Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mart '12

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
3478
 

2. Mahmud, Yeniçeri Ocağı, Vaka-i Hayriye, Alevi, Bektaşi, Nakşi, takiye, mehter, DP, Fetih

2. Mahmud, Yeniçeri Ocağı, Vaka-i Hayriye, Alevi, Bektaşi, Nakşi, takiye, mehter, DP, Fetih
 

Vaka-i Hayriye diye bilinen 15-16 Haziran 1826 katliamıyla imha edilen Yeniçeri Ocağının ortalarından birisinin sancağı.


Osman Hamdi Bey mi, yoksa Arif Paşa mı; Batılı Figüratif Türk Resminin kurucu babası kimdir? - 2 *

4 -  Mehmed Arif, ya da, Rütbesiz erlikten mareşalliğe giden sıra dışı bir askeri kariyer

7 Şubat 1808 (9 Zilhicce 1222)’de İstanbul/Fatih’te doğan Arif Mehmed’in babası kapı çuhadarı[i] (Kapu Kâhyası) İrfanzâde İsmâil Rıfat Efendi idi. Fatih Medresesinde birkaç yıllık eğitimine müteakip daha 14 yaşında iken, 1822’de Defterdarlık (Malikâne) kaleminde memuriyete başlayan Arif Mehmed, askerliğe olan merak ve hevesi yüzünden (kurumun lağvedilmesinden sayılı günler önce) yeniçeri ocağının acemioğlanlar sınıfına katıldı[ii]. Vaka-i Hayriye’ye (yeniçeri ocağının ilgası)[iii] müteakip yeni düzenin (Nizâm-ı Cedid) yeni ordusuna, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’ye kâtip olarak yazıldı. 1242 yılında (1826 – 1827) Rumeli’de Eğriboz ve Atina dolaylarında 2 yıl hizmet ettikten sonra İstanbul’a döndü ve 3 yıllık masa başı vazifesinden sonra nefer olarak piyade / tüfenkçi sınıfına yazıldı. Ancak, aynı gün memuriyet geçmişi ve donanımı göz önünde bulundurularak neferlikte başçavuşluğa terfi ettirildi (1829).

Başçavuş olarak 4 ay hizmet veren Arif Mehmed, Makedonya’daki karışıkları tahkik etmek üzere Sadrazam Reşit Paşa’nın maiyetinde Üsküp ve Kosova’ya gitti. Bu sırada mülazım (yüzbaşı öncesi teğmen ve üsteğmen) rütbesindeydi. Eli kalem tutan, analitik düşünen, problemleri anlayıp çözüm üretme kapasitesine sahip olan Arif Mehmed, bu vasıfları sayesinde imparatorluğun karışıklık, isyan çıkan eyaletlerine gönderilen tahkikat heyetlerinin ‘demirbaş’ zabitlerden birisi olmuştu. Makedonya’daki tahkikatın ardından İstanbul’a dönen Arif Mehmed, Mısır valisi (Kavalalı) Mehmed Ali Paşa’nın çıkardığı isyan ile ilgili olarak Suriye’ye, Humus’a gönderildi. Bu vazifelerdeki yararlığı üzerine, önce yüzbaşılığa, ardından da kolağalığına (yüzbaşı ile binbaşı arasında bir askeri makam) terfi ettirildi ve İstanbul’a döndü. 1839 Nizip yenilgisinden sonra Bolu, İzmit ve Edirne’deki askeri birliklerin re-organizasyonu ile görevlendirildi. Binbaşı olunca Şumnu ve İzmit’te görev aldı, hemen akabinde de Edirne’de alay emiri oldu.

Padişah Abdülmecit’in huzurunda yapılan Fatih Karakolu açılışında bizzat sultan tarafından Nizip yenilgisinin nedenlerini araştırmakla görevlendirildi ve kaymakamlığa (yarbay) terfi ettirildi. Söz konusu tetkikatı ve hazırladığı rapor beğenilince miralaylığa (albay) yükseltilerek İstanbul Eminliğine (Merkez Komutanlığı) getirildi. Bir sonraki vazife yeri Edirne, memur edildiği işler ise Edirne Kışlası tamiratı ve Edirne’de konumlanmış olan Çankırı Redif Alayı komutanlığı oldu. Makedonya ayaklanması şiddetlenince Arif Mehmed’e olayları yerinde incelemek için bir kez daha Rumeli görevi verildi ve Manastır’a tayin edildi. Memur edildiği Davut Paşa Kışlası tamiratının ardından 1845’de tuğgeneral (mirlivâ) olan kahramanımız, 1848’de ferikliğe (tümgeneral) terfi ederek İstanbul Ordu Komutan vekili oldu. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, meselelere konsantrasyon istidadı, problemleri tam manasıyla kuşatarak kuvvetli bir sebep – sonuç ilişkisi içinde çözümlemeye yatkın bir zihne sahip oluşu ve bunları canlı bir üslûpla kaleme alarak raporlaştırabilmesi gibi hasletleri sayesinde kariyerindeki yükselişini sürdürerek 1851’de Zaptiye Nâzırı, 1853’de Şam valisi, Zaptiye Müşiri Kaymakamı ve nihayet 1854’de de Arabistan Ordusu komutanı (müşir / mareşal) olan A. Mehmet, kariyerinin ve devlet hizmetinin devamında Harput (1856), Erzurum (1857), Silistre (1861) ve Edirne (1865) valiliklerinde bulundu.

Arif Mehmed, erlikten başladığı askerlik kariyerinde müşirlik (mareşallik) mevkiine kadar yükselerek, Osmanlı İmparatorluğunda bunu başaran çok az sayıdaki insanın yanına ismini yazdırmaya muvaffak oldu. Memur, asker, komutan ve devlet adamı olarak hizmet verdiği 40 yıl boyunca o, meslek hayatından arta kalan bütün şahsi zamanlarını büyük bir tutkuyla Türk tarihinin ve kültürünün askeri ve idari alanlarına dair olan olgularını araştırmaya hasretmişti. Paşanın, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır ve merakla, adeta bir kuyumcu titizliğiyle yürüttüğü ve hayatının son 25 yılında ivme kazanan bu hobisi; Osmanlı Ordusunun modernleşme öncesi döneminin, ağırlıkla da yeniçeri ocağının çeşitli rütbe ve makamlarının tip ve kıyafetlerini, Osmanlı padişahlarını, Osmanlı devlet mekanizmasındaki çeşitli makamların tip ve kıyafetlerini araştırmaya, bunlara dair resimleri (minyatür, gravürler, illüstrasyon ve tabloları), vesikaları, kitapları, tanıklıkları toplamaya ve bunları esas alarak desenler çizmeye dayanıyordu. Hayatını adadığı bu tutkusunu, vefatından iki yıl önce yayınlatmayı başardığı albüm kitabıyla ölümsüzleştiren modernleşme/Batılılaşma maceramızın ve Batılı Figüratif resim tarihimizin bu kadri kıymeti bilinmemiş gizli kahramanı, 18 Aralık 1865 (9 Şaban 1282)’de 57 yaşında hayat gözlerini kapattı.

5 - ‘Vaka-i Hayriye’ Arif Paşanın hayatını kökten değiştirmişti

Zeki bir çocuk olan Arif Mehmed, yetenekleri sayesinde iptidaiden (ilkokul) sonra verildiği Fatih Medresesindeki hocalarının dikkatini çekmişti. Okulun müderrisleri bu sıra dışı çocukta geleceğin bir alimini, en azından kendilerine muadil bir dersiam’ı (müderris) görüyor ve bu yüzden de onunla özel olarak ilgileniyorlardı. Arif Mehmed’e gelince, O, hayalini kurduğu gelecek plânlarına ilmiye sınıfının bir ferdi olmayı dahil etmiyordu. Arif’in aklı, fikri ve hevesi askerlikte, daha doğrusu yeniçeri ocağındaydı. Yeniçerilerin ve Mehteran’ın özel günlerde yapılan geçit törenlerinde gösterişli kıyafetler ve teatral ifadelerle gerçekleştirdikleri yürüyüşler, buna muhatap olan çok kişi için olduğu gibi, O’nun için hem bir eğlence vesilesi ve hem de gelecekte benimsemeyi düşündüğü rol modeli için canlı ve kuvvetli bir emsaldi. Özellikle de üç ayda bir, Hicri Kamerî takvime göre Salı günleri, Padişahın da katılımıyla halka açık olarak yapılan ulûfe (yeniçeri ortalarının maaş tevzii) merasimlerinde ortaya çıkan renkli görüntüler, Arif’in geleceğinin şekillenmesinde tayin edici rol oynamıştı. Arka plânını bu türden hadiselerin oluşturduğu bir sürecin neticesinde ilmikleri örülen hayat patterni, onu, medrese eğitimini yarım bırakarak, 14 yaşında memuriyet hayatına atılmaya, akabinde de, kariyerinde radikal bir adım daha atarak, ilga edilmesinden sayılı günler önce, (1826’nın Mayıs sonu gibi) Acemi (Acemioğlanlar) Ocağına kaydolmaya itmişti.

Arif’in, o yeniyetmelik çağlarında; gösterişli kıyafetleriyle toplumun daima ilgi odağı olagelmiş olan bir Yeniçeri komutanı olmayı hayal ettiğini öngörmek bizim için çok da zor olmasa gerektir. İşte tam da o sıralarda, 15 - 16 Haziran 1826’da, Vaka-i Hayriye hadisesi patlak veriverdi. Tahta geçtiğinden beri Yeniçeri Ocağını ilga etmeyi düşünen 2. Mahmut, Avrupaî tarzda kıyafetler giyen ve daha da önemlisi, Batılı ordular gibi düzenli askeri talimler yapan modern bir Eşkinci Ocağı kurarak (25 Mayıs), şehzadeliğinden beri inceden inceye plânladığı ‘gizli ajanda’sının önemli bir merhalesini daha hayat geçirmiş oldu. Gerek kıyafetleri ve gerekse de muallem (talimli) oluşlarıyla yeniçerilerin büyük tepkisini çeken bu yeni askeri sınıfın mesleki eğitime fiili başlayış tarihi 11 Haziran’dı. Bunun öğrenilmesi, kelimenin hakiki manasıyla kıyametin kopmasına; yeniçeri sınıfının 14 Haziran gecesi, derin tarihi ve sembolik anlamlarla yüklü olan o meşhur kazanlarını Etmeydanı’ndaki[iv] kışlalarının önüne çıkarmak suretiyle isyan bayrağını açmalarına neden olmuştu.

Bunu bekleyen ve hazırlıklı olan 2. Mahmut ise, isyancılara karşı Sancak-ı Şerif’i açarak, İstanbul ahalisinden bunun altında toplanmalarını istedi. İslâm ümmeti üzerinde büyük manevi tesiri olan sancağın açılması etkisini derhal göstermiş; ulema, yeniçeriler dışındaki diğer askeri ocaklarının mensupları, medrese talebeleri, esnaf ve zanaatkârın önemli bir kesimi isyancılara karşı bu mukaddes bayrak altında padişahın yanında yer almıştı. Bundan sonra yaşananlar, sosyal hadiselere her radikal müdahale sonrasında görülen benzerleri gibi, trajiktir. Misli görülmemiş bir öfkenin bileyip motive ettiği büyük bir askeri kuvvetin yanı sıra, o aktüel uğrak itibarıyla, para-militer mahiyet kazanmış olan geniş bir sivil unsurlar cephesinin de bileşenlerinden olduğu devasa bir güruh, yeniçeri ortalarının Etmeydanı’ndaki kışlalarını kuşatmıştı. Yeniçeri Ocağının ilgasını kısaca özetlemek gerekirse, bunun için, ‘emsalsiz ve orantısız şiddet uygulamaları antolojisi’nde müstesna bir bahis oluşturacak bir sosyal mühendislik projesidir ve başarılı da olmuştur’ denilebilir. Okurun sinir uçlarına dokunup ruhunu örselememek ve psikolojisini bozmamak adına, mezkûr hadisenin devam eden safahatını ana hatlarıyla paylaşacağız.

Yeniçeri kışlalarını acımasızca topa tutan 2. Mahmut önderliğindeki ordu; hasımlarını en vahşi yöntemlerle imha etmişti. Saatlerce süren bu top atışından sonra yaşananlar ise tam bir ‘cadı avı’na dönüşmüştü. Başta İstanbul ve Rumeli olmak üzere, Osmanlı coğrafyasındaki neredeyse bütün yeniçeri ve Bektaşi varlıkları, devlet – milet – din düşmanı ilân edilen sahipleri bahane edilerek, topyekûn bir saldırıya maruz bırakılmıştı. Bu cümleden olmak üzere, yeniçeri ve Bektaşi ibadethaneleri, dergâhları, iş yerleri, kahvehaneleri, mekânları imha edilmiş, (Osmanlı’nın modernite öncesi ilk müzesi sayılabilecek) Cebehane’de korunan ve teşhir edilen yeniçeri kıyafetleri ve silahları yok edilmiş, bu kesimlere ait mezar taşlarının kavukları kırılmış, bazı Bektaşi ve yeniçeri ulularının mezarları açılarak kemikleri ortalığa saçılmış, ilgili kesimlerin (bahse konu bu vandallıklardan arta kalabilmiş) bütün mal varlıklarına el konulmuştu. Yerlerinden yurtlarından olan Bektaşiler, bu olaylardan sonra uzunca bir süre takiye yapmaya, dini kimliklerini saklayarak illegal tapınmaya mecbur bırakılmışlar; bütün bu katastrofik süreçten Aleviler de paylarına düşeni almışlardı. Bir diğer deyişle, hem Aleviler ve hem de Bektaşiler, 15 – 16 Haziran 1826 felâketini takip eden en az 50 yıl boyunca, imparatorluğun inanç dairesine damgasını vuran makbul Sünni tarikat olan Nakşibendiliğin içerisinde eriyerek kendilerini korumaya çalışmışlardı.

15 Haziranda başlayan ve İmparatorluk sathında şiddeti azalan dalgalar halinde aylarca devam eden bu ‘pogrom’un[v] menfi bilançosu saymakla bitmez. Bu olaylar sırasında 20,000 civarında yeniçeri ve Bektaşi’nin öldürüldüğünü belirtip, bunun kültür ve medeniyet alemimizdeki bir diğer olumsuz sonucuna işaret ederek bu kara envanteri kapatacağız. Belirtildiği üzere, bu pogrom sürecinde oluşan kayıplar sadece can ve mal düzeyinde değildi. Yeniçeri, Bektaşi ve kısmen de Alevi kültür, itikat ve ibadet dairesine dair olan (bazıları yüzlerce yaşında olmaları hasebiyle baha biçilemez kıymette olan) sayılamayacak kadar çok gayrı-maddi varlık da, bahse konu barbalıktan nasibini alarak imha edilmişti. Kültürel vandalizmin somut bir nişanesi Mehteran Bölüğünün akıbetidir. Yeniçeri düşmanlığından Mehteran Takımı ve marşları da nasibini, ne yazık ki, fazlasıyla almıştı. Bu olayın akabinde mehter takımları kapatılmış, marşları yasaklanmış[vi], mehter takımlarına ait bütün malzemeler (müzik aletleri, kıyafetler, aksesuarlar, asırlarca öncesinden gelen tarihî vesikalar) imha edilmiş, marşlara ait nota ve güfteleri içeren tarihî müzikal kayıtlar da yok edilmişti.

Maksadını aşan ve bir benzerine ancak ‘Çin Kültür Devrimi’ sırasında (1966 – 1969) rastlanabilecek olan bu vandalizm fırtınasının ve zulüm kasırgasının, Acemi Ocağına katılmasının üzerinden sadece 2 hafta geçen çocuk yaştaki Arif’i derinden yaralamış olduğuna hükmetmek gerçekçi bir çıkarım gibi gözükmektedir. Bir diğer ifadeyle, O’nun, hayatının geri kalan 40 yılı boyunca yeniçeri ocağının tarihine, yaşam tarzlarına, rütbelerine, tiplerine, makamlarına ve kıyafet, aksesuar ve silah gibi maddi kültür varlıklarına olan tutku derecesindeki bağlılığının kaynağında; kendisine rol modeli olarak seçtiği söz konusu ocağın ve Bektaşi tarikatının mensuplarına karşı uygulanan bu tahammülfersa zulmün tesirini teşhis etmek, bize göre, Arif Mehmed’in hayatının gelişim seyrini anlamlandırmakta oldukça kullanışlı ve faydalı bir devam yolu olarak değerlendirilebilir. Bu durumda; ‘Vaka-i Hayriye’nin, ‘isminin sıfat manasıyla gayrı-müsemma’ olan bütün o şerre dair sonuçlarının yanı sıra, hiç olmazsa bir de hayra vesile olduğuna, 18’indeki münevver bir Osmanlı neferinin, kendisini, ecdadının kültürel varlıklarının bir kısmına tutkuyla adamasına; onlardan geriye kalabilen sayılı numuneyi korumasına, envanterini çıkarmasına, onlara dair olan kayıtları, vesikaları, kitapları, gravürleri, minyatürleri ve tanıklıkları elinden geldiğince biriktirerek bu konuda şahsi bir arşiv oluşturmasına ve bu süreç sırasında, artık yok olmaya yüz tutmuş bütün bu kültürel ve tarihi dokuların resimlerini yapmasına yol açtığına hükmedebiliriz. Araştırmalarımızın bizi taşıdığı bu noktada, artık şu iddiamızı da rahatlıkla dillendirebiliyoruz: genç Arif Mehmed, şayet ‘Vaka-i Hayriye’nin neden olduğu o korkunç travmayı yaşamasaydı, Arif Mehmed Paşa Batılı figüratif resmimizin o ilk olgun örneklerini içeren albümünü, ‘Mecmu’a-i Tesavir-i Osmaniyye’yi büyük ihtimalle hazırlayamayacaktı[vii].


--------------------------------------------------------------------------------

 * Yukarıdaki yazının ilk bölümü için http://ziyaversencan.blogspot.com/2012/03/turk-resim-tarihinde-hakiki-bir-muamma.html

[i]Osmanlı devlet teşkilâtında getir-götür ve postacılık işlerinde kullanılan memuriyet makamı.

[ii]Bu bahis, Arif Mehmed’in hayatını radikal bir şekilde değiştirecek tercihlere yönelmesine neden olması bakımından müstakil bir başlık altında ele alınmıştır. Burada değinilmesinde fayda gördüğümüz esas husus ise, Paşa’nın albüm kitabında yer alan otobiyografisinde bu ayrıntıya yer vermemiş olmasıdır. Bizim, bibliyografyamızda paylaştığımız diğer kaynaklardan edindiğimiz bu bilgi, Arif Mehmed’in yeniçeri kültürü ve kıyafetlerine olan derin ve çok güçlü ilgisinin kaynağını oluşturabilecek enteresan bir argüman olması bakımından muteber ve hakikatle mutabık kabul edilerek buraya alınmıştır. Arif Paşa’nın, ‘Vaka-i Hayriye’den tam 36 yıl sonra bile, kendisini, Yeniçeri ocağıyla olan o son derecede önemsiz ilintisini saklamaya mecbur hissetmesi, oto-biyografik bu skeci oto-sansüre tabi tutmuş olması, bir taraftan Osmanlı Devletinin kurumsal yapısının söz konusu ocağa karşı duyduğu öfke ve nefreti toplumsal dokulara kabul ettirmekte ne denli başarılı olduğunu ortaya koyarken, diğer yandan da sosyal psikolojiyle ilgilenenler için enteresan ve verimli bir araştırma alanına işaret etmektedir.

[iii]Resmi tarihin doktrinizasyonu sonucu, bugün, Türkiye toplumsal formasyonun aktörlerinin ezici çoğunluğu Yeniçeri Ocağının ilgasını Vaka-i Hayriye (hayırlı vak’a, iyi olay) olarak kabul eder. Öte yandan, sınırlı sayıda olan kimi bazı çevreler de (özellikle Bektaşi – Alevi inanlıları), aynı tarihi hadiseyi ‘Vaka-i Şerriye’ (hayırsız vak’a, kötü olay) olarak kabul eder ve anar. Gerek Yeniçeri Ocağının kaldırılmasına ve gerekse de, onu takip eden onlarca yıllık sürece damgasını vuracak olan bahse konu ilga temelindeki zulüm furyasına destek veren psikolojik, ideolojik, entelektüel, sosyolojik ve siyasal atmosferin ve iklimin, normal şartlar altında birlikte davranmayacak ve ortak bir cephenin çatısı altına girmeyecek/giremeyecek olan çok farklı kesimlerin işbirliği yapmasının ürünü olduğunu teslim etmek durumundayız. ‘Yeniçeri, Bektaşi, Alevi karşıtlığı’ olarak kendisini ele veren ve kabaca 1820 – 1880 dönemine damgasını vuran o tavrın eyleyicileri, müellifleri ve müsebbipleri olan, tabir-i caizse, pokerdeki ‘beş benzemez’i andıran, o çok geniş ve eklektik cephenin dominant yapı taşları şunlardı: a - Osmanlı İmparatorluğunun en ciddi hasımları olan Çarlık Rusyası ve Fransa başta olmak üzere ‘düvel-i muazzama’nın neredeyse tamamı (tartıştığımız olayı, mealen ‘olumlu bir gelişme’, ‘devrimci bir adım’ gibi manşetler altında okurlarına duyuran Rus, Fransız ve dünyanın belli başlı diğer ülke matbuatının yaklaşımları arşivlerde araştırılmayı beklemektedir); b - Osmanlı devlet mekanizmasının sinir merkezlerini, kontrol ve kumanda mekanizmalarını denetim altına alan yönetici elit (Bab-ı Âlî’ye hakim olan Tanzimat bürokrasisinin öncülleri ve daha sonra da bu bürokratik aygıtın bizatihi kendisi); c – ‘modernleşme/Batılılaşma hamlesi, özünde, derûnî değil, şekli ve üretime değil, tüketime dayalıdır’ tezinde ifadesini bulan bir karşı duruşu sergileyen bazı liberal ve reformist toplum kesimleri; d - batılılaşma/modernleşme hamlelerine karşı (muhalefetin en sertini yapmaktan, bu sürece daimi bir şüphe ve mesafeyle yaklaşmaya kadar) her tondan karşı duruşlar ve itirazlar üreten çeşitli meşreplerdeki muhafazakâr blok, e - geçmişte yeniçerilerin doğal müttefiki olarak mevzilenen her meslekten esnaf ve zanaatkârla, medrese öğrencileri ve ulema. 1826’da zirve yapan zulüm ile, onu takip eden yaklaşık 50 yıl boyunca devam edegelen ‘artçı sarsıntılar şeklindeki zalimce ve hoyratça uygulamalar, işte bu ‘beş benzemez’ ittifakının telkin, tavsiye, tasvip, teşvik ve katkılarıyla gerçekleşmiştir. Resmi tarihin dayatmaları ve tek yanlı doktrinizasyonuyla ezberimize (bilinçaltımıza) giren klişelerin demirbaşlarından biri haline gelmiş olan ‘mevcut Vaka-i Hayriye algısı’nın, yeni baştan ve eleştirel bir yaklaşımla yapılacak bir tarih yazıcılığı neticesinde, demistifiye edilerek, hakikatle olabildiğince mutabık bir zemine oturulmasında büyük faydalar vardır.

[iv]Beyazıt, Süleymaniye’deki Ağa Kapısı dolaylarındadır.

[v]Rusça; etnik, dini ya da siyasi nedenlerle bir gruba ve onların bütün varlıklarına karşı doğrudan devlet tarafından, ya da devletin bilgisi ve yardımıyla sivil ve milis/para-militer güçlerce yapılan sistematik ve topyekun saldırı, katliam.

[vi]Mehter marşlarına ait vesikaların 1826’daki barbarlık kasırgası sırasında toptan imha edilmiş olması, günümüzde bilinen ve icra edilen mehter marşlarının klasik Osmanlı askeri müzik külliyatıyla hiçbir alâkasının olmamasına yol açmıştır. Bizim, günümüzde, atalarımızın cenk mûsıkîsi olduğunu sanarak icra edip dinlediğimiz eserler, 1911 – 1914 dönemiyle 1952 sonrasında yapılan çalışmaların mahsulüdür. Kurumsal tarih açısından bakıldığında, 1826’da imha edilen Mehter Takımı, Ahmet Muhtar Paşa tarafından 1911’de Askeri Müze bünyesinde yeniden kurulmuş ve oluşturulan yepyeni bir repertuar ile 1914’de de tekrar icra-i sanat eylemeye başlamıştır. Kurtuluş Savaşından sonra fiilen faaliyetini sona erdiren Mehter Takımı’nın resmi kapatılışı ise 1935’dir. Kapatılışla noktalanan süreçte, genç Cumhuriyetin kurucu kadroları içindeki ‘Batıcı’ fraksiyonun, Atatürk üzerindeki, ‘Mehter marşları otantik değil, asılları 100 sene önce yok oldu ve mevcut eserler de onların ancak çok kötü kopyaları olabilir’ mealindeki propagandasının tayin edici olduğunu düşünmenin, tarihi gerçeklerle çelişmediğine inanmaktayız. Demokrat Partinin 14 Mayıs 1953’te iktidara gelmesi, Türkiye’deki havayı değiştirmiş; tek parti döneminin anlayışları birçok müesseselerden peyderpey tasfiye edilmişti. TSK da, doğal olarak, bu köklü değişim – dönüşüm sürecinden etkilendi. Zihniyetlerde ve kurumsal kimliklerde yaşanan bu gelişmelerin de tetikleyicisi olduğu bir dizi olgu, İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne denk düşen 29 Mayıs 1953’ü, mümkün olan en büyük haşmet ve azamet içinde kutlamak hedefi doğrultusunda yapılan hazırlıklarla birleşince, Mehter Bandosu yeniden gündeme geldi. Öyle ya, Mehteran Bölüğü olmaksızın İstanbul’un Fethi nasıl kutlanabilirdi ki? Mehter Bandosu, bu kompleks sürecin verili bir aktüel uğrağında, 1952’de, Askeri Müze bünyesinde yeniden kurulmuş ve mehter marşları da, İstanbul’un 500. Fetih yıldönümü kutlamaları münasebetiyle yapılan görkemli anma törenlerinden günümüze değin hayatımızın bir parçası olmaya devam etmiştir.

[vii]Arif Paşa, albüm-kitabının 2 numaralı tablosunu açıklayan ve 2. Mahmud ile Vaka-i Hayriye’ye yer verdiği metinde, yeniçeriler hakkında çok ağır ifadeler kullanır. Bunda; 2. Mahmut’la başlayan, Tanzimat ile birlikte ivme kazanan, Abdülmecid ve Abdülaziz zamanlarında ise yeni bir mecraya girerek süren (şekillenmesinde Batı Aleminin tazyiklerinin de çok etkili olduğu anlaşılan) ‘eski döneme ve yeniçerilere’ eleştirel yaklaşma ve giderek de onu karalayarak ‘ötekileştirme’ tavrıyla ters düşmemek kaygısının tayin edici olduğunu sanıyoruz. Bir diğer ifadeyle Paşa, dönemin umumi iklimine uyum sağlamak adına ‘takiye’ yapmış olmalıdır. Aksi takdirde, O’nun yeniçeriler hakkında böylesine hayırhah bir faaliyete neredeyse bütün ömrünü adamış olması içinden çıkılması zor bir muammaya dönüşürdü.

Faydalanılan kaynaklar:

Yukarıdaki metnin yazımında, dizinin ilk kısmının bibliyografyasında yer alan ve http://ziyaversencan.blogspot.com/2012/03/turk-resim-tarihinde-hakiki-bir-muamma.html linki üzerinden erişilebilecek olan kaynaklardan faydalanılmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 180
Toplam yorum
: 124
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 1223
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster