Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Temmuz '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
2884
 

80’ler, büyücüler ve bir Peter Pan hikayesi

80’ler, büyücüler ve bir Peter Pan hikayesi
 

Pop Müziğin ve Dansın Kralı Michael Jackson, gençliğinden beri bir efsaneydi.


Sahip olduğum ilk plak 1984 yılında onüç yaşındayken, bir Cumartesi günü babamın elimden tutup beni Tunalı Hilmi’deki bir plakçıya götürüp, “hadi bi plak seç” dediği gün satıcının bana gösterdiği ve kapağında hiç tanımadığım, gözlerinin etrafı pembe boyalı, renkli saçlı, renkli insan Boy George’un “kadınsı erkek” görünüşünü ilginç bulduğum için edindiğim ve içinde Paul McCartney ile Michael Jackson’un “Say Say Say”, “Karma Chameleon” şarkılarının olduğu karma bir albümdü. O plağı evdekiler bir yerlere misafirliğe gittiğinde bi koşu müzik setine koyar, sesini alabildiğince açar ve evin içinde çeşitli acaip figürlerle zıplayarak dans ederdim. Paul McCartney, Boy George ve Michael Jackson’la ilk tanışmam bu albümde olmuştu.

Türkiye’de Özal döneminin başlaması ve serbest piyasa ekonomisine geçişten sonra ithalatın serbest bırakılmasıyla müzik setleri ve renkli televizyonlar vitrinlerde boy göstermeye başlamıştı. Bizim eve giren Sony marka renkli televizyon ve videonun yanı sıra Pioneer marka camlı dolaplı büyük boy müzik seti ise hayatımı değiştirmişti adeta (O uzaktan kumandalı sekiz kanallı televizyon hala çalışıyor dersem kimse inanmaz belki ama çalışıyor).

O zamana kadar evimizde, arabayla 1979 yılında yurtdışına ailecek yaptığımız maceralı yolculuğun sonunda ülkeye girişteki gümrükte kardeşimle birlikte yastıkların altına sakladığımız büyük bir radyo teyp dışında bir müzik sistemi yoktu. Ve işte evimize giren o müzik setinde dinlediğim plaklar ve videoda izlediğim filmlerle dünyadaki devasa kültür endüstirisiyle harmanlanışım o tarihte başladı.

Evimize renkli televizyon girdiğinde, Türkiye’de renkli yayın yeni başlamıştı. TRT Pazar günleri ya da Cumartesi akşamları en popüler müzik gruplarının sahnedeki şovlarını yayınlıyordu. Madonna, yaptırmadığı aralık üst dişleriyle daha naturel pozlarla görünüyordu.

O yıllarda televizyonda bir konserinin videosunda gördüğüm, görür görmez kapıldığım ve 90'larda ortadan kaybolana kadar uzun yıllar benim idolüm olan Cyndi Lauper ise bi tarafı sarı, kalanı havuç rengi, elektrik çarpmış gibi kabarmış punk saçlarıyla arada bir seyircilerin arasına dalıyor, onlara çakıyor sonra zıplayarak geri dönüyor, sahnede dizlerinin üzerine çökmüş, “Money Changes Everythiiing” (para her şeyi değiştirir) diye bağırıp, bir eliyle yere vuruyordu. Bu aykırı, deli mi deli kadın sanki içimdeki çılgın oluyordu.

(O zamanlar televizyonda izleyip sevdiğim bütün klipleri videoya kaydederdim ama sonra bu kasetlerin üzerine en sevdiğim Charlie Chaplin filmlerini, izlediğim her müzikali, Marlon Brando'nun "Baba" filmlerini ve Al Pacino'nun bi şizofreni canlandırdığı filmi kaydettiğim için onları sonsuza dek kaybetmiştim. Onun bu videosunu yıllar sonra youtube da bulunca baya sevindirik oldum.)

Büyülenmemek elde değildi ve ben de uzuuun yıllar ve hala bir Cyndi Lauper hayranı olarak kaldım ve onu bu ülkede ne kadar az insanın bildiğini fark ettim. Çünkü bence Cyndi Lauper, sonradan Michael Jackson'un "moonwalk" dansına ve Madonna'nın bütün tarzına ilham veren ondan daha orijinal tarzıyla ve kendi besteleriyle zaten ünlüydü, seviliyordu. Bana göre Madonna, Cyndi Lauper’ın punk görünümü olduğu gibi kalmış, ama isyankar ruhu törpülenmiş “punky” değil “funky” bir kopyası olarak pazarlandı ve tabii ki dünyaca ünlü oldu. Bu anlamda 80'lerin ilk kadın pop ikonu insani gerçekliğin henüz kırılmadığı, gerçek ve içten bir müzisyen olan Cyndi Lauper'dır.

Cyndi Lauper “para her şeyi değiştirir” diye 80’lerde yuppilerin kapitalist sistemine isyan ederken, ardılı Madonna 80'lerin yuppi felsefesini tamamen içselleştirmiş, sistemle uzlaşmış ve “ I am a material girl” “Ben materyalist bi kızım”, “Like a Virgin” ya da “Bakire gibiyim” diyordu. Buradaki "gibi olmak" çok önemlidir zira birşeyin kendisi ve orjinali değil, onun gibi olmanın ve hissetmenin felsefesi 80'lerin hipergerçekliği dayatan ruhudur. Ne de olsa Cyndi, 70’lerin psyhodelic rock kuşağının devamı olan punk-rock müziğini siyahi müziğin funk ritimleriyle birleştiren temsilcisiydi. Madonna ise 80‘lerin siyasal referanssız pop kuşağının. Buna rağmen Madonna’nın o yıllarda boynundan zincirli takılar sarkarken elindeki tefi çalıp söylediği “Get into the Groove” ve "Like a Virgin" şarkılarını çok severim.

Madonna’nın bu şarkısını da 13 Temmuz 1985’te Trt’den de canlı yayınlanan Live Aid konserinde izlediğimde daha önce şarkısını kasetten dinlediğim performansının gerçekten de zayıf olduğunu ve durmadan nefes nefese kaldığı için o gösterisini hiç sevmediğimi, ve bunun beni rahatsız ettiğini hatırlıyorum. Bütün bir Live Aid konserini birkaç beta kasede videoya çektiğimi ve derslerden sıkıldıkça onları izlediğimi de. Canlı performansta vokali her zaman çok iyi olan Cyndi Lauper onu bu konuda geçiyordu. Madonna sonradan kendisini geliştirmiş olsa da vokali bence Lauper'dan zayıftır. O konserdeki Madonna’nın dansında Cyndie Lauper'ın zıpzıpçı dansıyla Michael Jackson’un Moonwalk dansının izleri olduğunu yıllar sonra Michael Jackson’un ölümüyle Jackson'un videolarını youtube’dan izlerken fark ettim.

Lauper’ın geçen yıllarda yaptığı bir albümün gökdelende çekilmiş bir klibindeki tiki halini, ev kadını saç şeklini ve uyuz romantik mırıltıları görünce gerçekten de üzüldüm ve içimden "hayat insanı ne hale getiriyo” dedim. Ama sonra yeniden kendi olduğu “Echo” ve “Into the nightlife” gibi elektronik şarkılardaki clubber tarzı, 80’lere damgasını vuran Lauper’ın isyankar ruhunu yansıtmasa da içindeki o çılgın, asi kadın hala yaşıyor.

Lauper’ın “Money Changes Everything" ve Girls just wanna Have fun " şarkılarının olduğu 1983’te çıkardığı “She is So Unusual” albümünden sonra 1986 yılında çıkardığı “True Colors” albümünün plağı da gençliğime damga vurmuştur. Şarkıların arasında daha önceki albümündeki unutulmaz şarkısı “Girls Just Wanna Have Fun” şarkısı, duyar duymaz herkese 80'leri anımsatacak şarkılardan biridir. Ben bu şarkıyı o kadar sevdim ki lisede beden eğitimi dönem ödevi için bir dans grubu oluşturup bu şarkı eşliğinde jimnastik hareketleriyle, kabare dansçılarının bacak hareketleri karışımı komik bir de kareografi hazırladım. Günlerce okulun koridorlarında ya da spor salonundaki çalışmadan sonra hepimiz tam not almıştık.

13-14 yaşlarında tanıştığım gerçek bir büyücü daha vardı; Michael Jackson. Bu sefer aynı plakçıdan kendi harçlığımla onun Amerika'da 1983'te çıkardığı "Thriller" albümünün kasedini almıştım. Bu albümü dinlerken dans etmemek imkansızdı benim için. Odamda kendi kendime dansediyor, amuda kalkıyor ya da kendimce garip hareketler yaparak dönüyordum. Hatta eve misafirliğe gelen arkadaşımı ya da küçük çoluk çocuğu yatağıma mum gibi oturtup “ Bakın şimdi dansımı izleyin” deyip karşılarında “Billie Jean” ve "Beat it" eşliğinde dansediyordum. Onlar da şaşkın şaşkın beni izliyorlardı. Onun kayar gibi geri geri gittiği “Moonwalk” dansını o yıllarda görüp de denemeyen yoktur belki de. (Moonwalk – Ay yürüyüşü adlı bu dansı sahnede ilk kez 1955 yılında tep dansçısı Bill Bailey’ in, dansın sonunda sahneden geri geri çıkarken uyguladığı ve bunun da Michael Jackson’a ilham verdiği genel kabul gören görüştür.)

O, Elvis Presley ve Beatles'tan sonra dünyada en çok bilinen ve en sevilen, pop ikonuydu.

Michael Jackson’un ruhu sesiyle şarkılarından akıyor ve enerjisi, elektriği adeta bedenime girip bana geçiyordu. Ona hayran olmamak, ondan etkilenmemek, benim gibi henüz ondört yaşında, dans etmeyi seven ve yerinde duramayan bir genç kız için hiç mümkün değildi. O bir büyücüydü, ateşin etrafında danseden bir şamandı. Dansederken kendinden geçen ve karşısındakini de kendinden geçiren ve transa sokan bir öte dünyalıydı adeta.

Yıllar içinde “başka biri olmak için kendinde yaptığı fiziksel değişimleri izlerken onun için üzüldüm, “kendisini nasıl yetersiz ya da eksik buluyorsa, nasıl biri olmak istiyorsa da hiçbir şeyin ona yetmediğini düşünerek kendine yaptıklarına üzüldüm. Bütün dünya ona hayrandı, herkes onu seviyordu ama o kendisini sevmiyordu ne yazık ki.

Onunla yapılan bir söyleşide 70’li yıllarda kardeşleriyle kurduğu Jackson Five grubuyla sahneye çıktığı ilk yıllarda babasının ona ve kardeşlerine ama özellikle ona yıllarca çok eziyet ettiğini, iyi dansedemediğinde onu kemerle bile dövdüğünü, durmadan kardeşlerine "Michael'in yaptığı gibi dansedin" diye onları zorladığını, “baba” kelimesinin onda yarattığı etkinin çok derin bir korku olduğunu ve kendi çocuklarının ona baba dediği zamanlarda onu kendi babası gibi görmemeleri için onlarla arkadaş olmaya çalıştığını zaman zaman konuşması kesilerek anlatıyordu.

Thriller albümündeki “Beat it” şarkısı şiddeti yeren, sokaklardaki gençlerin kavgalarını eleştiren bir şarkıydı. Bir hard rock-pop rock sentezi de olan bu şarkı özünde "dövüşeceğine dans et" diyerek müzik vuruşu ve hızlı rock müzikteki "vuruş" anlamlarına ve "Beat müzik" türüne de gönderme yapar. Şarkıları arasında çıkardığı “Auuuv”, “Yeaaa” sesleri, bedenini kesik kesik, robot gibi hareket ettirişi, müziği, onu izlerken ve dinlerken hala kanımı kaynatır.

Gerçekten de Michael Jackson’ın babasından nefret ettiğini hayat hikayesine ve röportajlarına bakınca anlamak hiç zor değil. Babasının ona yaptığı bu zulmün sonucu kendisini hiçbir zaman “mükemmel ve yeterli” bulamıyor oluşunu, kadınlarla yürümeyen ilişkilerini, gizlediği eşcinselliğini, "Neverland" isimli bir masal dünyası kurup pek çok çocukla bir arada yaşamak isteğinden, kendinden başka birine dönüşmek isteğinden anlamak mümkün. Çocuklarına kötü davrandığı, hatta koruması altındaki bir erkek çocuğa cinsel tacizde bulunduğuna dair hakkında açılan davada suçsuz bulundu ve zaten eğer suçlu bulunsaydı çocuklarının velayetini de kaybederdi.

Büyük bir müzik ve dans dehasının en yakınındaki insanın, otorite figürü olan babasının Michael’ın duyarlı ve kırılgan ruhundaki etkisi ilerde onun kendi bedenine yaptığı bir türlü bitmeyen estetik bir cezalandırmaya dönüşmüştü. Michael Jackson kendi bedeninden kurtulmak ve sadece saf bir ruh, enerjinin kendisi olmak istiyordu ve aslına bakılırsa oldu da.

Ona sempatim kimi zaman acımayla karışık da olsa hep sürdü. Yüzünde yaptığı değişikliklerde geldiği noktada onun artık “güzel ve hüzünlü bir çocuk-erkek-kadın” a dönüşmesi, belki de 70’lerin ve 80’lerin onun ruhunda yaptığı değişimlerin bir sonucuydu. Bu dönüşüm 1991'de çıkardığı Dangerous albümündeki "Black or White" şarkısıyla çelişiyordu elbette. Bir yandan "ister siyah ol ister beyaz farketmez" derken gittikçe beyazlaşan bir siyah olması kimseye tuhaf gelmiyordu. Ne de olsa bu durum müzik endüstrisinin bir gereğiydi.

Herkesin sevdiği, herkesin idolü olmak isteyen, cinsiyetsiz, kırılgan, bu dünyadan olmayan, tam bir hiper gerçekliğe dönüşen insan ötesi bir varlık. Benim alışmadığım, Michael Jackson olmayan o tuhaf görüntüsünü görmek, sahnede olmadığı ya da dansetmediği zamanlarda beni hep üzdü. O, sahnede dansederken güçlenen, sahneden indiğinde eski kırılgan haline bürünen bir büyücüydü. Gerçek dünyada yeri olmayan bir büyüden, bir Peter Pan hikayesinden ibaretti. En sevdiği kahramanın Peter Pan oluşu tesadüf değildi bu yüzden.

Michael Jackson'un özel yaşamı ve kişiliği hakkında kapsamlı araştırmalar yapan bir ingiliz gazetecinin ilginç bir yazı yazan gazeteci Ian Halperin, Michael Jackson'un daha önce iki kez çocuklara cinsel tacizle suçlandığı davalar hakkında yaptığı araştırmalar sonucu Jackson'un "pedofili" olduğuna dair hiç bir kayda ulaşamadığını ancak, eşcinsel olduğunu ve ölümüne kadar da birlikte yaşadığı bir sevgilisi olduğunu, Jackson'un bu kişiye aşık olduğunu belirtiyor. Büyümek istemeyen yetişkinler için kullanılan "Peter Pan sendromu" tarifi kimi yönleriyle ona uygun olabilir.


Ancak ilk kez 1983 yılında Dan Kiley tarafından yazılan bir makalede "hiç büyümek istemeyen erkek" olarak bir tür kişilik bozukluğu çerçevesinde tanımlanan "Peter Pan Sendromu, Amerikan Psikiyatri Derneğince bir psikolojik rahatsızlık olarak kabul edilmemiştir.

Dan Kiley'nin daha çok yetişkin erkeklerde görüldüğüne dikkat çektiği "narsisizm, olgunlaşmamış kişilik yapısı, egosentirisizm/ben merkezcilik, korunmaya muhtaçlık, sorumluluktan kaçma, kolay yönlendirilebilirlik gibi belirtilen kimi özelliklere uygun görünmekle beraber, aynı sendromda "baskın anne, kayıtsız ve pasif baba" imgesine dayandırılan çerçeve Jackson için tam tersi durumda ortaya çıkmış.

Ben daha çok, Jackson'un çocuklara olan ilgisinin, onlarla kendini özdeşleştirmesi ve onların yerine kendisini koyması sayesinde çocuklarla arkadaş olabilen şefkatli bir baba imgesi üzerinden, kendi babasının onda yarattığı hasarı tamir etmek istediğini ve Jackson'un sanatçı kişiliklerde de görülen "Nevrotik/duygulanım bozukluklar"a uyduğunu düşünüyorum.

Ölümüne üzüldüm ama şaşırmadım. Son 10 yılda hem bizim dünyamızdan hem de kendi gerçekliğinden tamamen koptuğunu düşünüyorum. Fakat, Temmuz’da vereceği konser öncesi yaptığı provadaki dansının videosunu izlediğimde içindeki ateşin hiç sönmediğini, başka bir yöne evrilmekte olduğunu ve dünyanın Michael Jackson’un gerçek yokluğuyla, bilmedikleri ama ilk kez görecekleri bir büyüyü de kaçırmış olduğunu fark ettim.

Konserde onunla dansedecek dansçıların seçildiği elemelere katılanların ve hayranlarının heyecanı da efsanenin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Onunla sahneyi paylaşacak olan dansçılar o gün yapılan çekimde heyecanla Michael Jackson’un onların hayatını nasıl değiştirdiğini şu sözlerle gülerek ve ağlayarak anlatıyorlar.

“Teşekkürler, Michael, hayatımdaki her şeye ilham verdiğin için” (Chucky)

“O bir efsane, sonsuza kadar yaşayacak.” (Nick)

“Parktaki bir evsize ilham veren senin dansın.” (Dres)

Son konser turnesinde “This is It” yani “İşte budur” diyecekti. Aslında bir şekilde dedi ve ardından tam bir Peter Pan gibi bir anda kayboldu ortalıktan ama Michael Jackson’un büyüsü sonsuza dek sürecek.

Bense evde yalnız kalınca açıyorum müziğin sesini ve hala "Girls Just Wanna Have Fun" la ve "They don't really Care About Us" la dansetmeye devam ediyorum.




kaynak: wikipedia.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 161
Toplam yorum
: 2168
Toplam mesaj
: 568
Ort. okunma sayısı
: 1908
Kayıt tarihi
: 09.07.06
 
 

Başkentte doğmuşum ve orada gidilecek tüm okullara gitmişim: ODTÜ-Psikoloji ve Ankara Üni. İletiş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster