve 1 Mayıs

1915 mesajı ve 1 Mayıs
 

24 Nisan'dan bir gün önce, Başbakanlık resmi sitesinden Başbakan Erdoğan’ın imzasıyla Ermeni olaylarına ilişkin aşağıdaki taziye mesajı, Almanca, İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Arapça, Türkçe, Doğu Ermenice ve Batı Ermenice olmak üzere 9 ayrı dilde yayımlandı: 

"Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz." 

Başbakan mesajında ayrıca, "Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır" ifadelerine de yer verdi. 

Doğal olarak bu taziye mesajı ülke içinde olduğu kadar, ülke dışında da büyük yankılara neden oldu. Çoğunlukla var olan ve inatla görülmezden gelen yüzyıllık bir acının kabul edilmesi olarak algılandı. Benim bunların içinde en çok Ermeni Cemaati Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun şu sözleri dikkatimi çekti: “Esasında bizim de taziyede bulunmamız lazım. Çünkü bu olaylar karşılıklı olmuştur. Müslüman kardeşlerimiz de ölmüştür. Bu iki kardeşin, iki arkadaşın kavgasıdır. Karşılıklı özür dilenmesi bana göre daha adil olur. Tabi bizim milletin hoşuna gitmez bu konuştuklarım.”

Aslında bizleri Türkler ve Ermeniler olarak baş başa bıraksalar, sonuçta tarihin çok acı bir ortak sayfamızı kendi aramızda helalleşerek geride bırakabileceğimize inanıyorum. Yurtdışında yaşayan Ermenilerle tanışanlar, kendilerini Türk olarak tanıttıklarında çoğunlukla dostane karşılandıklarını söylüyorlar. Özellikle de zamanında Türkiye’de yaşamış atalar söz konusu olunca. Düşmanca davrananlarda ise daha çok Diaspora’nın yaklaşımları gözleniyor gibi.

Bizim tehcir, tüm dünyanın ise soykırım olarak adlandırdığı 1915 olaylarında, tarihi gerçeklerle algılar birbirinin içine geçmiş durumda. Tarih, o dönemde çok büyük hesapların döndüğünü ve koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm coğrafyaya da içine alarak çöktüğünü gösteriyor. Söz konusu yalnız bir imparatorluk değildi, onun sembolize ettiği İslam diniydi de aynı zamanda. Bu yönüyle Müslümanlar Hristiyanlarla karşı karşıya geldi. Ve yine bu yönünden ötürü Hristiyan Ermenilerin, Müslüman Türkler tarafından katli algısı, özellikle Batı dünyasında kayıtsız şartsız kabul gördü.

Eğer tersi olsaydı, mutlaka 1915 olayları coğrafyada cereyan eden tüm diğer savaş koşullarıyla beraber anılır ve Müslüman Ermenilerin, Hristiyan Osmanlılar tarafından tehcir edilmiş olması, makul bir önlem olarak kabul edilirdi. Hatta belki Ermenilerin savaş şartlarında böylesi zor bir durumda bıraktıkları Osmanlılardan özür dilemesi beklenirdi. Çünkü dünyadaki mevcut baskın algı ne yazık ki hep bu yönde. “10 Çocuk Kutlu Doğum’un Neresinde?” adlı yazımda da bahsettiğim gibi, söz konusu “yanlışlıkla” vurulan Afgan bebeler olunca, NATO özür dileme gereği dahi duymuyor. Yani öfke ve pişmanlık hep tek taraflı işliyor. Sarkozy gibiler “barbarlık” kelimesini halen sadece kendi vurulan askerleri için uygun görüyorlar. Hem de yüzyıl önce olduğu gibi, yine kendilerine ait olmayan toraklarda aynı kanlı menfaatin peşinde koşarken. 

Mevcut algıyı en çarpıcı şekilde dile getiren filmlerden biri kuşkusuz ki, Taviani kardeşler tarafından çekilen “Tarla Kuşlarının Evi”dir. Filmin içeriğini “Önce Ateş, Sonra Baş” adlı yazımda, Der Spiegel’in söz konusu makalesinden çevirmiştim. Makalede, anı kültürü ile ilgili bu en önemli ve en sarsıcı yapıtın yarışma dışı yayınlandığı ve eserin Türklerin Ermenilere uyguladıkları soykırımla ilgili olduğu belirtiliyor. Bu yaklaşım, tarihin ve algının bir yüzünü gösteriyor.

Diğer ise 1991 çevrilen “Mayrig”, yani "Anne" filmidir. Bir gece tesadüfen CNBC-e’de denk gelmiş ve ilgiyle izlemiştik. Ömer Şerif ve Claudia Cardinale’nin oyunculuğu kadar, filmin baştan sona biz Türkleri veya bize has değerleri çağrıştırması dikkat çekiciydi. Hatta filmin sonundaki oğlun anneye yönelik cümlesi, içime işlemişti. Bu kadar ortak noktamızın olduğunu bu filme kadar bilmiyordum desem, yeridir. Kuşkusuz ki bunda filmin yönetmeni de olan,  yazar Henri Verneuil’un kendi anılarının söz konusu olmasının büyük etkisi var.

Eğer bizi ve geçmişimizi barıştıracaksa, böylesi filmler barıştırır diye düşünüyorum. Taviani kardeşlerinin gibileri ise ortak düşmanlık ve yaraları daha da derinleştirir türden. Kaldı ki, hepimizde “sürülmüşlüğün” izleri var. Selanik’i terk etmek zorunda kalırken, daha bebe olan kız kardeşinin ağlayarak geri kalmasına gönlü razı olmadığından, kendisi de daha küçücük olan babaannem onu sımsıkı kucağında sararak ve inatla bırakmayarak beraber kaçabilmelerini sağlamış. Annemin babası ise öksüz delikanlı olarak terk etmek zorunda kaldığı Dağıstan’dan çok korkulu ve tehlikeli bir gemi yolculuğu sonunda İstanbul’a varabilmiş. O dönemde herkes her yere savrulmuş. Tabii ki tehcir farklı, ama tüm coğrafyada yaşanan acılar öylesine derin ki. 

Bu anlamda, hepimizin hepimize taziye borcu var.

Başbakan geçmişi olgunlukla konuşabilmekten ve kayıpları kendilerine yakışır yöntemlerle birlikte anmaya dair umut ve inançtan bahsederken, neden bunu 20. yüzyılın sonundaki koşullarda acı kayıplar veren solculardan esirgiyor? Neden son derece sembolik ve anılarla dolu olan Taksim’i, 1 Mayıs’ta onlara yasaklıyor? Yüzyıl gerisine dev adım atmaya hazırlanırken, neden otuz yıl gerisini görmezden geliyor?

Fatih Camii’nde cenaze namazı kılmakla, Yenikapı’daki ruhsuz donuk dolgu alanda yeni yapılmış bir camide bunu yapmak aynısı mı olur? Nasıl ki Fatih Camii’nin kendisi kadar, orada oturan ahalinin de oranın uhrevi havasına etkisi varsa, Taksim’in kendisi kadar civarında oturan solcu entelektüel veya laik kesimlerin de oranın kentli dinamik havasına etkisi var.

Önce Taksim meydanını boşaltarak cıscıvlak hale getirmek, sonra da parkın içine kışla şeklinde AVM dikmeye ve meydanı da camiyle doldurarak tümüyle farklı bir işleve büründürmeye çalışmak, Fatih Camii’ni müzeye ve etrafını da turistik mekâna çevirmeye kalkışmaktan bir farkı yok.

Bu mu ortak acı ve anılara saygı göstermek? Böyle mi beraber barış ve kardeşlik içinde yaşamayı öğreneceğiz? Yakın tarihten ders çıkarmadan, uzak tarihle barışmanız mümkün değildir. Bir tarafınız kutuplaşmaktan donmuşken, diğer tarafınızla kimseyi sarıp sarmayalamazsınız.

Bu bağlamda şu an için “yaşayan ölü” olan Taksim ve ahalisine taziyelerimi sunuyorum.

Zuhal Nakay

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 562
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster