Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '17

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
118
 

2 Türkiye gerçeği

2 Türkiye gerçeği
 

Özünde ülkeyi birleştirmesi gereken anayasa değişikliğinin, sonunda adeta bir toplumsal bölünmüşlük sözleşmesine dönüşmesi, artık klasikleşen milli çelişkilerimizin belki de en simgeseli oldu. Referandum süreciyle ilgili olarak yabancı basında yer alan toplumun hiç olmadığı kadar kutuplaştığı yorumları, aslında bunun ipucunu veriyordu.

Beni bu süreçte en çok şaşırtan, başvurulan ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil oldu. Erdoğan’ın her teklifini kayıtsız şartsız kabul etmeye hazır AKP’nin ana kitlesi açısından, buna zaten gerek yoktu. Geniş tabanlı kabul gören toplumsal bir sözleşme için ise, tam aksine birleştirici ve kapsayıcı bir söylem gerekirdi. Ancak son derece tartışmalı ve kavgacı bir meclis oylaması sonucunda, buna pek imkân kalmamış gibiydi. Belki de “mümin muhafazakârlar” ile “kâfir laikler” mücadelesi görüntüsünün mevcut oy potansiyelini daha da pekiştireceği umuluyordu.

Sonuçta oylama bu denli kavgalı geçince, ağırlığı MHP tabanına ve böylece “vatan haini teröristler” söylemine kaydırmaktan başka çare kalmadı gibi. Terörizmden bu denli büyük acılar yaşamış bir ülkede de bunu oy hakkını hayır’dan yana kullananlara yakıştırmak ise, MHP’lileri birleştirmekten çok toplumsal düşmanlığı körüklemeye yaradı. Aynı zaman diliminde bir sürü üretken ve sevilen akademisyenin de aynı suçlamayla görevlerinden uzaklaştırılması ve/veya gözaltına alınması da, sadece “terörist” kavramının aşınmasına neden oldu - ve de tepkilerin çığ gibi büyümesine.  Aynısı tabii ki Kadri Gürsel gibi tanınmış gazeteciler için de geçerli oldu.

Aynı kutuplaştırıcı söylemi yurt dışına taşımanın bedeli ise daha ağır oldu. Çok yakından tanıyan biri olarak şunu söyleyebilirim, mantıklı ve makul bir dil kullandığınız sürece, Avrupalılarla ve özellikle de Hollandalılar ve Almanlarla çözemeyeceğiniz hiçbir sorun yoktur. Bunun dışında bakana iniş izninin verilmemesini ve toplanan kalabalığa polisin köpekle saldırması gibi konularda aslında dış basının hatta o toplumların desteğinin alınması da mümkündü, ama Nazi suçlaması ve sokak kavgası dili bunun tam tersi sonucunu doğurdu. Haklıyken haksız duruma düşürdü.

Birincisi Almanlar fazlasıyla Nazi konusunda resmen özür dilemiş ve dileyen bir toplumdur. Hollanda bizzat Nazi kurbanı olmuştur. Böyle bir suçlama sadece yapanı “basit” gösterir, o toplumlardaki terbiye anlayışına göre. Diğer önemli bir konu da, yaptığınızı düşündüğünüz hakaretin o dilde bire bir çevirisinin kulağa nasıl geldiğidir. Örneğin Avrupa Sabah’ta Almanca olarak yer alan, “Ey faşistler, ey Nazi kalıntıları, boşuna uğraşıyorsunuz, gücünüz Türkiye’yi durdurmaya yetmeyecek” gibi başlıklar, o dilde kulağa daha da seviyesiz geliyor, tümüyle sokak dalaşını andırıyor. Güçlü değil, gülünç gösteriyor. Belki AKP tabanını mest edebilir, ama ülke itibarını sıfırlıyor. Diğer taraftan gerçek ırkçılığı körüklüyor, eğitim düzeyi yüksek olmayan gurbetçi vatandaşlarımızın oradaki hayatını zorlaştırıyor.

Aynı şekilde 15 Temmuz darbesini Erdoğan’ı sevmeyen Batı dünyasının komplosu olarak görebilirisiniz. Batı’nın darbe karşıtlığı veya demokratlığı birçok açıdan sorgulanabilir kuşkusuz, ancak daha önce AKP ile Gülen cemaatinin yakın işbirliğini unutmuş değiller. Hatta bizde yüksek sesle dile getirilmesi dahi hapisle sonuçlanabileceği zamanlarda, yabancı basın Fetullah Gülen hareketini “melek mi şeytan mı” diye sorguluyordu. Veliler sınavlardaki apaçık usulsüzlüklere isyan ettiğinde, o zamanki Milli Eğitim Bakanı Nimet Baş vicdanım rahat diyordu. Bakanlıklara sızdılar uyarıları, gülünç mesnetsiz suçlamalar olarak geri çevriliyordu. Şimdi tüm bunlar olmamış gibi, bir gecede düşman kesilmeyi yine iktidar tabanı kayıtsız şartsız kabul edebilir, ancak dış dünya için aynısı geçerli değil. Tabii ki içerdeki muhalif kesimler için de öyle. Çoğunlukla dindarın dindarla kavgası olarak görülüyor.

Bu açıdan halk oylaması aslında toplumsal sözleşmenin yenilenmesinden çok, Recep Tayyip Erdoğan’ı ve temsil ettiği değerleri onaylama veya onaylamama referandumuna dönüştü; ya da tersinden, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve temsil ettiği değerleri. Sonuç olarak da temelden farklı 2 Türkiye gerçeğini doğurdu. Tam bir hafta sonraya denk gelen 23 Nisan’ın da bir tarafta 15 Temmuz gecesini ve şehitlerini minik erkek askerlerle anarak, diğer tarafta ise bir alışveriş merkezinde kızlı erkekli Atatürklü coşkulu bir koroyla kutlanması, bu farklı 2 Türkiye gerçeğini pekiştirdi.

Aslında ben başından beri İzmir’in yanında İstanbul ve Ankara’nın da dinamik kentli kesimleri açısından hep Atatürk Türkiye’sini temsil ettiğini düşünüyorum. Militarist ve şehit kültürü ağırlıklı muhafazakârlık da, daha çok iç bölgelerde karşılık görüyor gibi. Bu açıdan referandum haritası bir anlamda 2 Türkiye gerçeğinin haritası oldu. Bunun dışında biraz Amerika’daki Trump ile Hillary seçim haritasını da andırdı. Dünyanın her yerinde kıyı kentleri kesimleri hep daha liberal, iç kesimler daha muhafazakârdır.

YSK’nın oylama bittikten sonra, dışarıdan geldiği ispat edilmeyen mühürsüz pusulaların da kabul edileceğini açıklaması ise, bizzat Cumhurbaşkanı’nın hep eleştirdiği gibi, oyun oynanırken kuralın değiştirilmesinden başka bir şey olmadı. En kötüsü de, kendi değerleri veya “Hakk” için dindarların yapamayacakları usulsüzlük yoktur algısını pekiştirdi. Herkesin vergileriyle finanse edilen TRT’nin referandum boyunca ve genelde de  %90 Cumhurbaşkanı ile iktidara ve sadece %10 muhalefete yer vermesi gibi uygulamalarla zaten kabarmış olan muhalif kesimlerdeki isyan dalgası, YSK başkanının açıklaması sonucu köpürdü.

Belki de bu haksızlıklardan ve eşit koşullarda gerçekleşmeyen yarıştan ötürü, laik kesim hiç olmadığı kadar bu oylamaya “asıldı”. Çoğunlukla kendi imkânlarıyla ve herhangi bir destek almadan, elinden geleni yaptı. Mimar arkadaşım örneğin sandık görevlilerine kendi elerliyle hazırladığı poğaçaları ve taze sıkılmış meyve sularını götürdü. Hem gönülden destek vererek, hem de diğer tarafta her şeyin devlet imkânlarıyla yapılmasına tepki olarak biraz da. Çoğunlukla da bu referandum laik kesim açısından, yaşam tarzının son var olma şansı olarak görüldü.

Oylamaya gölge düşünce, kaçınılmaz olarak daha az oy alan kesim kendini kazanmış görür. Bu defa da hayır diyenler için öyle oldu. Ancak ondan da öte, toplumun tam olarak yarısını ve de yetkin yarısını oluşturduklarının ispatı oldu referandum onlar açısından.

Osman Gazi Köprüsü, Üçüncü Köprü ve de Üçüncü Havalimanı hayır diyenlerin bölgesinde kuruldu, ancak evet diyenler onayladı deniliyor. Doğrudur, çünkü evet diyenler “muhtar bile olamaz” diye küçümsenen ve kendilerinden olan birinin bu inadına başarısına oy verdiler. Hayır diyenler ise, hem inşa hem de kullanım maliyetlerini çok yüksek bulduklarından ve dolaysıyla köprülerin “boş” olmasını eleştirdiklerinden karşı çıktılar. Ayrıca ultra-kapitalist Müslümanların Kuzey Ormanlarını talan edeceğinden eminler. Havalimanının da İstanbul açsından hayati önemde olan sulak araziye zarar vereceğinden. Diğer açıdan Japon veya Kore teknolojisi harikası köprüler, laik ve bilimsel eğitimin meyvesi. Bu teknolojiyi sunan reklam filmlerinin çekim kalitesini de ülkenin laik kesim üretiyor.

Bu da demek ki, her ne kadar 2 Türkiye gittikçe artan oranda kendi yaşam, eğitim, sağlık ve kültür dünyasına çekilse de, bu ülkede beraber yaşamaya beceremedikçe, ne güçlü ne de huzur dolu bir toplum var etmenin mümkünü yok.

Bunun da sistemle değil hedefle ilgisi var.

Bu açıdan anayasa referandumu hayati bir uyarı oldu.  

Zuhal Nakay

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 553
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster