Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ağustos '19

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
58
 

21. Yüzyılda İşgal

Dünya günümüze kadar özellikle son yüzyılda iki tane dünya savaşı yaşadı. Bu denli büyük savaşlar dünya nüfusunun önemli kesimini yok etti, sistemleri günümüze göre dizayn etti ve günümüz düzenini ortaya çıkardı.

Birinci Dünya savaşından yaklaşık yedi sene sonra Amerika ve Birleşik Devletleri köleliği resmen yasakladılar. Dünya üzerindeki eylemlerini doğru değerlendiren herkes bu işin bizzat Amerika ve İngiltere tarafından yapılmasını çelişkili bulmalıdır.

Dünyada var olan onca devlet olmasına rağmen birçok olay aslında bizim bildiğimizden daha detaylı ve farklıdır. Mesela dünya rezerv para olarak doları kabul etmiştir.

Bunda savaşların payı yok denemez. Aynı şekilde dünya üzerinde ürettiği ürününü kimse kafasına göre satamaz. Dünya üzerinde her şeyin fiyatı belli değilse bile belirleyen kurullar vardır.

Aynı şekilde bankacılıktan para, basmaya, ticaretten yaşama şekillerine kadar hemen her konuda harıl harıl çalışan merkezler olduğu sır değildir. Bankanız olabilir ancak bunun tanımlanması, sigortalanması resürans şirketlerine ihtiyaç vardır. Tüm bunlardan daha önemlisi standardizasyon ve kalite ilgili hususlardır ki, dünya üzerinde standart koyma yetkisi birkaç ülke elinde tekeldir. Otomotivden, elektriğe, her sanayi malı bir standarda sahiptir. Standart tekelini elinde tutanların dünya ticaretini kontrol ettikleri ise bilinen bir gerçektir. Misal teneke üretebilirsiniz ancak, dünyada teneke ile belirlenmiş bir standart varsa onu dünya pazarlarında satamazsınız.

Standart belirleme gücü; elbette kaba güç, silah gücünden kaynaklanır ki, işte o konuda bildiğim kadarıyla en öldürücü silaha sahipseniz, dünyadaki güçlerle mücadele edebilir, mesela Doğu Akdeniz’de elinizde tüm gemileri on saniyede buharlaştıracak bir silah varsa derhal gemilerinizi çekin yoksa onları buharlaştırırım diyebilirsiniz. Karşı taraf gücünüzü bildiğinden ta Fransa, İngiltere, Amerika ve Çin’den o bölgeye gelirken size danışma ihtiyacı duyarlar. Öldürücü bir silahın standart almaya ihtiyacı yoktur! En iyi silah en çok kişiyi anda öldüren silahtır. Silahlarınız ne kadar uzun menzili tehdit edebilir hatta yok edebilirse sizin şu mevcut dünya düzeninde sözünüz o kadar kolay dinlenir, medeniyetiniz ne kadar da saçma olsa kabul görür, suçlu olsanız da haklı olursunuz.

Yukarıdaki paragraflardan durumun umutsuz olduğu ortaya çıkmasın, bir saptamadır. Diğer edebi sözler güç olmadığında tamamen anlamsız boş lakırdılardan ibarettir. Güç elde edebilmek, bazı bölgelere nüfuz edebilmek son derece zordur emek ister.

1800’lerin başında Amerika’dan yola çıkan misyonerler Osmanlı Coğrafyasında yıllarca babasının hayrına gelip de zahmetlere girmediler. Konu ile ilgili yayınlar, Türk Tarih Kurumu da dâhil olmak üzere birçok yabancı yazarca, yayınlanan anılarla teyit edilmiş, arşivlerde araştırmacılara ait eserler bulunmaktadır. Meraklıları ne olmuş diye bakarlarsa sayısız nitelikli kaynak bulabilirler. Hayatında bir kitap okumamakla övünmekle, ya da modern adı altında sadece paket hediye paketi şeklinde süslü olarak meydanlarda boy göstermekle, İngiliz, Fransız gibi giyinmek, onlarla aynı arabalara binmek, onlarla aynı mekânlarda tatil yapmakla onlardan zengin olduğumuz gibi bir intiba; bizi ne medeni yapar, ne de istenilen seviyeye ulaştırır.

Misyonerler konusu aslında batının yumuşak yüzü, tatlı dilidir ve ciddi emek vardır. Bilindiği gibi dünyada birçok ülkede misyonerlerin devletten aldıkları maaş en azından resmi olarak yok diye bilinmektedir. Gönüllü kuruluşlar olarak bağışlarla iş gören söz konusu yapıların elemanları Kanuni Sultan Süleyman zamanından beri Osmanlı topraklarında olan Fransızlara rakip olarak gelmiş ve yüz yıllık bir çalışma ile toplumumuza çok şeyler katmışlardır. Bu konudaki kitaplardan birini okurken, şimdi adını hatırlayamadığım bir misyoner beni oldukça etkilemiştir ki Amerikan Board’ın gönüllüsü olarak Osmanlı topraklarına gelen bir misyoner çift yaklaşık altmış sene boyunca Bitlis’te çalışmıştır. Amerika’daki konforlu hayatını bırakıp, altı ay gemi yolculuğu yaparak topraklarımıza gelen bu çiftin azmi, bize ders olmalıdır. Bitlis’e memur olarak gitmemek için bugün bir araba verip batıdaki bir ille becayiş yapmak isteyen bizleri düşününce elbette insanlar neden bize karşı hep kazanıyorlar sorusunun cevabı da ortaya çıkmış oluyor!

**

Kurtuluş Savaşından sonra bilindiği gibi Musul konusu tam çözüme kavuşmamış ve Musul Kerkük Misak-ı Milli sınırları dâhilindedir. Türk ordusu oraya ciddi bir askeri harekât yapmak arzusundadır. Ancak bir anda Şeyh Sait Ayaklanması patlar. Aylarca Türk ordusu ile çatışan Şeyh Sait Türkiye’yi oyalarken İngiltere Musul’daki konumunu pekiştirir. Ordusunun birliklerini takviye eder. Maske o zaman dindir, gerçekte şu merak edilmez, nasıl oluyor da İngilizler çok kısa zamanda burada böyle bir ayaklanma tertipleyebiliyorlar ve Türk ordusuna karşı bir yıpratma savaşı başlatabiliyorlar diye kimse sormasa da cevabı aslında yüzyıllık bir çalışma, emek ve elbette altında yatar. Din ciddi bir yumuşak karnımız olduğu yakın tarihte bir kez daha kanıtlandı ki, yeni kanıtlamalara, düşünen beyinlerin hazırlıklı olmaları gerekir.

**

Dünyada ordular gönderip, bir toprak parçasını işgal etme modasını uzun zaman önce terk edilmiştir. İngilizlerin Hindistan’da denediği ve büyük kazanımlar elde ettiği sömürge valilerinden sonra 1. ve 2. Dünya Savaşları olmuş, işgal şekilleri yukarıda da izah etmeye çalıştığım gibi kültürel ve ekonomik temele kaymıştır. Hindistan’dan sonra Çin ile İngiltere arasındaki ticaret savaşları ve en sonunda orduların karşı karşıya gelmesi ve Çin’in yenilmesi üzerine Hong Kong’un İngilizlerin himayesine geçmesi ve günümüze yansımaları elbette çok boyutlu olsa gerektir. Günümüzde bundan yaklaşık yüz yıl önce devreye giren ve öncelikle o ülkenin insanlarını kendilerinin pazarı yapmak, baskı yaptıkları yöneticileri ile de sisteme kredi ve borç desteği sağlamak ve sonrasında seçimlere etki yaparak, bizzat verdikleri borcu çarçur edecek kişileri başa getirdikleri adamlar vasıtasıyla daha da borçlandırılarak batırmak bir sır değildir. Bunu da günümüzde bizzat kendileri açık yüreklilikle itiraf etmektedirler. Çünkü sattıkları kitaplardan da para kazanmakta, söz konusu ülkelerde inanç sahibi insanların güvenlerini yok etmektedirler. “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları-1,2,3” buna örnektir. “Wikileaks” ise buna örnek ikinci ve en önemli kaynaktır ki bu şekilde tüm dünya liderlerinin kirli çamaşırları bir anda ortaya dökülmekte veya dökeriz mesajı verilerek baskı aracı oluşturulmaktadır.

Günümüzde demokrasi insana çok çeşitli haklar veriyormuş görüntüsü verebilir. Gerçekte uzlaşma kültürü olmayan bir toplumda hukuk işlemez, rüşvet çarkı bir kez çalışmaya başlarsa güç dengesi zayıfı koruyamaz ve terörden başka bir şey üretemeyecek şekle gelir ki, dünyada demokrasi olsa dahi dünyada güç dengesi olan ülkelerde devletin önemli kararlarında elbette seçilmişlerden ziyade köşe başlarını tutan lordların elindedir. Halk ise kendine dokunulmadığı takdirde üzümünü yer bağını da pek merak etmez. İngiliz, Fransız, Amerikan halklarının Suriye’deki çocuklar, Afrika’daki açlık konusu ülke içinde bir isyan başlatma kabilinde değildir. Hâlihazırda yüksek seviyeli bir iç savaş, ya da ayaklanma iç dinamikleri elinde tutan güçler harekete geçmeden, işaret fişeği atılmadan harekete geçmekten uzaktır. Maddi destek, insan desteği birçok hazırlık yapılmış olması gerekir ki bugünün sanayi toplumunda birbirinden izole olmuş insanların yaşadığı şehirlerde bu imkânsıza yakındır. Öyle insan, Fransız, İngiliz, Amerikalı olunca daha aydın, daha eğitimli, daha donanımlı sanılmasın, onların çiftçisi de gübre taşıyor, onların işçisi de inşaatta harç karıyor… Öyle olmalı değil mi?

Dünyada hemen hemen değişmez bir kural vardır, o da şudur. Güç merkezi konumunu edinen devlet okyanus konumu elde eder ve tüm yağmur damlalarının hareketi gibi gerekli eğimi oluşturmuş olması gerekir ki sular onda toplansın. Son yüzyılda yapılan savaşlar yeterli eğim oluşturduğundan sular bir şekilde Amerika’ya akıyor.

Aynı zamanda tüm imparatorlukların en zirve anında dikkat çeken göçler çeker. En başarılı insanlar, en zeki bilim adamları ve en enler söz konusu güç merkezinin kapısını aşındırırlar. İmparatorluk pozisyonundaki medeniyet bir şey yapmasa da diğer güçleri etkileme kapasitesine sahiptir ki, sözü söyleyen şu sıralar Batı Medeniyetidir. Bir nevi, Hıristiyan-Yahudi seçkinlerinin koalisyonu olan günümüz medeniyeti tüketim arzusunun kölelik olmadan bağımlılık köleliği de sayılabilecek gönüllülük ilkesine göre çalışır. Bu durumun aslında küçük yaşlarda uyuşturucuya alıştırılan bir genç erkek ya da kadının çeşitli işler yapmak üzere nasıl kullanıldığını Türk Filmleri kanıtlamıştır ki, ilacına uyku hapı esprisi, esprisi değil günümüz medeniyetinin ana fikridir. Kendini zengin gösterebilmek için “Iphone” almak için Çin’de* böbreğini satan insanların yaşadığı dünyada, kavurucu sıcakta deniz kenarı diye resmen acı çekerek tatil yaptığına inanmak, en zeki insanların dahi yapmaya can attığı faaliyetlerdendir ki, günümüz medeniyeti böyle emrediyor diye insanlar resmen tüketim bağımlılığı kölesi durumundadır.

-Büyük ülkelere küçük ülkelerden akan sadece değerli insan kaynakları değildir. Tüm varlıkları da bir şekilde büyüklerin kullanımına açılır. Para getirecek hemen her kaynağından pay vermek zorunda kalır. Misal telefondan elektriğe kamusal tekellerin tümü özelleştirilerek istense de istenmese de söz konusu büyük güçlere ait şirketlerin abonesi olduğunu halk bilmese de aslında bir halk başka halk için çalışır. Misal Macaristan’da elektrik dağıtımı özelleştirilmiş halkın yüzde doksanı günümüzde bir Alman şirketinin işlettiği elektrik dağıtım ve satış yapan şirketin abonesi olmakla beraber, iktidarda kendini milliyetçi olarak konumlandıran bir başbakan iktidardadır.

-Değerli kaynaklarını kendileri işleyecek teknolojileri olmadığından ham haldeki madenlerin değeri yoktur, bu sebeple değerli kaynaklara sahip olmak da pek öyle sanıldığı gibi değerli şeyler kazandıramayabilir. Mesela Suudi Arabistan verdiği o kadar petrole karşılık, büyüklerden biri silah vermediği takdirde kendisini savunamaz, tıbbı malzeme alamazsa ameliyat yapamaz, teknolojik ürün trafik ışıkları bile doğru düzgün çalışamaz.

O halde küçük ülkelerde neden savaşlar oluyor diye bir soru sorulabilir? Bu sorunun cevabı ise oldukça basitçe şöyle açıklamak gerekir; paylaşım yapanlar mevcut iktidarla anlaşırken bir süre sonra devreye başka aktörler de girmeye niyetlendiğinde hâlihazırda devrede olan paylaşım yapan devlet ile sözde devlet arasına başka güçler sızar. Bu sızıntı zamanla kangren olur ve bu durum anlaşma ile kolayca çözümlenmezse iç savaş adı altında Suriye’de ve tüm Arap coğrafyasında olduğu gibi yalancı baharlar gelirken, bu sıradan insanların kışıdır!

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1233
Toplam yorum
: 230
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 202
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster