Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mayıs '21

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
125
 

22- Hayat Neden Kötü Olmalı

22- Hayat Neden Kötü Olmak Zorunda?

 

           Aslında başlık, “Hayat neden kötü olmak zorunda? değil! Devamı da var: “Neden daha kötüye gitmek zorunda?...

 

           İnsanoğlu olarak tarihimize bakarsak bilim, teknoloji, kültür, sanat ve hayatımız derken birçok konuda büyük gelişmeler sergiledik. Ancak görüyoruz ki tüm bu gelişmelere rağmen maalesef insanoğlunun mutluluğu giderek azalıyor.

 

           Nesiller boyunca göstermiş olduğumuz gelişimimizle daha rahat olması beklenen ve iyiye gitmesi gereken hayatımız bizleri hiçbir şekilde daha mutlu ve huzurlu yapmadı.

 

           İşin açıkçası, yapması da mümkün değildi zaten!

 

           Geçmiş nesillerin geleceğe yönelik güzel hayalleri olmasına rağmen ve inşa etmek istedikleri güzel şeylere rağmen olaylar bu şekilde gelişti.

 

           İnsanoğlu daha iyi bir hayat istese de ve daha iyi bir hayatın peşinden koşsa da insanoğlunun mutluluğu hiçbir zaman kalıcı olamaz. Hayallerini gerçekleştiren insan sayısı dünyada parmakla gösterilecek kadar azdır. İşin açıkçası onların da mutluluklarının raf ömrü vardır.

 

           Daha önceki makalelerimde neden mutlu olamayacağımızdan bahsetmiştim. Şimdi ise mutlu olmayı bırakın bir yana, “Neden hayat sürekli daha kötüye gidiyor?” sorusuna yanıt arayacağız.

 

           Gelin, hep birlikte bunu irdeleyelim:

 

           İnsanın hayatta ilerleyebilmesi iki şeye bağlıdır: Birincisi gelecekte alabileceği bir hazzın peşinde koşarak ilerlemesidir. Bu düşünce bizi bu yıllara kadar getirdi. İkincisi ise ızdıraptan kaçmak ile sağladığı gelişimdir. Bizim neslimizde devreye girecek küresel koşul da maalesef budur!

 

           Izdırap insana hayatını sorgulatan tek faktördür. Hayatı iyi giden bir kişi, hayatını sorgulamaz. Böylece “iyi hayatın tadı” ile sanki “aklı olmayan bir çocuk” gibi hayatın akışına kendini bırakır.

 

           Kişinin hayatına ızdırap geldiğinde ise düşünmek zorunda kalır. Düşündüğünde ise iki seçeneği olduğunu görür: Birincisi “Bu ızdıraptan hemen nasıl kurtulabilirim?“ sorusuna verdiği cevapları uygulamaktır. Genellikle bunu tercih eder. İkincisinde -eğer biraz daha gelişmiş bir insansa- ızdırabın nedenini sorgular. Eğer ızdıraptan sürekli kaçmayı düşünüyorsa ve kaçmaya çalışıyorsa ızdıraplar onu bırakmaz. Ta ki “Neden ızdırap çekiyorum?“ diye sorana kadar.

 

           İkinci seçenekte bahsettiğimiz daha gelişmiş bir insan ise frene basar. Izdırabın nedenini araştırır. İşin açıkçası bu kişi ızdıraplardan artık baygınlık geçirme evresine geldiğinden Neden? diye sormadan edemez.

 

           Izdırapların tek bir nedeni vardır: O da insanın egoizminden kaynaklanan hayatı… Doğanın kanunlarında insan dışındaki tüm seviyeler -hayvan seviyesi, bitki seviyesi ve cansız seviye olmak üzere- belli bir denge içinde yaşarlar. Hiçbir zaman ihtiyaçlarının fazlasına dokunmazlar. Ancak insan tam anlamıyla dengesiz bir varlıktır. Bırakın ihtiyacı kadar almayı düşünmeyi -hayat fırsat verseydi- hiç kimseye hiçbir şey bırakmazdı. İnsan doğası egoizm ile çalışırken, başkalarını hesaba katmazken, herkes böyle davranırken elbette; kavgalar, savaşlar, yalan ve dolan, her türlü pislik ve ahlaksızlığın sonu da olmaz!

 

           Bu durum da bizi yok olma sınırına getirene kadar bu şekilde geldi. Şimdi herkesin elinde bir nükleer bomba var. Herkes kendini “Baba Adam!“ sanıyor. İşin açıkçası insanoğlu çok zekidir. Ama zekasını sadece yok edici bir şekilde kullanmaktadır. Bu nedenle zekasının ters orantısında da yaptığı eylemlerin yok ediciliği nedeniyle tam bir geri zekalıdır.

 

           Öncelikle insan iyi bir şey üretemez. Çünkü doğamız egoizm ile dolu olduğu sürece insandan bir gram iyi bir sonuç çıkmaz. İyilik yaptığını düşünse bile insandan hiçbir zaman iyi bir sonuç alamazsınız. Mümkün değildir bu! İnsanların da “İyi şeyler yapıyorum.“ diyerek kendilerini tatmin etmeleri az gelişmişlikten dolayı hayatı anlamamalarından ve gerçeği görememelerinden kaynaklanmaktadır.

 

           Gelişim kanunları gereği insanın egoizmi her nesilde arttığı için giderek daha egoist olan insanoğlu bu yüzden anne ve babasını da anlayamamaktadır. Doğal olarak ebeveynler de çocuklarını anlayamamaktadır. Böylece yaşlanmış politikacılar da yeni nesli hiçbir zaman anlayamayacaklardır.

 

           Durum bu şekildeyken her nesilde dünya giderek daha da kötüye gidecektir. Ta ki insan, “Yeter!“ deyip zivanadan çıkana kadar… Hayatının amacını arayana kadar...

 

           Birçok kişi için hayat amaçsızdır. Hayatın bir amacı olduğunu görmez. Dolayısıyla laikler iyi bir hayat yaşamaya çalışıp ölüme giderler. Dinciler de ölünce öteki alem hayaliyle ölüme giderler. Ancak her ikisinin de ortak noktası ölümdür. Ölümden sonra hiçbir şeyin olmayacağının kanıtı da yoktur. İşin açıkçası da olmayacaktır.

 

           Şimdi bu dünyadaki hayatımızın sayılı günlerine gelelim: Eğer bir Yaratan, Bir Üst Güç”, “Doğa” ya da Allah -adı önemli değil- var ise bu dünyayı yaratmasının nedeni bu dünyada bir şeyler olması gerektiği içindir. Bu dünyadaki insanın yaratılışının arkasındaki amaç, insanın her ne amaç ile yaratıldıysa yaratılsın bu amacı, bu dünyada yaşarken edinme zorunluluğudur. Çünkü akıllı bir yaratıcı yaptığı hiçbir şeyi nedensiz yapmaz herhalde...

 

           İşte bu koşullar altında da insana düşen ana görev, hayatının anlamını bulmak ve bunu gerçekleştirmektir.

 

           İnsanoğlu bunu yapamadığı sürece bu hayatta sadece günlerini geçirecek ve ölüme gidecektir. Öldükten sonra ise herkese garanti edebileceğimiz tek şey olacak: Çürüyüp yok olacağız. Bazı insanlar Ama ruhumuz var!derler... Ben hiçbirinin ruhunu hissettiğini ve o ruh ile hayatını uyuma ve anlayışa getirdiğini henüz görmedim. Ama ne diyebiliriz ki... Çocuklarımız da “Süpermen” kıyafeti giyip kendilerini “Süpermen” zannedip oyun oynuyorlar. Yirmili, otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı, yetmişli, seksenli, doksanlı ve yüzlü yaşlarında olup hâlâ beş yaşındaki çocuğun beyniyle yaşayanlar için ne yapabiliriz ki? Atalarımızın dediği gibi: ”Yaşlanmış çocuklar için yapacak bir şey yoktur.”

 

           Izdırabın ölçüsü de “Kişinin olması gerektiği yer ile olduğu yer arasındaki fark!“ kadardır. Izdırabın içinizde hissedildiği ölçüye kadar da arayış olur.

 

           Hayat amaçsız olamayacağı için herkes yaratılış amacına zoraki gelecektir. Hayat, insanoğlunu itip kakacak, sürüm sürüm süründürecek ve kişiye hayatı sorgulatacaktır!

 

           Bu yüzden mutsuzluklar artacaktır. Artmak da zorundadır! Önümüzdeki yıllar içerisinde de tüm dünya olarak ekonomik sorunlar, doğal afetler, işsizlik ve kıtlık, şiddet ve depresyon ile boğuşacağız. Giderek herkesi sıkıştıran bir hayat akışına girildiğini göreceğiz. Çünkü hayat insanla bir sohbettir. Anlatmak istediği şey de “insan hayatının“ bir anlamı olduğudur.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Kayıt tarihi
: 04.02.17
 
 

Ashburton High School (Londra), John Ruskin College (Londra), ODTÜ İşletme (Ankara), Macquarie Univ..