Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mart '10

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
719
 

2013'e doğru

2013'e doğru
 

Bu resimin kime ait olduğunu bilmiyorum..Ama ben onu bir Kürt vatandaşım olarak görüyorum.


MERHABA ARKADAŞLAR.. 

Önce bir durumu açıklamak gereğini duyuyorum..Bu 2013 tarihini yanlış yazmadım...Doğru yazdım; 2013....Bunun Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2023 Projesi ile ilgisi yoktur...Bu benim hedeflediğim bir tarihtir... 

2013'te BULUŞMAK ÜZERE... 

Artık ayrılma zamanı geldi...Bu bloğum, Milliyet Blog ailesi içinde yazdığım son blogtur...Aslında aldığım bu karar, tam bir ayılma kararı değl, yalnıca blog yazmama kararıdır. Aldığım bu karara neden olan durumlar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır ama ne yapayım ki, bir kez bu kararı almış oldum. Kişiliğimin bir yanı, aldığım bu kararımın arkasında durmamı gerektiriyor.  

Aranızda bulunduğum süre içinde yazmış olduğum 323 bloğun büyük bir bölümü, çaşitli kaynaklara( bu kaynaklar arasında internet bilgileri yoktur; çünkü onlar bana göre güvenilir değildir) başvurularak yazılan akademik bir çalışmanın ürünüdür...250'si siyasi, sosyal ve tarih konularını işleyen bu bloglarımın, aramızda bulunan üniversite çıkışlı genç arkadaşlarıma "Yükses Lisans" ve "doktora" eğitimi için büyük yararlar sağlayabilecek ve bazıları da "tez" konusu olabilecek kapsamdadır. İsteyen arkadaşlarım, benden izin almadan bunlardan faydanabilirler.  

Bunlardan bazıları : 

* 9 dizilik; "Adım adım Kürdistan"; buna bağlı olarak, 2 dizilik; "Kürtler ve Kürtça", "Kürt açılımında kimlik sorunu", "ABD destekli Kürt açılımı", "PKK liderinin ikinci yol haritası", "PKK olayları temelinde yatan gerçek", "Kuzey Irak Kürt devleti" ve "Kuzey Irak doğum sancıları çekiyor"... 

* 4 dizilik; "Musul işgaline yaklaşılan durumlar" ve buna bağlı olarak, "Türkiye-Kerkük", ve "Kürt sorunu ve Musul meselesi"... 

* 5 dizilik; "Türkiye'de kültür modeli arayışları" ve bununla bağlantılı 4 dizilik; "Kültür ve Uygarlık"... 

* 5 dizilik; "Atatürk'ün kişiliği ve düşünce yapısı", ve bunun tamamlayısı olan "Atatürk'ün devrimci kişiliği"...Bu arada, birbiri ardına gösterime giren "Atatürk" filmlerinin üçünün de Atatürk'ü anlatmaktan çok uzak kaldığını ve hatta Atatürk'ü topluma yanlış tanıttığını düşünmekteyim.  

Ayrılmadan önce, bazı konulardaki naçizane düşüncelerimi not olarak bırakmak istiyorum.  

Bunlar : Demokrasi - Anayasa - Atatürkçü Düşünce Sistemi - Tarih Bilinci - Çanakkale Şehitleri - Cumhuriyet ve Demokrasi - Devletin Niteliği - Ulusçuluk ve Çağdaşlık - Türk Silahlı Kuvvetleri - Avrupa Birliği - Jeopolitik ve Türkiye - Okuma ve Yazma Özgürlüğü  

DEMOKRASİ... 

Yeni Türkiye devleti, başlangıçta "laiklik" temeline dayanan bir Cumhuriyet olarak kurulmuştur. Ancak aradan geçen 87 yıla rağmen devlet ve toplum, siyasal ve sosyal olarak - özellikle de asker ve sivil bürokratların ve devletçi zihniyetteki diğer kişilerin ve grupların direnmeleri ve demokrasiye sıcak bakmamaları nedeniyle - demokrasiye geçişini tam olarak gerçekleştirememiştir. 

Bütün kurum, kural ve ilkeriyle demokrasiyi içine sindiremeyen ve uygulayamayan ülke yöneticileri, halkımızın da demokrasiden uzak kalmasına neden olmuş ve onların demokrasi kültürü ile eğitememiştir. Halkın tanıdığı ve bildiği tek demokratik uygulama, zaman zaman yapılan seçimlerde sandık başına giderek oy kullanması olmuştur. Bu nedenle de halk, demokrasinin tadına varamamıştır. Son yıllarda, biraz tat almaya başlayınca da, "dur bakalım, bu kadarı fazla!" denerek, demokrasi tabağı önünden, kaşığı da elinden alınmak istenmiştir. 

Demokrasi dersini çalışmayanlar - bir anlamda demokrasi yemeğini pişirmesini beceremeyenler - ülkeyi de halkı da demokrasiden - yani bu tatlı yemekten - yoksun bırakmışlardır. 

ANAYASA... 

Hukukun üstünlüğünü eaas alan, yargının bağımsızlığını tarafsızlık ile özdeşleştiren, insanın demokratik hak ve özgürlüklerini öne çıkaran, eşitlikçi bir adalet sistemini öngören bir anayasa yapılmalıdır...Bu konuda, 1921 Anayasa'sı örnek alınabilir. 

Ancak bu işin, 12 Eylül Askeri Darbesi'ni yapanların yargılanmasını isteyenler; ama yargılanmasını istedikleri darbecilerin, yaptıkları anayasaya sımsıkı sarılarak değiştirilmesini istemeyenler tarafından nasıl yapılacağı da bilinmez...Yani, hem darbeye karşı olmak hem de darbecilerin yaptıkları anayasaları savunmak nasıl bir ikilemdir? 

Türkiye, hep darbe anayasaları ile mi idare edilecek? Bir de sivil anayasa denense nasıl olur acaba? 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ... 

"Sözde" değil, "özde" bir Atatürkçü düşünce sistemi esas alınmalıdır. Kulaktan dolma bilgilerle değil; Atatürk bilgisi, okuyarak kazanılmalıdır. 

Bunun için, "NUTUK" ve "ATATÜRK'ÜN SÖYLEV ve DEMEÇLERİ" ana kaynaklar olmalı. Buradan edinilen bilgiler -eğer ulaşılabilirse- TBMM zabıtlarından takviye edilmelidir. Bunların yanında, yardımcı ve destekleyici kaynaklar olarak, Ayşe Afet İnan'ın aşağıdaki kitapları okunmalıdır. 

1. "Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler 

2. Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları 

3. M.K. Atatürk'ün Viyana Karlsbat Hatıraları. 

* Atatürk'ün sosyal kişiliğinden çok "devrimci kişiliği"ne önem verilmelidir. Atatürk'le ilgili yapılan üç filmin hiçbiri, gerçek Atatürk'ü anlatmaya yeterli değildir. Bu filmlerin hedef kitlesi; öğrenciler ve öğrenciler kadar bile Atatürk bilgisi olmayan yetişkinlerdir. Bu kitle, ülke insanının büyük çoğunluğunu teşkil ettiği için bu filmlerin ticari kaygılarının da göz ardı edilmemesi gerekir. 

Atatürk'ün yaşamında, hem O'nu hem yakın çevresini ve hem de yaptığı kurtuluş mücadelesini en iyi anlatacak en uygun dönem, Samsun'a çıkışından Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar olan dönemdir...Bu film, anılardan değil, gizli ve açık Meclis tutanaklarından yararlanırak tarihçi bir ekip tarafından hazırlanmalıdır. 

TARİH BİLİNCİ... 

Günümüzün siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik olaylarını daha iyi anlamak, daha iyi değerlendirmek ve geleceğe yönelik daha iyi planlar yapmak ve sağlıklı projeler üretmek için geçmiş tarihimizi çok iyi bilmek gerekir. Tarihin bir tekerrür olduğu gerçeğini unutulmamalı ve bu tekerrürlerden ders alınmalıdır. 

Ancak bu yapılırken ya da bir anlamda tarih bilgisine sahip olmak istenirken resmi tarihe takılıp kalmamak; tarihi devletçi ve bürokratik bir anlayışla ele alıp eskinin "devlet tarihi" ya da "ümmet tarihi" içinde kaybolup gitmemek gerekir. 

Tarih, yalnızca siyasi olaylardan ve siyasilerin beceriksizliği yüzünden çıkan savaşlardan ibaret değildir. Tarih okurken, tarihi dönemlerin sosyal, kültürel ve ekonomik yanlarını da incelenmelidir. Örneğin, Türk Devrim Tarihi okunurken ve yazılırken, devrimin toplumsal özü, felsefesi ve uygulama yöntemi dikkate alınmalıdır. 

Geçmiş tarihi dönemlerdeki olayları yaşamış insanların anılarını okurken de çok dikkatli olunmalı, anıları yazanların genellikle subjektif bir tavır içinde olabilcekleri göz önünde tutulmalıdır. 

Tarih, devamlıdır...Başarı ve başarısızlıklarla doludur. Geçmiş her tarihi olay, bir öncekinin sonucu; bir sonrakinin nedenidir. Bu bakımdan, tarihin bir dönemini inkar etmek ya da yok saymak tarih bilincine ters düşer ve tarihin sürekliliğini kesintiye uğratır. 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ... 

İşte size, araştırma yapmadan çoğu kimsenin yanlış bildiği tarihi doğrular. Günü geldiğinde, Çanakkale Savaşı ile ilgili yazı ve makale yazanlar, "bu savaşata 250-500 bin şehit verdik" diye başlarlar. Hiçbir belgeye dayanmayan, kulaktan dolma bilgilerle kamuoyuna aktarılan bu abartılı rakamlar, hem yanlış bilgilendirmeye neden oluyor hem de kazanılan bu zafere gölge düşürüyor. 

Genelkurmay Başkanlı'nın bir yayını olan "I.Dünya Harbi'nde Türk Harbi, 5.Cilt, 3.Kitap"ta verilen gerçek rakamlar şöyledir: 

Türkler : 

57.000 şehit, 97.000 yaralı, 11.000 kayıp ve 14.000 hastalıktan ölenler ; TOPLAM : 179.000 

Düşman zayiatı ise : Ölü + tutsak + kayıp = 43.000; yaralı sayısı ise, 72.000'dir. 

Not : Bu arada, bir zamanlar dükkanların camlarına yapıştırılmış olan, biri uzun biri kısa boylu iki hırpani kılıklı iki kişinin, kesinlikle Türk askeri olmadığını söyleyebilirim. Çanakkale muharebelerinde çekilen yüzlerce fotoğrafa baktığınızda bunu sizler de görebilirsiniz. 

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ... 

Cumhuriyet'in özünün "demokrasi" olduğu unutulmamalıdır. Bir "halk" idaresi olan Cumhuriyet'in "laik" ve "demokratik" nitelikleri birlikte vurgulanmalıdır. "Laik Cumhuriyet", eksik bir tanımlamadır; doğrusu, "Demokratik ve Laik Cumhuriyet"tir...Bu konuda, Atatürk'ün, "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir" sözü akıldan çıkarılmamalıdır. 

DEVLETİN NİTELİĞİ... 

Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin niteliğini, yalnızca "....Laik ve sosyal bir hukuk devleti" olarak vurgulamak yanlıştır; doğrusu, "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti"dir. Bazı kesimlerce değiştirilmesi istenmeyen 1982 Anayasası'nda 2.Md.'sinde de bu böyledi 

ULUSÇULUK VE ÇAĞDAŞLIK... 

Ulusçuluk, demokrasiye en uygun bir ilke olan "halkçılık" olgusunun etrafını kutsal sayılan değerlerle(din dahil) sarmalayan ve bireyin düşünce özgürlüğünü belli bir ideoloji ile sınırlayan bir olgudur. Yapısında ve anlatımında, demokrasi yi "es" geçen, katı kalıplarla çevrelenmiş bir ulusçuluk ile evrenselliğe açılmak ve çağdaşlığa ulaşmak mümkün değildir. 

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ... 

Günümüz Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık demokrasiye sıcak baktığını kabul etmeliyiz. Bu nedenle, "darbeci" düşünceye sahip olan ve şu anda yargılanan muvazzaf ve emekli askeri personeli, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayrı düşünmeliyiz. Ayrıca, benim inancıma göre Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, yanlış yaptığı bir şeyi inkar etmez. "Evet, ben yaptım" diyerek "dik" duruşunu korur; sonucu ne olursa olsun... 

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasete karışmasını isyemeyen Atatürk, bakın ne diyor : 

"Baylar ! Komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken, kafalarını siyasal düşüncelerin etkisinde bulundurmaktan sakınmalıdırlar. Siyasal durumun gereklerini düşünen başka görevlilerin bulunduğunu unutmamalıdırlar"(1) 

AVRUPA BİRLİĞİ... 

Avrupa Birliği'ne soğuk bakmamalıdır. Bu sürec, Atatürk'ün öngördüğü "batılılaşma ve çağdaş uygarlık" yolunda atılması gereken adımlardan biri olarak kabul edilmelidir. Bu konuda, Atatürk'ün aşağıdaki sözleri, ilke olarak kabul edilmelidir : 

"Osmanlı İmparatorluğu'nun sukutu, garbe karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamştır. BU BİR HATA İDİ , BUNU TEKRAR ETMEYECEĞİZ...Medeniyete girmek arzu edip de, garba teveccüh etmemiş millet hangisidir?...Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket, devamlı bir istikameti muhafaza etti. Biz daima şarktan garba doğru yürüdük...Vücutlarımız şarkta ise fikirlerimiz garba doğru müteveccih kalmıştır"(2) 

JEOPOLİTİK VE TÜRKİYE... 

Jeopolitik, devletlerin coğrafi özellikleri ile siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bir bilim dalıdır. Bu nedenle, devletlerin ve hükümetlerin iç ve dış siyaetleri ile ilgili olarak verdikleri kararların sağlığını, coğrafi konumlarının dayattığı jeopolitiğe uygun olup olmadıkları belirler. 

Türkiye'nin de, yer aldığı coğrafya ve bu coğrafyanın dayattığı jeopolitiği, bu coğrafyada meydana gelecek gerginlikleri ve savaşları hem etkileyecek ve hem de onlardan etkilenecek bir özelliğe ve öneme haizdir. 

Dolayısıyla, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'nun siyasi gerginlikleri ve savaşları arasında kalmış Türkiye'yi bu karışık coğrafyada ayakta tutan ve tutmaya devam edecek en önemli husus, coğrafi konumunun dayattığı jeopolitik özelliğini ve önemini çok iyi anlaması ve bunu aklılıca kullanmasıdır. 

Su, Bor madeni ve Nabucco Projesi'ni, JEOPOLİTİK AÇIDAN akıllıca kullanabilecek Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya üçgeninin ortasındaki merkezi konumu ile hem bölgesel bir güç ve hem de Avrupa ve Amerika'ya baskı yapabilecek bir özellik kazanacaktır. 

ERMENİ MESELESİ VE PKK SORUNU... 

Ermeni meselesi ve PKK sorunu da, bu coğrafyada Türkiye'nin jeopolitik hassasiyetlerinin başında gelmektedir. Türkiye'nin, bu iki jeopolitik sorunu bir şekilde çözmesi gerekmekyedir. Ancak, görünürdeki iç siyasi tablo, bu iki sorunu, Türkiye'nin kendi başına çözmesini imkansız kılmaktadır. 

Bu bakımdan, bu iki sorunun çözümü için Amerika ve Türkiye'nin işbirliği gerekmektedir. Bu iki sorunun çözümü, bölgedeki çıkarları bakımından Amerika için de hayati önem taşımaktadır. Amerika, Irak'tan askerlerini çekmeden önce, bölgenin barış ve huzura kavuşmasını şiddetle istemektedir. Amerika'nın bu isteği, Türkiye'nin yukarıda değindiğim iki önemli jeopolitik hassasiyetini de gidermesi açısından önem taşımaktadır. 

Bu iki sorunu, kendi başımıza halledemememiz üzücüdür ama, bu sorunun çözümü için çıkan fırsatları kullanmak da siyasetin bir gereğidir. Yabancı bir ülkenin çıkarları ile ülkemizin çıkarları örtüşüyor diye, ülkemizin yararına olabilecek bu fırsati geri tepmemiz de doğru olmaz. 

Amerika'nın bölgedeki çıkarları bellidir; bölgenin enerji kaynaklarından yararlanmak...Ülkemizin çıkarı da bellidir; Ermenistan ile olan sorunlarımızı halletmek ve PKK'nın kökünü kazımak... Amerika'nın ve Türkiye'nin bu çıkarları için gereken tek şey de bölgede sağlanacak barış ve huzurudur. 

En geç, 2013 yılında, Türkiye ve Ermenistan arasındaki "soykırımı" meselesi gündemden kalkacak, Ermenistan ve Türkiye arasındaki sınır açılacaktır. Öte yandan, 25 yıldır ülkenin kanını emen, ekonomik kaynaklarını tüketen PKK terör örgütü tarihe karışacaktır. Bu, hayalci bir tahmin değil; Türkiye'nin jeopolitiğinin bir gereğidir. 

OKUMA VE YAZMA ÖZGÜRLÜĞÜ... 

Demokrasi, farklılaşmış düşüncelerin var olduğu bir toplumda ya da ortamda hayat bulur ve canlılığını sürdürür. Farklılaşmış düşünceler de çeşitli kaynaklardan beslenir. Kültür de aynı şekilde çeşitli kaynaklardan beslenerek geleneksel kalıplarını kırar ve değişmez gibi görünen ögelerinden sıyrılır. Böylece, evrensel değerlerle bütünleşen kültür gerçek demokrasi ile kaynaşır. 

Demokrasi ve kültürün bu şekilde gelişmesinin en etkin araçlarının başında bir "okumak", diğeri de "özgürce yazabilmek"tir. Okuyanın okuma özgürlüğü kadar, yazanın da yazma özgürlüğün kabul etmeli ve buna saygı duyulmalıdır. 

Eğer, okuma ve yazmanın özgürlüğüne inanıyorsak; okuyarak yaşamak ve okuyarak gelişmek istiyorsak, düşünceleri düşüncelerimize; doğruları doğrularımıza uymuyor diye yazarı kınamak; yazdıklarının yayımını ve bunların okunmasını yasaklamak, o yazılanlardan başkalarının yararlanmasını engellemek, hem yazara hem de okuyana yapılan büyük bir haksızlık olur. Bu tavır, aynı zamanda, yüzyılımıza damgasını vuran "bilgi çağı"na da biraz ters düşer. 

Bu yazı, yorum yapılacak ya da görüş bildirecek bir blog değildir. Yalnızaca bir veda yazısıdır. Yorum yapılmamasını ve görüş bildirilmemesini rica ederim.  

Notlarım bu kadar...Eğer, yaşam izin verirse; yani kalırsam ve kalırsanız 2013 yılında görüşmek üzere. Bloglarımı okuyan ve benimle bilgi paylaşımında bulunan tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Hoşça kalın ve kendinize iyi bakın. Bu arada, bayan arkadaşlarımın da, "Dünya Kadınlar Günü" kutlarım. 

2013'TE TEKRAR GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE 

CDENİZKENT 

_____________ : 

(1) M.Kemal Atatürk, NUTUK-SÖYLEV, Cilt-II(1920-1927), Türk Tarih Kurumu Yayını, 1987  

(2) M.Kemal Atatürk, Söylev ve Demeçler, Cilt-III, s.91  

Yıldız Nihat bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 917
Toplam yorum
: 2415
Toplam mesaj
: 64
Ort. okunma sayısı
: 1387
Kayıt tarihi
: 11.12.07
 
 

İstanbul doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimi İstanbul'da tamamladım. İstanbul Üniversitesi'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster