Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '06

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
28475
 

1915'te ne oldu?

1915'te ne oldu?
 

Ermenilere soykırım yaptık mı? Böyle bir soruya muhatap olmanın çoğumuza huzursuzluk verip sinirlerini gerdiğini ve öfkelendirdiğini hissediyorum.
Huzursuzluk, sinir gerginliği ve öfkemizin nedeni, askeri, siyasal, hukuksal her türlü hesaplaşması yapılıp dürülmüş olan bu defterin tarihin çöplüğünden çıkarılıp hortlatılması ve resmi – gayri resmi uluslar arası her türlü platformda temcit pilavı gibi sürekli önümüze getirilmesi.

Bu konunun daha çok kişi tarafından doğru olarak bilinmesinin, uluslararası alanda bu konuda karşılaşılan sorunlarla baş edilmesine fayda sağlayacağını düşünüyorum. "Doğru olarak bilinmesi" derken %100 Türk tezini kast etmiyorum. Gerçekte neler olduğu, olayın Ermeniler tarafından nasıl algılandığının ve bu günkü Ermeni hedef ve amaçlarının bilinmesinin çok büyük önemi var. Tarih bir süreçtir ve ne Osmanlı devletinin yıkılmasıyla, ne de Lozan anlaşmasının imzalanmasıyla Tarih sona ermediğine göre, milliyetçi Ermenilerin de kolay kolay hedeflerinden vaz geçmelerini beklemek saflık olur.

Şunu aklımızın bir köşesine kalın harflerle yazıp, sık sık hatırlamakta yarar var: bu kampanyanın hedefi tazminattır, topraktır. Öyle özür diletmek falan için bu çapta bir global kampanya yürütülemez. Şimdilik toprak talep etme aşamasında değiller. Bunun şartlarını oluşturup doğru zamanını kollayacaklardır.

***

Osmanlıda 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, yani 1850’lerden önce hiçbir Ermeni sorunu yaşanmamıştır. 1828-29 Osmanlı – Rus Savaşı sonucunda doğu Karadeniz sahilleri ve Kafkasya Rusların eline geçti ve şimdilere kadar gelecek geleneksel Türk-Rus sınırı çizildi. Bu tarih, Ermeni sorununun tohumlarının ekilmeye başlandığı tarihtir, çünkü Ermeni nüfusunun en yoğun yaşadığı yer olan bu bölge, Osmanlı – Rus savaşı sonucunda imzalanan Edirne anlaşmasıyla Rusya’nın elinde kalmıştır.

Rusya böylece Ermenilerin kaderine hakim hale geldi fakat bu gücü kullanmanın meşru gerekçesini 93 harbi sonunda 1878’de imzalanan Ayastefanos ve Berlin anlaşmalarıyla oluşturdu. Bu tarihe kadar Ermenilerle ilgili bir sorun tarih kayıtlarına düşmemiştir ama bu anlaşmalarda Rusya, kendisini Osmanlı Devletindeki Ortodoksların hamisi ilan etmiş, Ermeni haklarında ıslahat (iyileştirme) talep etmiştir. Ermeni toplumunun fiilen Anadolu’nun dışındaki bir merkezden yönlendirilmesinin başlangıcı budur(1). Bu ana kadar Osmanlıda tebaa-i sadıka olarak anılan Ermenilerin 1915’te zorla göç ettirilmesine kadar itilip kakılmasının macerası böylece başlamıştır.

Bu tarihten sonra sürekli yaşanan bir döngü vardır;

Ermeniler bir yerde kanlı bir isyan çıkarır ve Osmanlı Devleti zor kullanmaya zorlanır. Bu isyan bazen devlet kolluk kuvvetlerinin direkt müdahalesiyle, bazen Müslüman halkın galeyana gelip misilleme yapmasıyla bastırılır, isyanın bastırılmasından sonra Rusya ve Avrupa’daki örgütleri "Türkler bize zulüm yapıyor" propagandası yayılır ve Osmanlı Devletine Ermenilere daha fazla haklar, muhtariyet (özerklik) verilmesi için baskı uygulanırdı.

1881 ile 1906 arasında Anadolu’da ve hatta İstanbul’da on binlerce cana mal olan onlarca isyan çıkaran Ermeniler, 20 bine yakın cana mal olan Adana isyanından sonra 1.Dünya savaşına kadar rahatsızlık çıkarmaya cesaret edemediler.(2) 1 Dünya savaşı başlayınca, Osmanlı ordusunun cephelerde olmasını fırsat bilen silahlı Ermeni çeteleleri Anadolu’da birçok yerde ayaklandılar ve savunmasız Türk köylerine kanlı baskınlar uygulamaya başladılar ve Osmanlı Ordusunun ikmal yollarında tehlike oluşturdular.

Başkumandanlık 25 Şubat 1915’te Ermeni rahatsızlık ve isyanlarına karşı bir seri tedbirler alınmasını birliklere tamim ile bildirmişti.

Antep ve civarını etkileyen Zeytun ayaklanmasında başkaldıranları İttihat ve Terakki hükümeti tedbir olarak Konya’ya sürgün etti. Fakat bu sefer o bölgedeki Ermenilerle birleşip tehlike teşkil etmeleri üzerine bundan vaz geçildi ve bundan sonrakilerin Halep’in güneydoğusu ile Zor ve Urfa havalisine sevkine karar verildi.

Zeytun Ermenilerinin başlattığı olayların bir türlü yatışmaması üzerine Talat Paşa 6 Mayıs 1915’te Maraş Mutasarrıflığına gönderdiği gizli bir şifre (mesaj) ile Zeytun’luların tamamen ihracını emretti.

Van isyanının başlaması üzerine 24 Nisan 1915’te bütün vilayetlere yollanan gizli tamimde Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, elebaşlarının tutuklanması emredildi ve genelkurmay, 2 gün sonra bütün askeri birliklere benzer bir emir gönderdi. Bunun üzerine 2345 Ermeni komitacısı tutuklandı ve tutuklananların bir kısmı Ankara ve Çankırı’ya yerleştirildi. Ermenilerin soykırım günü olarak andığı tarih bu tarihtir.

Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Paşa kişisel olarak tüm sorumluluğu üzerine alarak Van, Bitlis ve Erzurum bölgelerindeki Ermeni’lerin savaş alanı dışına çıkarılması (=tehcir, göç) emrini verdi. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermenilerin öldürüldüğü iddialarıyla yaptığı baskılar sonucu tehcir’in sorumluluğunu tek başına taşıyamayacağını anlayınca 27 Mayıs 1915’te tehcir yasasını çıkartmış ve Ermenilerin Anadolu’dan sürülmesini 8-9 ayda gerçekleştirmiştir. Tehcir yasası Ordu’ya "asayişi bozan silahlı saldırgan ve direnişçileri imha etme, casusluk ve vatana ihanet eden köy ve kasaba halkını başka yerlere sevk ve iskan etme" yetkilerini verdi. Bu göç sırasında savaş koşulları, kıtlık ve hastalıktan birkaç yüz bin Ermeni öldü.

Ermeni iddialarının en önemli kanıtı durumunda bulunan meşhur "Blue Book" yani "Mavi Kitap", İngiliz yönetiminin 1916 yılında "katliama kanıt oluşturmak üzere" siparişle James Bryce’e hazırlattığı bir propaganda dokümanıdır. İngiliz hükümetince benzer bir kitap - rapor bir yıl öncesinde Belçika’daki Alman zulmünü belgelemek için hazırlanmıştır ve bu raporlar Amerika’nın İtilaf devletlerinin yanında savaşa girmesi için ikna edilmesine yöneliktir.

O ortamda böyle bir kitabın hazırlanması için gerekli materyalin görsel anlamda fazlasıyla mevcut olduğuna kuşku yoktur. Aynı ortamda tam zıt anlamda propaganda yapabilecek bir kitabın (Ermenilerin Türklere uyguladığı katliamlar) hazırlanmasının da mümkün olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Yine de bu kitabı görmeden kesin yargıda bulunmak doğru olmaz.

Osmanlı Devleti Dünya savaşından yenik ayrılınca 1918’de partinin ileri gelenleri Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa ile diğer yöneticileri yurt dışına kaçtılar. Talat ve Cemal Paşa ve bazı diğer İttihat ve Terakki ileri gelenleri daha sonraları kaçtıkları yerlerde Ermeni teröristler tarafından öldürüldüler.

Rusya’daki 1917 Ekim devrimi ile Çarlık Rusyasının devrilmesi sırasında oluşan kuvvet boşluğundan yararlanan Ermeniler, Çarlık Rusya’sındaki coğrafyada Erivan Başkentli Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti’ni kurdular ve Oltu’yu ele geçirdiler.

Birinci Dünya savaşının sonuçlarını tescil için Osmanlı Devleti ile galip devletler arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması Doğu Anadolu’nun büyük kısmının Ermenilere verilmesini de içeriyordu.

M.Kemal önderliğinde gelişen Anadolu ihtilali Sevr anlaşmasını tanımadı. Ermenistan, TBMM hükümetine 24 Eylül 1920’de savaş ilan etti. Kazım Karabekir komutasındaki Türk kuvvetleri 30 Ekim’de Sarıkamış ve Kars’ı Ermenilerden geri aldı. Ermeniler barış istedi ve 2 Aralık’ta Gümrü Anlaşması imzalandı. Böylelikle Ermeniler Sevr Anlaşmasının geçersiz olduğunu kabul edip Doğu Anadolu’daki taleplerinden vaz geçtiler. Ermeni ordusunun silahları ise Batı Cephesinde Yunanlılara karşı kullanılmak üzere Türk Ordusuna teslim edildi.

Teknik olarak bunun anlamı Ermenilerin, "Zorla göç" ve öncesinin yani bugünkü "Soykırım" suçlamalarının hesabını Türkiye’den 5 yıl sonrasında sorması, Türklerin verdiği cevapla ikna olup, sebep oldukları onca kayıp karşılığında ellerindeki silahları tazminat olarak vermesidir.

Daha sonra 23 Ekim 1921’de Türkiye ile Kafkaslardaki Sovyet Cumhuriyetleri arasında Erivan’da imzalanan dostluk anlaşması ise Gümrü anlaşmasının sonuçlarını teyit edip sınırı yeniden düzenler.

Şimdi Ermenistan bu anlaşmaları tanımıyor!

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonuçlarının tescili ise Lozan’da yapılmıştır. Savaşların sonunda yapılan anlaşmaların ne anlama geldiğini birilerinin anlaması lazım. Lozan Anlaşmasında masanın karşı tarafında Fransızlar ve Ruslar yani Ermenileri Osmanlı Devletini parçalamak uğruna kışkırtan herkes mevcuttu. Eğer bu anlaşmadan dolayı Ermenilerin bir hayal kırıklığı veya hoşnutsuzluğu varsa bunun hesabının sorulacağı adres burası değildir. Kendilerini kışkırtan bu ülkelerdir.

Şimdi bu konuya başka bir perspektiften bakmaya çalışalım:

Ermeniler açısından şanssızlık şudur ki kendilerine yurt olarak bildikleri toprakların, aynı zamanda ve daha fazla Türkler için de anayurt olması ve parçalanan imparatorluktan Türklerin elinde vatan olarak kalan tek ve son toprak parçası olmasıydı. Bunda Türklerin hiçbir günah veya kusuru yok çünkü Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi Osmanlı Devletinin kuruluşundan dahi iki yüz yıl öncesine kadar gidiyor. Tehcir’den önce Ermeniler Anadolu’da hiçbir vilayette veya sancakta çoğunluğu oluşturmuyorlardı ve en yoğun olarak yaşadıkları vilayetlerde bile nüfusun yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Bu onların Anadolu’da yaşamayı hak etmedikleri veya burası onların da yurdu değildi anlamına gelmez ama o zaman o yurtta yaşamanın yolu her şeyden önce o yurdu paylaşmak zorunda olduğu legal sahiplerin haklarına saygı gerektirir. Bin yıla yakın süredir bunu başarmış insanlar bunu zorla yapmış olamazlar. Aslında iki toplumun aynı yurtta yan yana, iç içe yaşamalarının mümkün olduğunu tarih ispatlamıştır.

Bizim, Ermeni halkının Osmanlı Devleti içinde yaşadığı yüzyıllar boyunca baskı veya zulüm görmemiş olduğunu düşünmemiz, onların bağımsızlık talebiyle milli bir ayaklanmaya hakkı olmadığı anlamına gelmiyor ama maalesef bağımsızlık, dilekçe verilerek kazanılamıyor. Bu işin doğasında "zor" var ve bu da kan, şiddet ve düşmanlık demek.

Orduları Dünya savaşında cephelerde savaşan bir ülkede bağımsızlık hedefiyle gerçekleşen bu boyutlarda bir ayaklanmayı halkları birbirinden tecrit etmek amacıyla "zorla göçten" daha insani bir yöntemle halletmenin bir yolu olabilir miydi bilemiyorum. Yöneltilmiş olan "Gerekli tedbirleri almadan sürgün yapmak, soykırımla aynı anlama gelir" suçlaması da o kadar mantıklı değil. Cephedeki askerinin ayağına çarık veremeyen Osmanlıdan nasıl bir tedbir alması beklenebilirdi ki?

Olayların gelişimi Ermeni sorununun oldukça uzun bir süreç için sona ermeyeceğini bize gösteriyor. Yapmadığımız soykırımı yaptığımızı kabul etmemiz, veya tüm Ermenileri, ABD, Fransa ve İsviçre kamuoyunu ve içimizdeki "kuşkucuları" Ermeni soykırımı yapmadığımıza ikna etmemiz Ermeni sorununu çözecek gibi görünmüyor.

Düşmanlık iyi bir duygu değildir ve evlatlarımızı düşmanca duygularla büyütmemeliyiz ama biliyoruz ki bir yerlerde birileri çocuklarını bize düşman olarak yetiştiriyorlar. Bununla da yetinmeyip başkalarını da bize düşman etmeye çalışıyor ve düşmanlıktan fayda edinmeye çalışıyorlar. Bize de bunun farkında olup çocuklarımızı olan bitenin farkında olarak fakat (nasıl yapacaksak) Ermenilere düşman etmeden yetiştirme mecburiyetimiz var. Çünkü bu sorun onların yaşamlarında karşılarına bir yerlerde mutlaka çıkacak.

Anadolu’da 90 yıl önce yaşanmış bir olay hakkında Avusturya veya Fransa meclislerinde oylama yapılarak hüküm verilemez. Böylesi oylamaların sonuçları ancak o meclislerin ya politik tercihlerinin ya da size ne kadar sempati/antipati duyduğunun göstergesidir. Bu ülkelerin meclisleri objektif ve peşin yargısız olsalardı bu kanun tasarılarını getirenlere "bu düşmanlıkları neden diriltmeye çalışıyorsunuz?" sorusunu sorarlardı.

Not (1) Bu tespit sadece bize ait değildir.

Gençlere ve öğrencilere kültürel değişim ve yaz kamplarıyla ilgili bilgi veren Ermenistan kaynaklı bir İngilizce web sitesinin tarih bölümünde bu konu şöyle geçiyor:

"15. yüzyılda Ermenistan, Türkiye ile İran arasında bölündü ve Osmanlı Türkleri 20. yüzyıla kadar yöneticimiz olarak kaldılar. Fakat 1828’de ülkemizin önemli kısmı Rus İmparatorluğunun eline geçti. Ermenilerin Rus yönetiminde milli ve kültürel olarak yeniden doğuşu onların daha fazla vatandaşlık hakları arzularını güçlendirdi ve taleplerini Ayastefanos ve Berlin anlaşmalarına sokmayı başardılar" (http://www.eurointernship.am/Hayastan.htm)

(Bu sitede katledilen Ermeni sayısını nedense henüz! güncellememiş ve 1 milyonda kalmış.)

Not (2) Bir iddiaya göre "Adana ayaklanmasında Ermeniler (Abdülhamit’e baskı yapılarak iktidara gelen) yeni hükümete destek olmak için ve daha fazla özgürlük taleplerini dile getirmek için nümayiş (gösteri yürüyüşü) düzenlemişler, bu da durumlarını korumak isteyen Abdülhamit taraftarı bürokratları öfkelendirmiş. Abdülhamit taraftarlarının kışkırttığı kitleler Ermenilere saldırıp kan dökmüşler" şeklindedir. Bunu doğru olarak kabul etsek bile, o zaman bu bir iç politika meselesi haline dönüşüyor. İmparatorluk kültür ve geleneğinde şimdiki tarzda demokratik haklar da mevcut değil ve bu tür eylemlerin kan gölüne dönüşmesi bir ilk değil. Yani o günün İttihatçılar ile Abdülhamitçiler arasındaki iç politika probleminin kanlı hesaplaşmasının hesabının bugün ilgisiz yerlerde sorulması hiçbir şekilde hoşgörü limitlerine sığmıyor.

METİN ÜSKES bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Hocam olayı çok güzel özetlemiş. Yalnız değinilmeyen ya da ayrıntıya girilmeyen bir konu vardır ki o da ermeni çetelerin savunmasız müslüman halka yapmış oldukları insalık dışı muameledir. Savaş dönemi olduğundan ailelerin eli silah tutan erkeklerinin cephede olmasından istifade eden insanlıktan nasibini almamış bu kan emiciler erkekleri topluca katledip yakmış kadınları da yaşlı genç dinlemeden çok adice katletmişlerdir. Bazen duyguları dile getirmek zor olabiliyor. İşte öyle anlardan birinde yazıyorum bu satırları. Kendi yaptıklarını görmeyen tarihte sadece maşa olmayı becermiş millet olduklarından bahseden zavallıların bu tür saçmalamalarına izin vermeyeceğiz herhalde. Kökenim kafkasyaya dayandığından o tarihlerde yaşanan acıları yüreğimin en derin köşesinde yaşıyorum. Yalan yanlış saptamalara kanmayalım lütfen. Olay hakkında en ufak bilgisi olmayanların yorumlarına itibar göstermeyelim.

Vedat Yeşilkaya 
 22.11.2006 21:06
 

Güncel olan mevzu konusunda bilgilendirici yazınız için tesekkurler,alakadar arkadaslarıma da yazınızı okumalaı icin ilettim. Bunun ötesinde,mevzuyu parlementolarına getirip kanu cıkaracak kadar ilgili olan Fransız ve diğer milletlere mensup kişilere de ulaşmamız,onları bilgilendirmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Kamuoyu oluşturma,propaganda, taraf olduğunuz konular tartışılırken tezinizi destekleyecek üçüncü şahısları tarafınıza çekmede çok etkili oluyor.Sanırım bunu Ermeniler bizden daha iyi yapıyorlar? Bizim de Avrupa'da azınsanmayacak sayıda vatandaşımız yaşıyor,zaman zaman yaşadıkları ülkelerin parlementolarına temsilci de sokabiliyorlar.Acaba bu arkadasları tezimizi duyurmak için kullanamaz mıyız? Bunlara ulaşıp,onları da bilgilendirsek?

memom 
 12.10.2006 11:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 181
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 2000
Kayıt tarihi
: 28.06.06
 
 

İnsanın kendini anlatması zor, gereksiz de! Yaptığı işlere bakmak yeter, ne gerek var fazla i..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster