Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
2149
 

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun!

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun!
 

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü tüm basın emekçileri ile ifade özgürlüğüne, bilgi alma hakkına sa


3 MAYIS DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ KUTLU OLSUN …!

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü tüm basın emekçileri ile ifade özgürlüğüne, bilgi alma hakkına sahip ve çoğulculuğa sahip çıkan tüm halkımıza kutlu olsun…

İktidarın, halkın doğru ve yansız bilgi edinme hakkını sağlamada, düşünce ve ifade özgürlüğünü genişletmede, basın sektöründe sendikal örgütlenme çalışmalarına destek vermesi gerekirken, Türkiye'nin basın özgürlüğüne saygı açısından 175 ülke arasında 127. sırada gösterilmesi yapılan uygulamaların bu bağlamda olmadığının kanıtı olmaktadır.

3 Mayıs bu yıl da basın özgürlüğünün önündeki engeller ve gazetecilerin giderek büyüyen sorunları ile karşılanmakta, salt mesleğini yaptığı ve düşüncelerini özgürce ifade etmeye çalıştığı için öldürülen ya da tutuklu yargılanan basın mensupları ile ilgili soruşturma ve kovuşturmalar uzamakta ama saydamlaşmamaktadır. Bugün Türkiye'de ise 9'u yazı işleri müdürü olmak üzere 36 gazeteci ve yazarın 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününü cezaevlerinde karşılaması bu durumun en önemli kanıtıdır.

Büyük risk taşıyan meslekler arasında sayılan gazetecilerin yıpranma hakları ellerinden alınmış, ekonomik kriz gerekçe gösterilerek işten çıkarmalara hız verilmiştir. Siyaset-medya-sermaye ilişkilerinde karşılıklı çıkarlar göz önünde tutularak gazetecinin denetim işlevi baltalanmaya çalışılmış, gazetecileri iş takipçisi ya da tetikçi konumuna indirgeyecek uygulamalara kapı açılmıştır. Sendikal örgütlenmede batı standartları gözetilmemiş, gazetecilerin meslek örgütlerini seçme özgürlüklerine gazete yöneticileri ve patronları tarafından ket vurulmaya devam edilmiştir.

Demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile yerleştiği, basın özgürlüğünün ve düşünceyi ifade özgürlüğünün bireylerin en doğal hakkı olarak kabul edildiği bir Türkiye için tüm gazeteciler mücadeleye devam etmelidir.

Basın Özgürlüğü Kavramı

Basın özgürlüğü, Birleşmiş Milletler tarafından; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde ilan edilen, birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. Basın özgürlüğü, ülkeden ülkeye daha değişik şekillerde uygulanabiliyor. Özgür Basın, demokratik sistemin korunması ve güçlendirilmesinde son derece önemli bir unsur olma özelliğini taşıyor ve insan haklarına dayalı ve demokratik bir toplumsal ve siyasal düzen özlemimizin gerçekleşmesi yolunda önemli yapı taşlarından birini oluşturuyor.

Ayrıca demokratik siyasetin oluşturulmasının temel koşullarından biri olan basın özgürlüğü denildiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi ve Terörle Mücadele Yasası akıllara geliyor. Bugün dünyada 63 ülkede basın özgürlüğünden söz etmek mümkün değil. Türkiye ise aralarında Nikaragua, Tanzanya, Kuveyt gibi ülkelerin yer aldığı ‘kısmen özgür’ ülkeler kategorisinde bulunuyor. Basın özgürlüğü alanında Finlandiya, Belçika ve İzlanda ilk üç sırayı alırken, Almanya da 17. sırada bulunuyor. Avrupa Birliği adayı Türkiye, Batı Avrupa ülkeleri arasında basın özgürlüğü alanında en alt sırada yer alıyor.

Türkiye'de Basın Özgürlüğü

Günümüzde Türk basınının özgürlüğü, her ne kadar kanunlarla hür ve sansür edilemez olarak garanti altına alınmış olarak görünse de, bu durum bazı kıstaslarla sınırlandırılmıştır. Ancak günümüzde medya daha çok devletin değil de medya patronlarının kendi çıkarları doğrultusunda yaptığı kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor. Önce özelleşen ardından da tekelleşmeye başlayan medya kuruluşları, patronlarının istekleri ve çıkarları doğrultusunda yayın yapmak zorunda kalıyor.

Medya patronlarının, sahip oldukları çok sayıda basın yayın kuruluşu aracılığıyla çok geniş kitlelere seslenebilme olanağının bulunması; basının özgürlüğünü kısıtlamakla birlikte halkın doğru ve eksiksiz bilgi almasını da engelliyor. Kendi şirketini veya yakın olduğu kişileri zarara uğratacak haberlerin yayınlanmasına izin vermeyen medya patronları ya da onlara bağlı genel yayın yönetmenleri yaptıkları haberlerin doğru olmasına özen gösterseler de her doğru haberin yayınlanmasını önlüyor. Böylece medya kuruluşları kamuoyunu bilgilendirme görevinden uzaklaşarak, güçlerini kullanarak patronlarının çıkarlarını korumuş oluyor. Medya patronlarıyla birlikte tekelleşen medya, bir yandan ekonomik alanda haksızlık yaratabilecek bir güce ulaşırken, öte yandan haber alma özgürlüğünü kısıtlayabilecek, medya gücünün çıkar amaçlı kullanılmasına hizmet ediyor. Medya patronları yayın kuruluşlarını sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıyor.

Medya patronlarının ticaret yapıyor olmaları, basının desteğine her zaman ve sürekli ihtiyaç duyan “siyasetçi” arasında menfaat ilişkisi ortaya çıkarıyor. Siyasetçiye sağlanan medya desteğine karşılık, holdingin çıkarları da hükümet tarafından sağlanıyor. Medyanın tekelleşmesiyle basın, özgürlüğünü yitirerek, patronun özgürlük anlayışına göre çalışıyor. Bu da dolaylı yoldan siyasetçilere bağlanıyor ve medya hem siyasetin hem de patronların etkisinde halkı yönlendirmiş oluyor. Medya patronlarının yalnızca ticaret kültürü olan iş adamları ve büyük bir tekelleşmenin söz konusu olması, gazeteciliği, iş adamlarının gazetelerini ticarethane olarak görüp daha çok para kazanma politikası haline getirmiştir. Durum böyle oldukça patronlar, gazeteleri halkın bilgi kaynağı değil de kendilerine para getirecek bir işyeri veya çeşitli siyasi ve benzeri konularda propaganda aracı olarak görmektedir.

Türkiye'de tutuklu veya yargılanan yayımcıların bulunması da basın özgürlüğünü sınırlıyor. Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin (IPA), son raporunda "Türkiye'nin birçok politik reformu gerçekleştirmiş olmasına rağmen basın özgürlüğü ve gazetecilere uygulanan kısıtlamalar anlamında Avrupa Birliği'ne katılmaya hazır olmadığı" belirtildi. Birliğin raporuna göre 19'u tutuklu olmak üzere 60'a yakın gazeteci, yazar ve yayımcı hakkında yargılandı ya da yargılanıyor.

Ülkemizde medyanın büyük bölümü, kendisini siyasal iktidara teslim edecek olan ticari faaliyetler içine girmiş durumdadır. Hal böyle olunca, basının (elbette ki medya patronlarının) kendisini sansür etmesi anlamına gelen bir “oto-sansür” ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bugün Türkiye, basının kendisini sansür etmesi anlamında bir basın özgürlüğü ihlalini yaşamaktadır.

Ülkemizde basın özgürlüğünü tehdit eden yasal ve yapısal pek çok engel bulunmaktadır. Basın özgürlüğü devlet tarafından yasalarla ve uygulamalarla sınırlandırılmaya ve kısıtlanmaya çalışılmaktadır. Gazeteciler sadece fikirlerini ifade ettikleri için özgürlükleri kısıtlanabilmekte, basın çalışanları çok güç koşullar altında görevlerini yerini getirmeye çalışmakta bu uğurda cinayetlere kurban gitmektedirler. Fakat diğer taraftan ekonomik ve teknolojik gelişmelerin de katkısıyla yapısal bir değişim geçiren medya belki de bunlardan daha tehlikeli bir biçimde kendi temel işlevinden uzaklaşmakta, belli grupların çıkarlarına hizmet eden araçlar haline gelmektedir. En önemlisi de kamuoyunda;
kendisine duyulan güveni kaybetmekte, belli güç odaklarının elinde sadece tek sesliliğin yaşayabildiği bir sistemin dayanağı olmaya doğru gitmektedir.

Türkiye'de Basın Özgürlüğünün Tarihi Gelişimi

Türkiye'de basının gelişimi ve özgürlük mücadelesi son derece sancılı dönemlerden geçmiştir. Bilindiği gibi, günümüz anlamındaki gazeteler Avrupa'da henüz 17. yüzyılın başlarında görülmeye başlamışken, basının Türkiye'ye gelişi bundan yaklaşık iki yüz yıl sonra olmuştur. İlk Türkçe gazete olan Takvim-i Vakayi 11 Kasım 1831'de yayın hayatına başladığında Avrupa'daki gazetelerin gerek çeşitliliği, gerek tirajı, gerekse de baskı kalitesi son derece ilerlemiş durumdadır. Dönemin padişahı II. Mahmud'un emriyle kurulan ilk gazete Takvim-i Vakayi, devlet icraatlarının ve alınan yeni kararlarla, gerçekleştirilen Islahat hareketlerinin halka ve yabancı milletlere duyurulduğu bir resmi gazete niteliğindedir. Yaklaşık on yıl boyunca Türkiye'nin tek gazetesi olma özelliğini koruyan bu gazeteden sonra, bir İngiliz vatandaşı olan William Churchill tarafından 1840 yılında Ceride-i Havadis yayınlanmaya başlar. İlk başta özel sermayeyle kurulmuş olmasına rağmen satış yapamadığı için kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan gazeteye devlet yardımı yapılmasından sonra, söz konusu gazete de yarı resmi bir hüviyete bürünmüştür. Gerçek anlamda özel sermayeyle kurulan ilk Türk gazetesi, Agah Efendi'nin kurmuş olduğu Tercüman-ı Ahvâl olmuştur. İç ve dış haberlerin yanı sıra, ekonomi, sanayi, ticaret, siyaset ve ilmi konularda fikir yazılarına bolca yer veren gazete, gerçek gazeteciliğin yapıldığı, gazetecilerin düşüncelerini topluma ulaştırabildikleri bir gazete olmuştur. Bunu takip eden Tasvir-i Efkar ve diğerleri de aynı yolu izlemiş, gazetelerin devlet mekanizmasını denetlemek, kamuoyu oluşturmak ve yönlendirmek görevini üstlenmiş ve bu bağlamda yönetim karşıtı bir yayın politikası dahi takip etmeye başlamışlardır. Gazetelerin izledikleri bu tutum ve gazete sayısındaki artış buna bağlı olarak gazetelerin halk tarafından gördüğü rağbetteki artış, hükümeti bir takım önlemler almaya sevk etmiştir. Türkiye'de basın alanında görülen ilk düzenlemeler bu döneme rastlamaktadır. Türkiye'de basın alanında ilk düzenleme doğrudan gazetecile bağlantılı olmayıp matbaalarla ilgili olmuştur. 1857 tarihinde yürürlüğe giren "Matbaa Nizamnamesi" ile matbaa açmak isteyenlere önce hükümetten izin almaları zorunluluğu getirilmiştir. O dönemde gazetelerin çoğunlukla kendi kurdukları matbaada basıldığı düşünülürse, bu nizamnameyle hızla çoğalmakta olan gazetelerin kolaylıkla kurulmasının önüne geçilmek istendiği anlaşılır.

Osmanlı döneminde gazetecilik faaliyetlerini doğrudan düzenleyen yasa 1864 tarihli "Basın Tüzüğü" olmuştur. Bundan sonra, hükümete gazete kapatma yetkisi veren 1867 tarihli "Ali Kararname" yürürlüğe girmiştir. Bu kararnamelerin yürürlüğe konmasındaki amaç, basın yoluyla hükümet aleyhtarı fikirlerin yayılmasını önlemektir.

Osmanlı döneminde gazetecilik faaliyetlerini doğrudan düzenleyen yasa 1864 tarihli "Basın Tüzüğü" olmuştur. Bundan sonra, hükümete gazete kapatma yetkisi veren 1867 tarihli "Ali Kararname" yürürlüğe girmiştir. Bu kararnamelerin yürürlüğe konmasındaki amaç, basın yoluyla hükümet aleyhtarı fikirlerin yayılmasını önlemektir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda olumlu gelişmeler 1876 yılında I. Meşrutiyet'in yürürlüğe girmesiyle görülmüştür. Bu dönemde kabul edilen Kanuni Esasi'nin 12. maddesinde "Matbuat kanun dairesinde serbesttir" hükmü yer almaktadır. Ancak bu dönem kısa sürmüş, II. Abdülhamit 1878 yılında Rusya olan gerginliği öne sürerek savaş hazırlıklarına başlamış ve Meclisi kapatmıştır. Bu tarihten 1908'e kadar dönemde ki, bu dönem "istibdad dönemi" olarak anılmaktadır, Türk basını son derece sıkı bir takibe alınmış, bu dönemde pek çok gazete kapatılmış, gazeteler toplatılmış, pek çok gazeteci ya hapse atılmış veya sürgüne gönderilmiştir. Bazı gazeteciler, yurtiçinde dile getiremedikleri yönetim karşıtı fikirlerini yurtdışına çıkarak, burada çıkarmış oldukları yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna ulaştırmışlardır. II. Abdülhamid'in baskılı yönetimi 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla sona ermiştir. 24 Temmuz 1908'de Kanuni Esasi'nin yeniden yürürlüğe konulacağı yönündeki bildiri basın çalışanları arasında büyük sevinç uyandırmıştır. Bu tarihten itibaren gazetelerin, baskıya girmeden önce denetime gitmesi zorunluluğu ortadan kalkmış, diğer bir deyişle basında sansür kaldırılmıştır.

Ancak Türk basınının bu dönemde de tam anlamıyla bir özgürlüğe kavuştuğunu söylemek doğru değildir. İttihat ve Terakki Partisi döneminde basın, üzerindeki baskıdan tam anlamıyla kurtulamamıştır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde de Türk basınında bu kısıtlı özgürlük ortamı devam etmiştir. 1925'e kadar olan dönemde basın biraz rahat etse de, Şehy Sait ayaklanmasının ardından, Cumhuriyet hükümeti, Mart 1925'te kabul ettiği Takrir-i Sükun yasasıyla basını sıkı denetim altına aldı. Bu sıkı denetimden en fazla etkilenen İstanbul basını oldu. Yine Cumhuriyet döneminde kabul edilen "1931 Matbuat Kanunu" döneminde ve bunu izleyen yıllarda, özellikle II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1938-1946 yılları arasında Türk basını, üzerindeki sıkı denetimden kurtulamadı. Bu dönemlerde, basın özgürlüğü kavramı yoğun olarak tartışılmaya başlandı ve 1946 yılında, hükümetin kontrolü dışında, bağımsız faaliyet gösteren Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.

1950 yılında kabul edilen ve günümüzde hâlâ üzerinde yapılan çeşitli değişikliklerle yürürlükte olan 5680 sayılı Basın Kanunu kabul edilmiş, bu kanunla Türk basın üzerindeki baskı oldukça azaldı. 1954 yılında ise gazeteciler üzerindeki baskı yeniden artmış, iktidarda bulunan Demokrat Parti yönetimi, muhalefeti destekleyen ve kendi yönetimini eleştiren gazete ve gazetecileri susturmak için çeşitli tedbirlere başvurmuştur. Üzerindeki baskı sonucu, görevini tam anlamıyla yerine getiremeyen Türk basınının bu durumu 1960 yılına değin sürmüştür.

Bu tarihte, yeni bir Anayasa hazırlanıncaya kadar Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuştur. Bu dönemde, DP zamanında alınan basını kısıtlayıcı nitelikteki kanunlar yürürlükten kaldırılmış, ayrıca gazetecilere çeşitli haklar tanıyan 212 sayılı yasa kabul edilmiştir (1961).
Yine aynı tarihte oluşturulan Basın İlan Kurumu vasıtasıyla, iktidarın resmi ilanları dağıtırken taraflı davranabilme olasılığının önüne geçilmiş, resmi ilanların dağıtımı bu bağımsız kuruma bırakılmıştır. 1971'de 12 Mart muhtırasıyla birlikte yeniden sıkı bir denetim altına giren basının özgürlüğü kısıtlanmıştır. 12 Eylül 1980'de başlayan üçüncü askeri süreçte de bu durum devam etmiştir. 1980'li yıllarda Türk basınında yeni bir sayfa açılmıştır. Bu dönemde, Türk basınında gazeteci kökenli olmayan, farklı sektörlerden gelerek mesleğe dahil olan iş adamlarının hakimiyeti geçerlilik kazanmış ve bu durum günümüzde de devam ediyor.

Günümüzde Türk basınının özgürlüğü, her ne kadar kanunlarla hür ve sansür edilemez olarak garanti altına alınmış olarak görünse de, bu durum tahmin edileceği gibi bazı kıstaslarla sınırlandırılmıştır. Hepsinden önemlisi, basın yasalardan çok, günümüz şartlarında bizzat gazete patronlarının kendileri tarafından bazı kısıtlamalara tabî tutulmaktadır. Bu durum nereden bakılırsa bakılsın aşikârdır. Tekelleşen medya kuruluşları, patronlarının direktifleri doğrultusunda hareket etmekten çekinmemektedir. Gerek sahip olduğu çok sayıda basın yayın kuruluşu aracılığıyla çok geniş kitlelere seslenebilme olanağına sahip olmalarından ötürü, gerekse sahip oldukları büyük ekonomik güçten ötürü bu kimseler bazı çevrelerce gücendirilmemesi gereken, hatta gözetilmesi gereken kimseler olarak algılanmakta ve maalesef çıkarılan bazı kararlar ve yürürlüğe konulan yeni düzenlemeler bu doğrultuda gerçekleştirilmektedir. Gerçekte, tüm bu tutum ve uygulamalar demokrasimize kapanması zor yaralar açmaktadır. 21. yüzyıla geldiğimizde halen demokrasimizin tam anlamıyla işlemediğini görmek bizi son derece üzmektedir. Demokrasinin sağlam bir şekilde işlerliğinin korunması için öncelikle basınımızın etik değerleri her şeyden önde tutarak hareket etmesi gerekmekte ve hükümet yetkililerinin de aynı şekilde siyaset etiğine uygun hâl ve tavır sergileyerek, halkın çıkarını önde tutarak hareket etmeleri lazım gelmektedir. Basın her anlamda özgür olmalıdır. Basının özgür hareket edemediği bir ülkede gerçek ve sağlıklı bir demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bunun bilincinde hareket edilmesi ve ilgili çevrelerin bu bağlamda gerekli tedbirleri vakit geçirmeden almaları lazım gelmektedir.

Demokratik, İlkeli ve Özgür Bir Basın İçin Yapılması Gerekenler

Bilgi teknolojileri ve iletişim ortamında sağlanan gelişmeler sonucu, bilginin olağanüstü bir hızla sınırları aşarak dolaştığı bir çağı yaşamaktayız. 21. yüzyılın insanlığa sağladığı bu olanağı tüm boyutlarıyla toplum yararına yönlendirmek, açık bir toplum yapılanmasının önünü açmak, türk toplumunun önceliği olmalıdır.

“İletişim özgürlüğü”, ülkemizde insanca yaşamanın, saydam bir yönetime kavuşmanın ve demokratik sistemin temel koşullarındandır. Halkın “Doğru Haber Alma ve Gerçekleri Öğrenme Hakkının” bir aracı olan “yazılı, görsel ve dijital” medyanın temel işlevi ise iletişim özgürlüğünün sağladığı “özgürlük ve sorumluluk alanını” en iyi şekilde değerlendirip gerçekleri kamuoyuna yansıtmaktır.

Doğru haber alma, doğruları ve gerçekleri bilme, doğru bilme, doğru bilgilenme hakkı demokrasinin gereğidir. Ancak; Medyada tekelleşme olgusunun önü alınmadan, Basın, görsel medya ve medya çalışanları üzerinde siyasi baskıyı kaldırmadan, Siyaset ile medya arasında kamu ve toplum yararını zedeleyen çıkar çatışması ilişkileri aşılmadan, Medyaya yönelik sansürcü zihniyeti yansıtan devlet baskısı sona erdirilmeden, Yeni ve çağdaş Medya Etiği kuralları etkin olarak uygulamaya konulmadan, Bireyin, devlet tekelinde bulunan, güvenlik gerekçesi ve toplum sağlığı açılarından gizli kalması gerekenler dışındaki tüm bilgilere özgürce ulaşabilme olanağı sağlanmadan, “Doğru bilgilenme hakkı”na yönelik ihlallerin ve kısıtlamaların önü alınamaz. Bu haklar demeti, kamusal ve toplumsal sorumluluk anlayışına duyarlılık içinde kullanılmadan ilkeli bir iletişim ortamı sağlanamaz.

Ülkemizin güçlü, yansız, ilkeli, demokratik bir medya ortamına kavuşmasına yönelik kararlılığımız ile ilkeli bir iletişim ortamının, evrensel boyutta kabul gören kriterler eşliğinde, dünyaya açık ve çağdaş yapıda eksiksiz olarak oluşması hedef alınmalıdır.

Medya ve iletişim özgürlüğünün bilgi kirliliğine yol açmadan en yaygın şekilde kullanılabilmesi ile halkın bilgi edinme hakkından en geniş biçimde yararlanabilmesinin şeffaf ve demokratik ortamı amaçlanmalı, bu öngörünün gerektirdiği özgürleştirici ve düzenleyici tüm önlemler sağlanmalı, “Bilgi Edinme” özgürlüğü Anayasal güvence altına alınmalıdır.

Yasama ve yürütmenin (merkezi ve yerel yönetimler dahil), medya sahipliğinin veya bu alandaki tüm diğer aktörlerin İletişim Özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik girişimlerine karşı durulmalıdır.

Yayınlarda “sansür veya ön denetime” ilke olarak karşı olan anlayış tüm yönetim ve topluma mal edilmeli, bu konuda sadece “uluslar arası normlarda yargı denetimine” bağlı kılınması öngörülülerek, “basın hakları” ve “iletişim özgürlüğü” sonuna kadar savunulmalıdır.

İletişim alanında özgürlük esas alınmalı ve ana güvence, yasaklar yerine okuyucunun ve izleyicinin vereceği kararlarda aranmalıdır.

İletişim özgürlüğünün, “gerçek ve tüzel kişiler arasındaki iletişimin gizliliği” ilkesini ihlal etmeyecek ancak demokratik ve saydam bir hukuk devletinin beklentilerini karşılayacak bir düzenlemeye tabi tutulmasına özen gösterilmelidir.

Devlette idarenin saydamlaştırılması paralelinde, medya dünyası, vakıflar, dernekler ile meslek odalarının, sektörün ve bu kuruluşların yöneticilerinin, “Medya – Ticaret – Siyaset” çerçevesindeki ilişkilerinin saydamlaşması hedef alınmalı, yabancılar ulusal medya kuruluşlarında yetkili ve üst düzey yönetici olmalıdırlar.

Yazılı ve görsel medya ile internet medyacılığının, Anayasamızın kural ve niteliklerine, insanlığın evrensel değerlerine, toplumumuzun geleneklerine, farklı kültürel, dini ve etnik duyarlılıklarına, ulusal bütünlüğümüze, bireysel hak ve özgürlüklere, saygı içinde yayında bulunmaları hedef alınmalıdır. Bu çerçevede, yayınlarında kültürel, bilimsel ve eğitici konulara da dengeli olarak yer vermeleri için özendirici önlemler alınmalıdır.

Görsel ve yazılı medya ile internet siteleri üzerinden şiddet öğesini sürekli işleyerek, insanın barış ve sevgi duygusunu körleştiren, insanlık onuru ve temel değerlerini yozlaştıran yayınların, iletişim kurumları arası özdenetim mekanizması ile önlenmesi hedef alınmalıdır.

Yerel demokrasinin güçlendirilmesinde önemli bir işlevi olan yerel görsel ve yazılı medyanın ilkeli ve güçlü gelişmesi hedef alınmalı, yerel radyo, televizyon ve gazeteler ile internet yayıncılığının, mesleki etik ile yansız, bağımsız ve özgür habercilik kurallarına bağlı kalmaları eşliğinde, mali ve kurumsal yapılarının güçlendirilmesi önemle desteklenmelidir.

Basın İlan Kurumu’nun uygulamalarından kaynaklanan, adil ve hukuki olmayan, bu nedenle bir nevi baskı unsuruna dönüşen hatalı tasarruflara kesinlikle son verilmelidir.

Kitle haberleşme kanallarında izlenen tekelleşme, toplumu çoğu kez bu tekellerin uygun gördüğü doğrultuda bilgi edinmeye ve kendisine sunulan yanlı bilgilerle siyasal tercihlerini yapmaya mecbur etmektedir. Yazılı ve görsel medyada tekelleşmeyi önlemeye yönelik yasal ve kurumsal düzenlemeler, dünyadaki örnekleri de dikkate alınarak uygulamaya geçirilmelidir. Gazete dağıtımındaki yapılanmaların haksız rekabet ortamı yaratmaması gözetilmelidir.

Kamu iletişim kuruluşlarında, toplumdaki her kesimin ve görüşün en geniş boyutta yer alması sağlanmalı; bu anlayışla, RTÜK üyelerinin adaylaşma ve seçimi süreçleri medya meslek odalarının, iletişim fakültelerinin etkin katılımına açılacak; RTÜK’ün konumu, internet yayınları alanını da kapsayacak şekilde güçlendirilirken, etkinliği ve tarafsızlığı sağlanmalıdır.

Basın Konseyi’nin ve bu alandaki diğer sivil toplum kurumlarının, demokratik değerler çerçevesinde etkinliklerinin artması, “Basın Etik Kurallarının” uygulanmasının güçlendirilmesi sağlanmalıdır.

Tüm iletişim sektörünün, yazılı ve görsel medya ile internet yayıncılığı ve diğer kitlesel yayıncılık dünyasının tek bir çerçeve yasayla düzenlenmesi hedef alınmalıdır.

Sarı Basın Kartlarının Başbakanlığa bağlı bir kuruluş yerine, Basın Konseyi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, İl Gazeteciler Cemiyetleri, Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve toplu sözleşme yapma hakkına sahip sendika temsilcilerinden oluşan bir kurulca değerlendirilip hazırlanması gerekmektedir.

Yabancıların medya kuruluşlarındaki payı tek karar verici durumuna gelmelerini önleyecek şekilde sınırlandırılmalı ve uluslar arası politikalar yerine ulusal faydaların öncelik oluşturması sağlanmalıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İnsanlar doğal yani yabani ortamda sınırsız özgürlüklere sahipti ama onların uygar oldukları söylenemez. Ben uygarlaşmanın bir tür hukuksallaşma ve de dolaylı olarak sınırsız özgürlüklerin sınırlandırılması süreci olarak görüyorum. Çünkü bunu yapamazsak birisinin özgürlüğünün kolaylıkla başkalarına zarar verdiğini görürüz. Basın ile ilgili olarak da şu andaki en büyük sorunumuzun halkın haber alma özgürlüğünün medya tarafından engellendiğini düşünüyorum. Medya insanları bilinçli olarak yanlı olarak yönlendirmekte ve bence var oluş amacına da ihanet etmektedir. Benim için önemli olan elbette ki önce insan sonra da gazetecidir ve bu nedenle de basın özgürlüğü dediğimiz şeyin kesinlikle halkın objektif ve tarafsız bir şekilde enforme edilmesini mümkün kılacak bir şekilde tanımlanmasını ve de sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl siyasilerin dokunulmazlığı midemizi bulandırıyorsa, basın mensuplarının da dokunulmaz olmamaları gerekir. Umarım düşüncelerim size ters gelmez. Selamla

Matilla 
 06.05.2010 16:38
Cevap :
Düşüncelerinize sonuna kadar katılıyorum. Ülkemizdeki iletişim camiası yani medya'nın şu an yaşadığı süreç ne yazıkki içler acısı bir durumun yansıması konumundadır... Tekelleşme ve yandaşlaşma süreci ile bağımsız bir gazetecilik anlayışı ne yazık ki yok olmuş, tüm yayın organları belli bir güce hizmet etmek amacıyla yayın yapar konuma gelmişlerdir. İktidar yayın organlarını yandaş şirketleri vasıtasıyla satın almakta, yönetim gücü ile baskı kurmaktadır, muhalefet ise kendi medyasını oluşturmakta salt muhalefet şeklinde bir yayın politikası güdülmektedir. Bir halkı bilinçli kılacak olan iki önemli unsur; eğitim ve medyadır. Ne yazık ki bizim ülkemizde ne eğitim politikası nede medyanın duruşu bilinçli bir halkın oluşmasına destek vermek değil tam tersi bilinçsiz düşünmeyen bir halkın oluşmasına hizmet etmektedir. Neticede, beyninize ve zihninize sağlık...  06.05.2010 17:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 64
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 5601
Kayıt tarihi
: 27.06.07
 
 

İnsanım herkes kadar; zengin kadar fakir kadar, kadın kadar erkek kadar, Müslüman kadar Hristiyan ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster