Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Şubat '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
1289
 

5000 yıllık kadın - erkek çatışması

Sanırım ki allah (cc), kadınları aşağılık varlık olarak yaratmadı. Peki neden ikinci sınıf varlık olarak görme çabaları içindeyiz dersiniz? Kadına önem verdiğinizi iddia edeceksiniz, en değerli varlıklarımızdan olarak gördüğünüzü söyleyeceksiniz, sonrada 2. sınıf muameleler...

Gerçekten kadınlara sormak gerek, sizler 2.sınıf insanlar mısınız? Neden kendinize bu türlü uygulamaları reva görürsünüz? Örtünmenin başka yolu yok mudur? İlla ki kara çarşaf mı örtüdür? Bu yüzyılda daha medeni örtünme şeklilleri yok mudur?

Sonra da biz erkekler, ki buna çok şahit oluyorum, gider dışarda keyiflerimizi bulmaya çalışırız. Nedendir acaba? Yoksa kapattığımız kadınlarımızı kabul etmiyor muyuz da dışardaki başka kadınların peşinde koşuyoruz? Ya da neden medeni kıyafetli kadınlara saldırıyoruz? Bu kadar dar kafalı yobaz olabilir miyiz?

Bunun kökleri 5000 yıl evveline dayanır. Aslında uzun yazmayacaktım ancak birkez başlamış oldum. Evet, 5000 yıl evvel ana erkil bir toplumda yaşıyorduk. Yani kadın egemen bir toplum. Kadının hakim olduğu, istediğinde birden fazla erkek ile evlendiği bir toplum. Bir kadının 1-3-5-9 gibi eşlerinin kocalarının olduğu bir toplum. Ve de hepsini aynı evde barındırma imkanı da var.

Neden peki kadına bu imtiyaz sağlanmış olabilir ki? İşte bu imtiyaz kadını üretken güç olarak görmekten geçiyordu. Üretim gücü ise doğurganlığı idi. Sonra erkek, egemenliği eline almaya başladı ve 5000 yıldır süren erkek ile kadın çatışmasından erkek galip ayrıldı.

Peki biz bunu günümüzde nasıl algılıyoruz?

Bir profesörün bu konudaki çalışmaları Nobel Tıp ödülü almış idi. İnsanların neden şiddete yöneldiğini yaptığı bir araştırma ile açıklığa kavuşturdu.

Bazen içimizden ben bu rüyayı daha evvel görmüştüm, ya da ben sanki bu olayı veya anı daha evvel yaşamış gibiyim dediğimiz olur. İşte insan beyni ile hayvan beynini ayıran unsurlardan biri de öğrenme ve öğrenme sürecidir. Yani bir hayvan ne yapması gerektiğini doğuştan bilir. Bu ona ilahi kudret olarak verilmiştir. Ancak o da öğrenir.

Lakin öğrendiğini, ör: bir farenin kediden korkması gereğini, bir yılanın nelerden korkması gereğini doğuştan bilmesine rağmen, kendisine yapılan bir saldırının başka bir canlı tarafından yapıldığını genetik şifreler halinde kendinden sonra gelen nesile genler vasıtası ile aktardığı artık bilinmektedir.Böylece başka korkması gereken canlıların varlığıda genler vasıtası ile nesillere aktarılır.

İşte insanda da bu sistem allah (cc) tarafından var edilmiştir. Ancak biz bunun farkında değilizdir. Bu nasıl mı belli olur? Hipnoz edilen bir insan bazen hiç duyulmamış dillerden konuştuğu görülür. Bir araştırma sırasında ilk kez rastlanan bu gerçek bilim adamlarını hayretler içine düşürmüş, yapılan araştırmalar o konuşulan dilin çok öncelerden bir kabile türü yaşam tarafından kullanıldığını, sonra da yok olduğu ortaya çıkmıştır.

İşte atalarımızdan bazılarının yaşadığı olayları biz üst beyinle algılar sonrada şifrelenmiş gibi bir haliyle altbeyin dediğimiz günlük hayatta kullanmadığımız kısımda depo eder ve genlerimiz vasıtası ile geleceğimize aktarırız. Böylece bazı benzeşen anlar geldiğinde de sanki o anı daha evvel yaşamışız gibi hisse kapılırız.

Peki çatışma neden kaynaklanır? Çatışma ise, bizde var olan alt beyin ile öğrenen üst beyin arasındaki bilgilerin birbirlerini kabul etmemesinden kaynaklanır. Yani çok eskiden "olmaz" ya da "olmasını kabul etmiyorum" diye beynimize şifrelenmiş olanın, bu gün olduğunu bir türlü kabul etmeyiz.

İşte bu da 5000 yıl evvelindeki korkularımızı açığa çıkarır. Ancak biz farkına varmayız. Yani kadına baskı da yaparız, her çeşit özgürlüğünü de kısıtlarız ancak bunun bir kısıtlama olduğunu kabul edemeyiz. Çünkü 5000 yıl evvelinde anaerkil bir yaşam vardı; biz öğrenen ancak depo dediğimiz birikmiş bilgilerin toplandığı alt beynimizle bunun bilincinde değilizdir. Ancak alt beynimizle bu farkındasızlığı yaşıyoruz ve hala kabul etmemekte direniyoruz. Yani iki bilgi birbiriyle biz farketmeden çatışıyorlar.

Peki bu çatışmayı yok edecek bir yöntem yok mudur? Elbette bu bilim adamının yaptığı araştırma ile de anlaşılmıştır ki göz, altbeyin, üst beyin üçgeninde ki iletişimin varlığı ya da bu iletişimin derecesi, kabullenme de yaşadığımız çatışmayı azaltacak unsurdur ve en önemli özelliği ise gözden geçmektedir. Yani göz ile birşeyler okumak bu çatışmayı en az seviyede tutmaktadır.

Hani eskiler demişya bu adam okumuş, bunun hali başka olur diye... İşte ne okursanız okuyun, göz ile temas sağladığınız da bu çatışma en az seviyeye inmektedir.Boşuna mı diyorlar eğitim diye?

İşte konunun özü de budur. Ne 1400 yıl evvelki, ne de 5000 yıl evvelki çatışmaları yaşamak ve yaşatmak istemiyor isek, bu bilinci herkese aşılamalı ve herkesin okuyarak bizzat öğrenmesini teşvik etmeliyiz. Aksi halde ne din de ne de başka şeylerde toplum kandırılmaktan sömürülmekten kurtulamaz. Hal böyle olunca da bu bataklıktan beslenen kan emiciler misali toplumun kanını emmeye talip çok miktarda vampir türeyecek, biz de onların kanlı çatışmalarında paylaşılması gereken av misali can derdine düşmekten kendimizi alamayacağız.

İşte bu temel sebeplerden ötürü hem dini inançlarlarla ilgili, hem de siyasal alandaki çatışmaların ne dünya insanına, ne de ülkemiz insanına huzur getirmeyeceği hiç kuşku götürmez bir gerçektir.

Ya eğitim, ya eğitim. Başka yolu yok.

Saygı ve esenlikler dilerim.

Ahmet Dursun

********
Bir alıntı yazı da paylaşayım...

"Bir köpek, bir insanın en iyi arkadaşı olabilir; ama tarih atlar tarafından yazılmıştır."

Bu bir abartı mı? Belki de değil, yaklaşık 5000 yıl önce insanların atları ilk evcilleştirdiği zamandan beri zeki ve güçlü at; insan kültürünün şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Sadece daha hızlı iletişim ve yolculuk olanağı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda askeri muharebelerde kesin müttefikliğini kanıtlamıştır. Öyle ki süvari birlikleri her zaman piyadelere göre daha karşı konulmaz olmuştur.
At, uzun yıllar çok etkili bir silah olmuştur. Mısır'dan Meksika'ya kadar olan imparatorluklar , beraberlerinde yeni fikirler, teknolojiler ve kültürel deneyimler getiren atlı birliklerin saldırıları ile çökmüştür. 18. yüzyıl tarihçisi John Moore "her nerede insan barbarlığının ayak izlerini bırakmışsa, onların yanında atın nal izlerini buluruz" demektedir.

Tarihçiler buna katılmasa da ilk evcil atlar; öncelikle yemek, binmek, araba çekmek için ya da tümü için kullanılmıştır. Fakat katıldıkları bir konu, yaklaşık 3000 yıl önce atın, bir çok eski uygarlığın ayrılmaz bir parçası haline geldiğidir.

Gerçekten de atların savaşlarda kullanılmaları nedeniyle ağır kanlı eşekler, daha az itibardan keyif alırken, atlar süratle güç ve prestij'le birlik olmuştur. Atların sürati Persleri o kadar etkilemiştir ki, bu hayvanları iletişim aracı olarak da kullanmışlardır. MÖ. 5. yüzyılda Persli memurlar, kısa mesafeler gittikten sonra ellerindeki mesajları dinlenmiş olan binicilere vererek talimatları daha uzak kolonilere ulaştırabilen atlı kuryeler kullanmışlardır. Biniciler; kar, yağmur, sıcak ve karanlık gibi zor koşullardan etkilenmemeleri yönünde eğitilerek, onların değerli kargo ve ulaklarını zamanında iletmelerini sağlamışlardır. Asırlar sonra, 1800'lerde Amerikan Pony Expresi aynı yöntemi getirmiştir. Bu biniciler de, yeni kıtanın etrafında mesajlar ileterek hep beraber Amerika'yı çizdiler.

İnsanlık tarihinde belki de en büyük katkıyı yapmış olanlar, mütevazı işçi atlardır. Ağır yükleri her gün çekmek için yetiştirilen işçi atlar, çiftçiliğin ve sanayinin çalışmasını değiştirmişlerdir. Mallar hızla uzun mesafelere taşınarak, ticaret gelişmiş ve dış dünyayla küçük bağlantıları olabilen köyler zenginleşmiştir. Benzer şekilde, kereste ve taşlar şehir ve kasabalara taşınabilmiş, hammadde arzının tersanelere, marangozlara ve inşaatçılara doğru hızla akışı sağlanmıştır. Yük arabalarının ve trenlerin, zamanın eğitilmiş bir takım çekici atın bir defada, birkaç lokomotifin çektiği kadar yükü çekebildiklerini hayal etmek zordur.

Zaten İngiliz mühendis James Watt tarafından kullanılmış olan "Beygir Gücü" dediğimiz bir makinenin yapabileceği işi ölçmek için kullanılmış ve bu da bu hayvan takımının ne kadar saygı kazandığını göstermiştir. Hala modern makineler için bir benzer terim ispatlanamamıştır. Watt, işçi atlarla yaptığı dikkatli deneylerden sonra 1 beygir gücündeki bir makinenin 1 günde bir ata göre yaklaşık %50 daha fazla ağırlık çektiğini kanıtlamıştır. Fakat yarış arabası sahiplerinin de kabul edeceği gibi gerçek bir atın kişiliğinin ve tarihi öneminin yanında hiçbir yüksek beygirli güçlü motorun yeri yoktur…

(Bu son kısım bir alıntıdır)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 694
Kayıt tarihi
: 14.02.07
 
 

Bazı konular vardır ki, tartışarak, yazışarak da fikir edinilebilir. Bazı konula ise özel çaba sarfe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster