Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Aralık '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
357
 

22 Kasım 1963 John Fitzgerald Kennedy suikastı: 1 tertip, 1001 komplo teorisi - 1

22 Kasım 1963 John Fitzgerald Kennedy suikastı: 1 tertip, 1001 komplo teorisi - 1
 

Kennedy erken gelmiş bir Obama, Obama ise gecikmiş bir Kennedy'dir.


1 – Bir suikast, 1001 iddia

John Fitzgerald Kennedy (John F. Kennedy, ya da, kısaca JFK, 1917 – 1963), 50 yıl önce, 22 Kasım 1963’de öldürülmüştü. Sadece ABD’nin değil, (küresel barış ihtimalini zayıflattığı, ve, verili ‘olumlu moment’i dağıtarak, yerine, olumsuz bir ivmeyi ve psikolojiyi ikame ettiği için) insanlık tarihinin de en önemli politik suikast ve tertiplerindendi bu. İlerleyen satırlar boyunca; JFK suikastının faillerine dair olan (çoğunlukla komplo kuramı başlığı altında değerlendirilen) teoriler; bu menfur eylemin Amerikan ulusu için nasıl olup da ‘seçilmiş travma’ haline geldiği (diğer bir deyişle, Amerikalıların, bu kaybın neden olduğu keder etrafında kendilerini nasıl yeniden konsolide ettikleri, ve, bu acıyı milli birliklerinin çimentosu kılmayı nasıl başardıkları); bunları konu edinmiş resmi araştırma raporları, kurmaca eserler ve komplo teorileri üzerinden yapılmış okumalar ışığında, mercek altına alınacaktır.

Bu sırada, akıllara gelebilecek olan ‘Türkiye’ye ‘yurdum’, ‘vatanım’ diyen insanların ‘ortak bir seçilmiş travma’sı var mıdır?’ sorusunun cevabı da, mütevazı hudutlar dahilinde olmak kaydıyla, bu metin içerisinde, kendisine hayat alanı açmaya çalışacaktır.

2 – Ortalama Amerikalının ‘seçilmiş travmalar’ı ve ‘seçilmiş kıvançlar’ı

22 Kasım 1963 Kennedy suikastından sonra ortaya çıkan toplumsal atmosfer; Abraham Lincoln (1809 – 1865), 14 Nisan 1865’de, Ford Tiyatrosunda, eşiyle birlikte ‘Amerikalı kuzenimiz’ adlı oyunu izlerken uğradığı suikastın ardından, 15 Nisan’da hayatını kaybettiğinde oluşan sosyal psikolojinin; Hawaii adalarının Oahu adasındaki ABD Pasifik donanmasıyla, Pear Harbor askeri üslerine, 7 Aralık 1941’de, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği ani saldırının sonrasındaki beşeri iklimin, ve, ABD’nin maruz kaldığı 11 Eylül 2001 saldırılarının faturasının netleşmesine müteakip oluşan infial, itiraz ve isyanın dalga boyunun adeta, replikası ve ruh ikizi gibiydi: sınırsız ve tarifsiz bir üzüntü; kabına sığmaz bir öfke; sadece burun kemiğinizi değil, varlığınızın en ücra yerlerini de sızlatan bir keder; kemiklerinizin, tuzla buz olmaya yazgılı cam eşya kırılganlığına sahip olması durumunda kuşanacağınız dipsiz bir çaresizlik, boğazınıza takılarak yutkunmanıza ve nefes almanıza mani olan kallavi bir mağduriyet; size bunu yaşatanı, her ne surette olursa olsun, imhaya kilitlenmiş bir isyan hali!

Amerikalıların büyük kısmı, bahsedilen olayların ardından, birbirine şunu sormakta adeta fikir ve eylem birliği yapmıştır: ‘falanca olay olduğu sırada sen neredeydin ve ne yapıyordun? (Where were you and what were you doing when bla bla…?).

‘Bu iddiayı, nasıl olur da böylesine kesin dillendirebilirsin?’ diyenlerinize, ‘okuduklarımdan, izlediklerimden, bilfiil yaşadıklarımdan, ve, biraz da, JJJ’in benimle paylaştıklarından!’ diyerek mukabele ettikten sonra, gelebilecek olası bir ‘JJJ de kim?’ sorusunu ise ‘acele etmeyin, birazdan tanıştıracağım sizi onunla’ şeklinde cevaplandırarak devam ediyorum .

İşte, basit gibi durmasına karşın, esasen çok anlamlı ve önemli olan ‘falanca olay olduğu sırada sen neredeydin ve ne yapıyordun?’ sorunun nesnesi konumundaki kederlerle; Apollo 11 mürettebatından Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’in, 21 Temmuz 1969’da, Ay’a ayak basmayı başaran ilk insanlar olması gibi durumlarda ortaya çıkan toplumsal mutluluğun tercümesi olan sevinçler; ne kadar çok kişi tarafından paylaşılmışsa, bunlar, o denli kuvvetle ‘seçilmiş keder (travma)’ ya da ‘seçilmiş kıvanç (sevinç)’ olmuşlar demektir. Seçilmiş kederler (travmalar) ve seçilmiş sevinçler, toplumların çimentosu ve sosyal harcıdır; onlar zayıflayınca, toplumsal bağlarda zayıflar ve sosyal çözülmeler başlar.

Bu çalışmanın asal eksenine/omurgasına ait olan bu kilit kavramların, Amerikalı bir entelektüel (JJJ) tarafından formüle edilmiş halini, okunmakta olan satırların anlamlandırılmasına olan muhtemel katkısı yüzünden, özetle paylaşıyorum .

3 – 2001 sonbaharı, Los Angeles: bir Amerikan aydınının ABD analizleri

Ilık bir Eylül ortasıydı. Los Angeles’teki Poly Language İnstitute’de, ‘conversation class’ta, 4 farlı kıta ve 10 farklı ülkeden gelmiş 20 kadar öğrenci, dersin hocası ‘sevimli bilge’ JJJ’le (Joe,just Joe), şokunu halâ atlatamadıkları 11 Eylül saldırılarının tartışmasını yapıyordu.

Havada uçuşan komplo teorilerinin haddi hesabı yoktu. JJJ, bunların hepsini, ‘olabilir, mümkündür, neden olmasın?’ diye geçiştirirken, bir taraftan da, bizi sakinleştirmeye çalışıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tavrıyla bende, söyleyecek çok şeyi olmasına karşın, bunları paylaşmayı uygun görmeyen birisi olduğu intibaını bırakmıştı.

Zaman içinde, JJJ ile birbirimizin evine gidip gelmeyi, haftada bir gün de, eli yüzü düzgün bir mekânda, yemek yemeyi rutine bindirmiştik. İşte onların birisinde, Orange County’deki Pasifik Okyanusu manzaralı nezih bir mekânda yediğimiz bir Cumartesi brunch’ı sırasında, hızlıca tükettiği alkolün etkisiyle olsa gerek, JJJ nihayet konuştu. Hem de ne konuşmak! ‘Joe, just Joe’, hemen her soruma, umduğumdan çok daha ayrıntılı ve samimi cevaplar vermişti. Öyle ki, bilâhare, anlattıklarının kapsamı ve derinliği üzerinde düşündüğümde, onun gizli servislerle ilişkisi olabileceği zehabına kapılmıştım.

Dünyanın her ülkesinden eğitim için gelenlerin yoğunlaştığı adreslerin, özellikle de 11 Eylül 2001 sonrasında, haber alma servislerinin ilgi alanına girmesinden daha tabii ne olabilirdi ki?! 

JJJ, takip eden aylara yayılan dostluğumuz sırasında, asla o günkü kadar ‘konuşkan’ olmadı. Onun, bir yılı biraz aşan arkadaşlığımız sırasında tanık olduğum (büyük kısmını bahse konu yemekte paylaştığı) görüşlerinden 11 Eylül saldırılarıyla, JFK suikastı gibi tertipler hakkında olanları özetle şöyleydi:

‘11 Eylül Amerika için adeta yeni bir milât oldu. Abraham Lincoln’ın öldürülmesini; 24 Ekim 1929’da, sonradan ‘Kara Perşembe’ denilecek olan, borsanın çöküşünü; Pearl Harbour’a baskınını; SSCB’nin Sputnik 1’i, 4 Ekim 1957’de uzaya yollamasını; Kennedy suikastını; 21Temmuz 1969’da, Apollo 11 mürettebatının Ay’a ayak basmasını; 28 Ocak 1986’da, kalktıktan 73 saniye sonra infilak ederek, 7 mürettebatının trajedik şekilde ölümüne yol açan Challenger Uzay Mekiği faciasını nasıl unutamadık ve unutturmadıysak; 11 Eylül 2001 saldırılarını da unutmayacak ve unutturmayacağız. Amerikalılar için bunlar, ulusal bilinçaltına kazınmış ‘milli tasalar ve milli sevinçler ailesi’nin fertleridir.

Ve bizler, bu topluma bir şeyler söylemek durumunda olan Amerikan yurttaşları (JJJ, buna benzer nitelemeleri kullanarak kendisine önem atfettiği her durumda, iki elinin işaret ve orta parmaklarıyla ‘tırnak içinde’ jestini yapmayı ihmal etmezdi) ulusal bilinci canlı tutmak ve Amerikalıların sımsıkı birbirine kenetlenmesini sağlamak adına; ‘ulusal çimento’ dediğimiz ‘seçilmiş travmalar’la, ‘seçilmiş sevinçler’i, sürekli beslemeye, ihtiyaç olduğunda da, bunların yenilerini yaratmaya, gayret sarf edeceğiz. Bu sürecin, ulusun sürekli olarak gündeminde kalmasını sağlayabilmek için izleyeceğimiz yollardan birisi de, aslında inanılamayacak denli basittir ve kısaca ‘falanca olay olduğunda neredeydin ve ne yapıyordun?’ diye sormaktan ibarettir.

Toplumsal dokumuzun kodlarını, şifrelerini, sembollerini yazanlar/yaratanlar; hem popüler kültür ve hem de yüksek kültür mecralarını kullanarak, sürekli ve sistemli bir şekilde bu sorunun tedavülde kalması sağlamaktadır. ‘İvy League’deki üniversitelerimizin yaptığı en itibarlı akademik araştırmaların; Marvel Comics, ya da DC Comics’in çizgi romanlarıyla, bunlardan uyarlanan yüksek bütçeli filmlerin; Stephen King ve Dan Brown gibi küresel olarak çok satan yazarlarımızın fantastik kurgularının; MoMA, ya da, Guggenheim’daki en rafine sergilerle bienallerin; internetteki çeşitli söylenti ve spekülasyon odaklarının; reklâm kampanyalarının; şarkı sözlerinin; komplo kuramlarının ve bunlara benzer daha birçok imkânın göstergebilim perspektifinden mercek altına alınmasının, ulusal birliğin harcı olan ‘seçilmiş keder ve sevinç temaları etrafında kenetlenme’ hedefimizin referans verdiği örtük arka plân okumalarına gönderme yapması bundandır.

Böylelikle diri tuttuğunuz, ve, hiçbir zaman da gündemden düşmesine izin vermediğiniz ‘ortak üzüntüleriniz ve sevinçleriniz’ olmadan, bir millet olduğunuzdan nasıl bahsedebilirsiniz ki?’

Kaliforniya’lı uçarı, liberter, sevimli ve bilge hocam JJJ’in, 11 Eylül saldırılarıyla, JFK suikastı benzeri olaylara dair olan yorumları özetle böyleydi işte.

4 – Sanat; hayatın/hakikatın amplifikatörüdür

Bu metnin kapsamı ve sınırları, JJJ’in, yukarıda ana hatlarıyla paylaştığım görüşlerinin kritiğine girişmeye elverişli değil. Burada sadece, onların, JFK suikastı gibi olaylar temelinde yapılacak okumalar için verimli bir iklim oluşturduğuna işaret etmekle yetineceğim.

Stephen King’in, yakın zamanda tekrar okuduğum, ‘22/11/63’ romanıyla; Oliver Stone’un, defalarca seyrettiğim, ‘JFK’ filmi, ortak bir üzüntünün izinin, sanatçılar tarafından nasıl sürülebileceğinin; tarihsel gerçeklerle, insanın özgün yaratıcı potansiyelinin nasıl birleştirilebileceğinin, Kennedy suikastı özelinde gerçekleştirilmiş, kalburüstü örnekleridir. Bahse konu tarihi vakıaya, bu konuya kafa yoran birçoklarından daha büyük önem atfetmemin (onunla, Bedri Baykam tarzı, takıntılı bir ilişkiye girmemin) bir nedeni de, sanatçıların (burada örneklerini zikrettiğim) hayal gücü mahsullerinin, ele aldıkları tarihsel gerçeklikler özelinde yarattığı amplifikatör tesirinin, idrakimdeki izdüşümleri olsa gerektir.

Metnin sonunda, kısa kaynakça bahsinde linkini paylaştığım, Kennedy Suikastı’nı konu edinmiş ‘Dünyayı Değiştiren 8 Saniye’ başlıklı (bana göre çok başarılı ve etkileyici) Bedri Baykam sergisi; insan muhayyilesinin ve mutasavveresinin; ‘sanat-kurmaca-yaratıcılık’ ekseninde ortaya koyduğu o devasa külliyatın, güncel bir entelektüel-estetik örneği olarak, zikredilebilir. Bu sergi, diğer başarılı entelektüel efor ürünleri gibi; yaşanan gerçekliklerin tarafımızdan algılanan akisleriyle, onların, zihnimizdeki yansımalarını zenginleştiren, derinleştiren ve bu akislerin tesirini alabildiğine çoğaltan; bu suretle de, bize, ‘evet, sanat, gerçekten de, hayat/Hakikat denilen o büyük maceranın, ‘çarpan tesiri’ yaratan amplifikatörüdür!’ dedirten bir hadisedir.

Öte yandan, bu suikastın, (onu önemli ve ilginç kılabilecek kurmaca unsurların bünyesine eklemlenmesine hiç de ihtiyaç göstermeyecek kadar), sıra dışı bir olgu olduğuna işaret etmenin, bu metnin, kuşatmaya çalıştığı problematiğin özüne olan sadakatinin bir tezahürü olduğu da aşikârdır.

5 – İlk Katolik başkandı, erken gelen Obama’ydı

1947 - 1953 periyodunda, üç dönem Temsilciler Meclisine giren John Fitzgerald Kennedy, 35.inci ABD başkanı seçildiğinde, hem Amerikan ve hem de küresel Katolik Camiası, adeta bayram sevinci yaşamıştı. Zira o, bu mevkie gelen ilk Katolik ABD vatandaşıydı. Bu durum, ‘ABD başkanları Protestan ve beyaz erkekler arasından seçilir’ şablonunda oluşan ilk önemli kırılma olması bakımında tarihi öneme sahiptir. Obama’nın başkan seçilmesiyle birlikte, bu anlayış itibarını ve geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş, ve, kadınlarla, Asya ve Latin Amerika asıllı Amerikalılara da, Beyaz Saray kapısı açılmıştı artık.

Kamu fonlarını (işsizlik ve sağlık sigortaları, ev edindirme programları ve kamu eğitiminin kalitesinin arttırılması çerçevesinde) yoksullar için yaygın ve sistemli bir şekilde kullanarak, Amerikan toplumundaki gelir uçurumunu kapatmaya çalışması, ve, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğünü derinleştirmek için attığı sosyal politika adımları, Kennedy’nin, ABD hakim sınıflarını ürküten, ve, onlar tarafından ‘Moskova’nın müttefiki olan kripto bir Kızıl!’ şeklinde algılanmasına neden olan icraatlarındandı. Onun, toplumun muktedirlerinin önemlice bir kesimiyle, muhafazakâr çevrelerinin ezici çoğunluğunun tepkisini çeken bir diğer icraatı da, ırk ayrımını kaldırmak için yoğun çaba sarf etmesi olmuştur. Bu anlayış ve politikalarıyla, JFK’in erken gelmiş bir Obama profili verdiğinden söz edilebilir.

‘Askeri - sınai kompleks’in, tarihi boyunca, ABD’nin ‘gerçek efendiler’i olduğu konusunda umumi bir uzlaşma vardır. ‘Derin Amerika’ şeklinde tavsif edilen bu yapı, Kennedy’nin iç politikadaki solcu-reformist icraatlarını önlemekte çok da başarılı olmadı. Öte yandan, dış politikadaki manzara ise bundan farklıydı. Bu alandaki icraatlarından oluşan portfolyosuna bakıldığında, JFK’in, destekleyenlerini çok da memnun edemediği görülmektedir. Onun; Vietnam Savaşına son vermek, Sosyalist Dünya (SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti ve bunların bağlaşıkları) ile sürdürülen nükleer silahlanma yarışını bitirmek, ve, sırf ABD’nin kuklası oldukları için kollanan otoriter ve totaliter rejimlere verilen desteği çekmek gibi, bağlı olduğu ilkelerle uyumlu olan adımları atmakta o nispette başarılı olamamasının tayin edici amili işte bu ‘Derin Amerika’ idi.

Mezkûr derin yapının, çağını şekillendiren aktüel kudreti; kritik/kilit noktalardaki kadroları elinde tutması sayesinde, ABD devletinin stratejik yönelimlerini domino etmesinden, yanı sıra da; toplumunun kılcal damarlarına değin nüfuz etmiş ‘ideolojik (yumuşak) ikna mekanizmaları’nı kontrol etmesinden kaynaklanmaktaydı.

Kennedy’nin, kerhen de olsa, ‘şahinler’e yakın bir dış politika profili vermek zorunda kalmasının arka plânında, işte bu gibi dinamikler hükmünü icra etmekteydi. Öte yandan, JFK, nadiren de olsa, hakim güçlerin bu kuşatmasını kırmaya, ve, demokrat kimliğine yakışan dış politika hamleleri yapmaya muvaffak olmuştur. Nükleer denemelerin yasaklanması konusunda ABD, SSCB ve İngiltere arasında bir anlaşma imzalanmasını sağlaması buna bir örnektir. Berlin Duvarının yıkılması ve nükleer silahların kısıtlanması gibi konularda görüştüğü Kruşçev'le bir mutabakata varamaması, Kennedy’nin, bahsedilen ‘dahili kuşatma’ içinde uğradığı ‘harici başarısızlıkları’nın hem en önemlilerinden, ve, hem de, çok üzülmesine neden olanlardandı.

Aslında herkes, başkanlığının 2.nci döneminde, Kennedy’nin (ABD ölçülerine göre) solcu, reformist ve demokrat kimliğiyle uyumlu icraatlara imza atarak, Amerikan toplumunda kalıcı izler bırakmak düşüncesinde olduğunun farkındaydı. Bu farkındalık, ‘askeri-sınai kompleks’in kamuoyu oluşturucularının diskur ve davranışlarında ‘Amerika, Kennedy’yle yoluna asla devam edemez!’ şeklinde kristalize olan aleni tepkiler ve tehditler biçiminde koyuyordu kendisini ortaya. Bu cenahtan gelen bahse konu hayati tehdit yetmiyormuş gibi; hem FBI’ı ve başındaki J. Edgar Hoover’ı, hem de (‘onu paramparça edeceğim, rüzgârlara savurup yok edeceğim’ diye tehdit ettiği) CIA’i çok rahatsız edecek eylem ve söylemler içine girmekten geri durmayan JFK, karşısındaki cepheyi durmadan genişletmekte bir beis görmüyordu.

Amerika’nın ‘derin müesses nizamının (establishment) nerdeyse bütün önemli componentlerini böylesine kökten rahatsız eden müdanasız ve pervasız bir başkanın, birazdan tartışılacak olan varsayımlarda da (komplo teorileri diye okunabilir) ayrıntılı olarak ele alınacağı üzere, mezkûr çevrelerin gadrine uğramaması, ve, 2.inci kez seçilerek, görev süresini salimen tamamlaması çok da beklenen bir şey değildi doğrusu.

devam edecek.....

Yukarıdaki metnin bol görselli bir versiyonu için: http://ziyaversencan.blogspot.com/2013/12/2271163-j-f-kennedy-suikast-1.html

hamiş: Üç bölümlük bu dizinin yazılması sırasında faydalanılan kaynakların en önemlilerinden oluşan kısa ve temel bir liste, dizinin 3. ve sonuncu bölümünün nihayetinde paylaşılacaktır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 293
Toplam yorum
: 148
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 1456
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster