Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ocak '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
172
 

2- Dokun bana o kadar kolay ki

2- Dokun bana o kadar kolay ki
 

Sevgili dostlar "Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanını deşifre etmeden bazı öykü fasıllarını yayınlayacağımı açıklamıştım. Birinci yazı romanın genel giriş bölümü idi. Şimdi ikinci yazıyı sunuyorum: Bu fasıla Majesteleri adlı bir öykü.. 

 
              *            *              *
 
Arzu ile Süreyya Köyceğiz’e, oradan Kenan’ın öyküsünün geçtiği Gökbel Köyü’ne gitmek üzere Dalaman uçağına bindiler. Arzu bayram yerine gitmek için yola koyulmuş çocuklar gibi sevinçli ve heyecanlıydı, bu hâli güzelliğine daha da güzellikler katıyordu. Süreyya ona bakıp gülümsedi.
 
- Neden gülüyorsun, ne var? Kötü adam!  
 
- Ben bir kötü adamım...
 
- Canım benim, sen asla kötü adam olamazsın. Bir kez görmek isterim dedim, şimdi beni o güzelliğin yaşandığı yere götürüyorsun. Sana söz veriyorum o güzelliği biz de yaşayacağız; ama sonumuz ne olur bilmiyorum ve korkuyorum! 
 
- Korkma; korkuya dayalı bir yaşam olmaz. Yaşanacak o kadar çok güzellikler var ki; hatta düşlemlerimizin düşleyemeyeceği kadar çok güzellikler, saygınlıklar olabilir; gel onları birlikte keşfedelim ve birlikte yaşayalım.
 
- Haklısın.
 
- Dinle Arzu sana üç yıl önce Dalaman’dan İstanbul’a uçmak için havalimanına gelişimden, İstanbul Atatürk Havalimanı’na inişime kadar geçen sürede yaşadığım güzel bir olayı anlatacağım.
 
- Anlat sevgilim, dinliyorum.
 
- Sanıyorum temmuz ayıydı... Köyceğiz’de bir süre kalmış, yörenin mavi sularıyla, yeşil, mor dağlarıyla, ormanlarıyla tüm güzelliklerini tekrar yaşamış, güzel bir yaz akşamı İstanbul’a dönüyordum. Dalaman Havalimanı’na geldim, giriş kapısının önünde bir hostes hanım ile bir görevli bey duruyordu. Ben merdivenleri çıkmaya başladığım an bana doğru geldiler, beni selamladılar. Bay, kendini tanıttı ve ismimi sordu. Söyledim, hemen elimdeki çantayı alıp benim soluma geçti. Oldukça güzel ve kusursuz makyajlı hostes gülücükler savurarak, gözlerinin içi parıldayarak: “Hoş geldiniz efendim, sizi bekliyorduk; lütfen bizi takip edin,” diyerek sağ yanıma geçti. Her ikisi de biraz geride kalmaya özen gösteriyordu. Kapının sağında ve solunda dimdik duran dört koruma görevlisi de harekete geçtiler. Biri önümde, biri arkamda, biri sağımda, biri solumda yerlerini aldılar ve yürümeye devam ettik.
 
Ben bir oyunun içine kara dalma girdim.
 
- Nasıl bir oyun?
 
- Dinle canım, anlatacağım: “Güzel bir olay” dediğim bir oyun olmalıydı; işte onu anlatacağım.
 
- Evet, dinliyorum.
 
- Bu işte bir gariplik elbette vardı; “Dur bakalım ne olacak?” diye düşündüm. Ama rolümü çabuk kavradım; ben de oynayacaktım.
 
Şeref salonunun kapısına geldik. Kapının önünde bekleyen bir hostes kapıyı açtı, bana refakat eden hostes ise bir adım sağa çekilip geri kayarken eliyle yol gösterip: “Lütfen şöyle buyurun efendim,” dedi. Yanımdaki bay ayrılıp çantamla birlikte gitti. Salona girdim. İki bayan bekliyordu, beni selamladılar, selamlarını aldım. İçlerinden birisi “Sizi şöyle alalım efendim,” diyerek bana yol ve yer gösterdi. Teşekkür edip oturdum. “İstirahat buyurun efendim” deyip arkalarını dönmemeye özen göstererek görevlerine döndüler.
 
Ben olayı değerlendirmeye çalışıyordum, kendime: “Birileri seninle oynuyor; bırak oynasınlar, kötü bir şey yok; zaten bu oyunu sen de kabul ettin; sürdür, bu keyfi sen de yaşa,” dedim. Koltuğuma gömüldüm, çevreyi incelemeye başladım. Bir başka bayan geldi, “Hoş geldiniz efendim, bize onur verdiniz” diyerek saygılarını sundu; saygılarını kabul ettim. “Ne ikram edebiliriz?” diye sordu, bu keyfi yaşamaya, bu oyunu oynamaya karar vermiştim ya, o nedenle ağırdan alarak, bir süre düşündüm ve sonra yanıt verdim.
 
Bir süre sonra özenle şekillendirilmiş meyve tabağı ile kuruyemiş ve buzlu sek votkam geldi. Tadını çıkararak içtim. Meyvelerin ve kuru yemişlerin tadına baktım.
 
Uçağımın kalkma zamanı geliyordu. Kapı açıldı, içeriye bir hostes girdi, “İzninizle efendim, sizi almaya geldim,” dedi. Yanıt vermedim. İçimden yiyip içtiklerimin hesabı geçti; ama, “Kral gibi ağırlanıyorum, o halde benim de kral gibi davranmam gerekli. Bir kral herhalde hesap lütfen demezdi.” Ben de öyle yaptım ve kalktım.
 
Arzu:
 
- Vallahi bravo... Sen de iyi oynuyorsun; bu oyun her ne ise!
 
- Evet, her ne ise… Kalktım ve yürüdüm. Hostes hanım derhal sol yanıma geçip yürüyerek yol gösterdi. Bazı koridorlardan geçtik ve aprona çıktık. Tabii korumalar da iş başındaydılar. Uçak yirmi otuz adım kadar ilerideydi. Binanın kapısından uçağın kapısına kadar kırmızı halı döşenmişti.
 
- Ciddi misin?
 
- Elbette!
 
- Müthiş.
 
- Kırmızı halının başında bana yol gösteren bayan izin istedi ve iyi uçuşlar dileyerek ayrıldı. Apronda beklemekte olan bir başka hostes bana selam verdi, uçağa doğru yol göstererek eşlik etti. Herhalde çok meraklanmıştı, “Beyefendi çok mu zenginsiniz?” diye sordu. Onun bu sorusundan bu oyunun içinde olmadığını, sadece kendisine verilen talimatı yerine getirdiğini; ama dayanamayıp bu soruyu sorduğunu düşündüm. Küçük bir gülücük atarak; “Gönlüm daha zengin” dedim, karşılıklı gülüştük. Uçağın merdivenlerine geldik, yerde bir hostes, uçağın kapısının solunda, merdiven başında kaptan pilot, pilot yardımcısı ve bir hostes bekliyordu. Pilotlar asker gibi selam verdiler, sonra kaptan pilot elini uzatıp “Hoş geldiniz,” dedi. Elbette ben de yanıtladım. Doğrusu  rolümü iyi yapıyordum. Gösterilen yere oturdum. Uçakta özel bir bölüm oluşturulmuştu, koltuğun önünde şık bir masa vardı. Oturduktan bir süre sonra hosteslerle ilgilendim. Hangi kentte oturduklarını, nasıl eğitildiklerini, uçuşlarda zorlukları olup olmadığını sordum; yanıtladılar, tatlı gülücüklerini, gözlerinin pırıltılarını hiç esirgemediler.
 
Arzu:
 
- Vay... vay... vay!
 
- Bir süre sonra, yedi bin fit yükseklikte uçuyorduk. Hosteslerden birisi geldi, uçuş hakkında bilgiler verdi. Lütfedip pilot kabinini ziyaret edersem kaptan pilotun onur duyacağını; daha geniş teknik bilgi vermekten sevinç duyacağını, kaptan pilotun mesajı olarak iletti. Teşekkür ettim, ziyaret edip etmeyeceğime ilişkin hiçbir bilgi vermedim.
 
Biraz sonra dört hostes ellerinde servis gereçleriyle geldiler: “Onurunuza şampanya açmak istiyoruz, izin verir misiniz?” dediler. İzin verdim. Şampanyayı açtılar; kristal kadehlerle sundular; kadehimi onlara kaldırdım ve içtim.
 
Bir süre sonra hafifçe elimi kaldırdım, bir hostes derhal yanıma geldi. Pilot kabinini ziyaret edeceğimi söyledim. Ziyaretimi öyle bir tonlamayla bildirdim ki, bu bir izin isteme anlamında değil, bir emir, bir lütuf anlamındaydı. Derhal pilot kabinine koştu. Diğerleri yana çekilerek yol açtılar.
 
Kaptan pilot uçuş ve Boeing 707 hakkında bilgi verdi. Aygıtlar hakkında açıklamalarda bulundu. Sorular sordum, yanıtlarını aldım. Yerime döndüm.
 
Oturduğumda düşünüyordum, bu oyun neden oynanıyor, senaryonun yaratıcıları kimler? Zihnimde bir ipucu bulamıyordum; fakat bu oyunun tadını çok iyi çıkarıyordum. Doğal bir sahnede oyun oynamaktan çok mutluydum, gözümün ucunun güzel bir hostese takılmasından da mutluydum.
 
- Utanmadan, “Gözümün ucunun güzel bir hostese takılmasından da mutluydum,” demez mi!
 
- Ne o, kıskandın mı?
 
- Hayır, kıskanmak şart değil; ama ben seni hiç mutlu edemiyor muyum?
 
- Seninle birlikte olduğum için çok mutluyum. İzninle devam edeyim.
 
Arzu içinden, “Domuz, seni seviyorum ve mutluyum diyemiyor: Birlikte olduğu için çok mutluymuş!” diye geçirdi ve devam et, dedi.
 
- Bir süre sonra İstanbul Atatürk Havalimanı’na indik. Başta kaptan pilot olmak üzere tüm ekip beni uğurladı, son an herkesin buruklaştığını, hüzünlendiğini hissettim; aynı havaya ben de girdim, rol gereği olmayan tek olgu buydu.
 
Hosteslerden “gözümün ucu takılı kalanı” uçağın merdivenlerinden aşağıya indi ve ustaca bir reverans yaparak tek dizi üstünde yarı eğilmiş vaziyette, kolları doğal biçimde salıverilmiş durumda, başı eğik beni bekledi; yanına ulaştığım an başını kaldırdı, gözlerinde iki damla yaş gördüm, üzgün bir ifadeyle şöyle söyledi:
 
“Majesteleri, sizi ağırlamamıza izin verdiğiniz için teşekkür ederim. İrade gücünüze hayranım; süratle karar verip her şeye hâkim oldunuz. Majesteleri, yaratan sizsiniz! Sizinle uçmak benim için ayrı bir mutluluk oldu, sizi hiç unutmayacağım.”
 
Buruklaştım, boğazıma bir şeylerin dizilip kaldığını hissettim, hüzünlüydüm. Gerçek tiyatroda, finalde oyuncuların oyunun türüne göre hüzünlenmelerini veya coşkuya kapılmalarını anlıyorum, bizim farkımız seyircilerimizin olmamasıydı: Bu yolculuk sırasında uçakta benden başka yolcu yoktu, ben tek yolcu idim!
 
- Ne?..
 
- Evet, tek yolcu bendim.
 
- Peki, bu oyun?
 
- Bu oyunu kim ve niçin düzenlemişti hâlâ bilmiyorum. Oynayanlar belli, şirketin görevlileri; fakat kilit noktadaki düzenleyici kimdi, bilmiyorum!
 
 Arzu bu hikâyeyi çok sevdi, Dalaman’a yolculuk sonuçlanmak üzereydi, uçak piste inmişti…
 
- Majesteleri lütfen bekleyiniz! Uçağın süratle boşalmasını sağlayacağım.
 
- Arzu şaklabanlığı bırak, otur yerine.
 
- Majesteleri nasıl emir buyururlarsa...
 
- Öp beni!
 
- Emredersiniz Majesteleri, dedi ve öptü.
 
İnmek için kalktılar. Karşılıklı takılmalar devam ederken terminalden çıktılar.
 
         *            *           *
Hanife ÇITA bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 311
Kayıt tarihi
: 30.04.09
 
 

Bir kamu kurumu yönetim kademesinden emekliyim. Yazı dünyam gençliğimden bu yana sürer, bu kapsam..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster